Yanılma şansı vermedik hiç kendimize. Gözümüzün yaşına bakmadan sorguladık her şeyi. En ufak hareketimizi, bakışımızı sözlerimizi… “Bunu neden böyle yaptım? Neden oradaydım? Neden şöyle baktım?” diyerek tükettik anları. Çakışıp durduk kendimizle, karşımızdaki başkasıymış gibi. Bu kadar yakın ve o kadar uzaktık yani. İki yabancı gibi söyleşip durduk hep. Bu yüzden beğenemedik hiç. Her yaptığımız suç, her söylediğimiz yanlış oldu. Keşkelerin sayfasını okumaktan, sabahlara kadar uyumadık. Hep hata yapan, bir türlü doğruyu bulamayan taraf olarak kaldık. Peki, bu kadar suçlu olmanın, eleştirmenin neticesi ne oldu: Kocaman bir hiç!
Her yanlışın ardından doğruyu yapmaya çalışmak yerine, cezalandırdık kendimizi. En büyük ceza ise, vazgeçmek oldu yaşamaktan. Zannettik ki, biz ara verince her şey bizimle beraber durur ve tekrar dönmemizi bekler. Yanıldık; hayat, zaman, gün, saat ve saniyeler koşar adım geçip gittiler. Mevsimler geçti, yıllar birbirine eklendi ve yaşımız, yüzümüz, boyumuz, halimiz o günkü gibi kalmadı; büyüdü büyüdü.
Biz neredeydik, hep aynı yerde. Geçmiş denilen duvarın önünde çömelmiş bekliyorduk. Gelen, geçen kimse görmesin diye elimizle kapamıştık gözlerimizi. Oysa yanıldık, deve kuşu misâli her gelen ve dönen gördü bizi. Sadece biz göremedik, geçerken hayat kapımızın önünden. Sandık ki; böyle beklersek yapılan yanlışlığın, hatanın, eksiğin, kırığın-döküğün hesabı bize sorulmaz. Tamamen aklanır, istediğimiz zaman döneriz kendimize.
Fark etmedik; beklemek daha da hatalı kıldı bizi. Ertelenenler yaşanmadığı zamanda kaldı, tekrar döndüğümüzde uzanıp alamadık. Ve birçok şey yaşanmadan geçti gitti. “Olsun yine de yaşarım ben” deyince de… Yaşamak istediklerimiz birkaç beden küçük geldi ve komik duruma düştük. Bu defada oturup beklediğimiz yılların hesabını sorduk kimi gördüysek. Suçlu tek değildi artık, tanıdığımız kişilerin hepsiydi.
Sorduğumuz soruların cevabı tatmin etmedi. “O zaman öyle gerekiyordu” cevabı yetmedi. Kararlarımızı sorguladıkça, çıkmazlara düştük. Oysa unuttuk; her yaşın kendine yakışan hataları, yanlışları ve kırgınlıkları vardı. İnsan daha büyük yaşlara bu kırıklarıyla ulaşıyordu. Düştükçe düşmemeyi öğrenen, bir yeri acıdığında “Ağlasam mı?” diye annesine bakan küçük bir çocuktu insan. Oysa biz; ne çocuk, ne genç, ne yetişkin hakkı tanımadık. Yıprandıkça yıprandık. Hükümsüz bir kayıp olarak kaldık geçmişin sokaklarında.
İnsanı en çok kendiyle kavgası yorardı. Mükemmel olmaya çalışmak ise, en zoruydu yaşananların. Çünkü insan bir anda mükemmelliğe ulaşamazdı. Bu gayrete düşmek, tıpkı hızlı bir trenin içinden geçerken, dışarıda gördüğümüz çiçekleri koparmak gibi yaralardı.
Kişi hatalarını ve yanlışlarını gülümseyerek karşılamalıydı. Deve kuşu gibi görmemezlikten gelmek değil, görüp bir dahaki sefere yapmama gayretine girmekti doğru olan. Elbet tercihlerimizi yaşardık, ama her tercihimiz doğru olacak diye bir kaide yoktu. Sonuçta Yaratıcı bizleri insan olarak yaratmış, hata ve yanlış yapabilme ihtimaline binaen affedeceğini sürekli hatırlatmıştı. Bu sebeple insan her dönüşünde Mevlânâ’nın sesine kulak verip; “Gel ne olursan ol gel nidasını” duymalıydı.
En suçlu anımızda tutunmalıyız kendimize sımsıkı. Yoksa düşeriz uçurumlardan aşağıya. Paramparça olur elimizde kalan; diğer yarısı hayatın. Her şeyi duymak, her şeyi bilmek, her şeyi görmek mahveder insanı. Unutmak ise akla damlatılmış rahmet damlası.
Oysa insan bazen oraya buraya savrulurdu. Bazen ayrılırdı kendinden dalını terk eden yaprak gibi. Bazen uzaklara sürüklenip giderdi, selin önüne takılan kum tanesi gibi. Ama bu hep böyle kalmazdı. Çünkü hep sert esmezdi rüzgârlar. Tekrar kavuşurdu terk ettim sandıklarına. Bu dönüş hep farklı olurdu; daha bilinçli, daha tanıdık, daha bilge ve daha şefkatli.
Dönüşlerde yerimizde olmamız temennisiyle…


saadet bayri