Bir an büyük bir kitabı okurken uyuyakaldığınızı düşünün. Ve bu kitap da Savaş ve Barış ya da Suç ve Ceza ya da Moby Dick olsun, hiç fark etmez, yeter ki elinizdeki kitabın ekinsel saygınlık açısından ezici bir ağırlığı olsun. Ancak her nedense ortalara doğru dikkatiniz dağılır, ya da çarpışacak gücünüz kalmaz, ya da ev olarak tanımladığınız yerin başka bir bölümünde suratını asan bir kişiyle birinci sınıf bir kavgadan yeni çıktığınız için yorgun ve kızgınsınızdır. Neden ne olursa olsun, uyuyakaldınız işte. Okuduğunuz o kalın kitap yere düşer. Ağır bir kitap olduğundan yerçekimi üstüne düşeni yaptığında bir düşme sesi yankılanır. Bu ses sizi uykunuzdan fırlatır. Kafanızı kaldırırsınız sersem sersem. Kendinizi (bir kez daha) suçlu hissedersiniz. Geçici de olsa, Yazın Sınavından çakmışsınızdır. Dikkat toplama yeteneğinize bir şeyler olmuş (bunu zaten biliyordunuz). Belki de siz televizyonun en büyük kurbanlarından birisiniz. Bu saygın kitabı yeniden elinize alıp zorlamaya devam edersiniz. Belki de böyle bir şeye hiç girişmezsiniz bile.

Bu noktada bir itirafta bulunmalıyım : Ben de birkaç ünlü yazarı okurken uyuyakaldım. Uyandığımda da suçun bende olduğunu düşündüm; ve yazında uzunluk uzlaşımı konusunda belli belirsiz bir merak uyanmaya başladı içimde. Bu yazarların yapıtlarını severek okudum; ancak zaman zaman yapıtlarının uzunluğunun nedensiz, ya da daha da kötüsü, yapay olduğu düşüncesi saplandı beynime. Batı yazını geleneğinde, en azından roman türünde, uzunluğun derinlikle eşanlamlı olduğuna (bu yatayın dikey ile karıştırılmasıdır, lütfen gözden kaçırmayın) ve en nitelikli yazın örneklerinin oylumlu olması gerektiğine inanmışızdır. Ya uzunluk, çok uzunluk, gereç açısından her zaman gerekli değilse, yalnızca yazarın beğenisi ya da isteğinin dayattığı, yayılmacılığa, imparatorluk kurma eğilimine ve kahraman bireyin tasarlanmasına koşut bir uzla-şımsa? Ya uzunluk bireysel düzyazı biçemi kadar yapay bir yazı özelliğiyse? Belki de uzunluk yazar ile okur arasındaki ilişkiyle bağlantılıdır; o zaman uzunluk yazar ile okur arasında belirli bir şeyi uzun süre yürütme konusunda yapılan, tıpkı evlilik gibi, bir tür anlaşma ya da işbirliği olabilir. Ya da yalnızca yazarın baskın çıkma (üstünlük kurma) çabasının bir göstergesi...

Çok kısa (kısa kısa) öykü konusuna sinsi sinsi yaklaşıyorum, bunu karşıtlıklar kurarak, romanların neler yaptığından söz ederek gerçekleştirmeliyim, çünkü roman türü ne yaparsa, bu kısa öykünün genelde yapmaktan kaçındığı şeydir zaten. Roman biçimiyle bağdaştırdığımız niteliklerden biri uzun uzadıya törel seçimlerin eyleme dökülmesidir. Bu eylem genelde bir birey ve bir yer üzerinde yoğunlaşır. Lisede bize okutulan romanlarda birileri erginleşir, ya da evlilik konusunda karar vermek zorundadır, ya da bir servet kazanır ya da yitirir, baştan çıkarılır, ya da karanlık ve aydınlık güçlerle pazarlığa oturur. Okumaktan aklını yitiren Don Quijote bile seçimler yapar. Belirli türden bir şövalyelik yapmayı seçer. Sonuç tuhaf bir trajikomedidir. Ahab da belirli türden bir kaptan olmayı seçer.

Bu romanların çoğunun ele aldığı törel sorunlar biçimlenmiş bir şekilde bize ulaşır : Lily, iğrenç tavırlarına ve gizli kapaklı işlerine karşın yığınla parası olan ve böylelikle kendisini erdemli ve iğreti görgüden kurtaracak olan çirkin Rupert ile evlenmeli midir? Bu tür törel ikilemler roman biçimine üç yüz yıldır, o kendine özgü gücü, okurun ilgisini zorlama gibi bir güç vermiştir. Gatsby ve Raskolnikov ve Jane Eyre koşulların ve törel seçimin kahramanlarıdır. Yazınsal bir biçim olarak roman, özellikle uzun roman, büyük ölçüde, kahramanlarının korku ve tutkularının geleceklerine yansıyan sonuçlar doğuracak kararları aldıkları anlara bağlıdır.

Olay örgüsünün kurulması genelde, Henry James'in "daha ince ayrımlar" olarak adlandırabileceği, bizimse ruhbilimsel yan diyebileceğimiz şeye, yani en geniş anlamıyla bireysel seçimlerin ve durumların duygusallıkla renklendirilmesine bağlıdır.

Ve, bir zamanlar bir arkadaşımın dediği gibi uzun bir romanı okumak biriyle bir ilişki yaşamak gibidir; bir gecelik bir kaçamak değildir.

Olağanüstü bireylerin uzun bir zaman dilimi boyunca törel kararlar verdiği bu dünya, yazında derinlik olarak nitelendirilir. Özellikle Amerikalılara göre, yapıtların büyüklüğü, sadece boyutla, eldeki gereçlerin yayılmasıyla ilgilidir. Ancak arada sırada kuşku duymaya hakkımız var. Çehov bile arkadaşı Suvorin'e yazdığı bir mektupta Dostoyevski'nin romanlarının gereğinden daha uzun olduğunu söylemiş. Dostoyevski'nin romanlarının kendini beğenmiş ve gösterişçi olduğuna inanıyordu. Bunu belirleyen, bir anlamda gerçeğin nerede olduğu konusundaki bakış açımızı yansıtıyor. Çok kısa öykülerin belirgin özelliği büyük kahramanların büyük kararlar verdiği bir dünya olmaması. Bu kısa, ağzı sıkı, özenli öykülerde başka bir dünya yazına giriş yapıyor. Bu dünya hem yabancı, hem de bildik.

Kurmacanın minyatür evrensel panayırı olarak sunulan bu öykülerde okur Hindistan'dan Kanada'ya, sonra da belki geri dönüp Çin'e doğru yol alırken bu öykülerin aydınlatıcı, eğlendirici ve, kuşkusuz, çok kısa olmaları dışında ortak ne gibi özellikleri olduğunu merak edebilir. Evet, bunlar çok kısa öyküler -e ne olmuş yani? Boyları ölçülürken birbirine yakın boyda olan insanların duvardaki aynı noktaya geliyorlar diye aynı olmalarını bekleyemeyiz. Elmalarla portakallar da hemen hemen aynı büyüklüktedir, ama sonuçta biri elmadır, öteki de portakal. Öyleyse niçin uzunluğu üç ile beş sayfa olan bir öykünün başka bir ekinsel yaşantıda iki, üç ya da on bin kilometre uzakta yazılmış olan başka bir öyküyle ortak noktaları olsun?

Bu öykülerin paylaştıkları ortak özellikler varsa, bu özellikler bir yazarın çok küçük bir boyutta anlattığı öykü türüyle bağlantılıdır. Bildiğiniz en kısa öyküyü düşünün. Bu belki de çok kısa bir anı. Belki de öykü anlık bir bunalıma ilişkindir, bu bunalımda kahraman harekete geçmekten çok tepki verir. Bu önemli bir ayrımdır. Kahraman tepki verdiğinde, durum kahramandan daha geniş boyutlu ve daha güçlüdür. Üstelik, daha kahraman yokken durum vardır ortada. Tepkiler tam olarak birer karar ya da seçim değil, daha çok istemsizdir. Belki de bilinçsiz seçimlerdir bunlar. Belirli bir bireyin davranışından çok bir bütün olarak insanların davranışları konusunda bilgi verirler bize. Geleneksel kısa öyküde baş kahraman genelde bir tür seçme hakkına sahiptir, ya da en azından bir seçim yanılsamasına. Bu koşul bir anlık bir sezgiye yol açabilir. Ancak bu öyküler törel seçim ya da ruhsal eğilimleri sergileyen eylemler değildir. Bunlar daha çok şamata ya da panik durumları ile ilgilidir.

Başka seçeneği kalmayan birey ya da grupların harekete geçmek zorunda olduğu durumlarda, eylemleri törensel özellik kazanır. "Törensel" derken insanların düşünmeden verdikleri tepkilerden söz ediyorum, en azından bilerek seçim yaptıkları ya da yaptıklarından kesinlikle sorumlu olduklarını duyumsadıklarım akıllarının ucundan geçirmeden yaptıklarından. Bu kahramanları bunalım anlarında çetrefil bir neden sonuç zinciri yönetir. Bu kahramanlara birden ve etkili biçimde gerilim uygulanır, buna anlık gerilimin kurmaca ürünleri de denebilir bir bakıma.

Görünürdeki bu kararlılıktan umulmadık küçük patlama anları doğar. Bu anlarda olağanüstü durulukta sezgiler oluşur.

Sanki on dokuzuncu yüzyıl romanının yayılmacı niteliğinden, indirgenmiş coğrafyaların özellikleri olan törensellik, kendiliğindenlik, gülmece ve bağışlama gibi özelliklere doğru bir yönelme görülür öykülerde. Çok kısa öykü konusunda genelde zaman kavramı tartışılır. "Kısa", genelde "kısa süren" anlamında algılanır sıklıkla. Peki ya uzam? Ya çok çok kısa öyküler kalabalığın yaşamın kaçınılmaz bir parçası olduğu kitle toplumlarının ürünleriyse? Uzamsal olarak roman bir malikâne gibidir; çok kısa öyküyse yirmi üçüncü kattaki tek kişilik geniş oda. Bugünlerde daha fazla insan, malikanelerde yaşamaktansa küçük dairelerde yaşıyor. Sonuçta geleneksel romanın yayılmacı benliğinde toplumsal öykülerdeki biz ve onlar kullanımına doğru bir kayma olabilir. Beyzbol sahalarında, oluklarda, bir iğnenin başından daha küçük noktalarda geçen öyküler çıkıyor ortaya. Bu öyküler yaşamımızın boyutlarıyla ilgili şeyler anlatıyor bize, bu küçülmenin gerçekleşmesinden çok yakınlığın ve toplum oluşturmanın artması demek. Sanki öteki bölgelerle aramızda bulunan bütün sınırlar daha da yaklaştı, biz de daha dar ruhsal uzamlarda yaşıyoruz.

Her şey daha da yakınlaştıysa, ne tür ödenceler bekleyebiliriz? Bu öyküler bir kanıt oluşturuyorsa eğer, karşımıza çabukluğun erdemi çıkar : gülmece, gerçeküstücülük, ve bir parça da kuşkuculuk. Kuşkuculuk açıklamayla ilintilidir. Artık açıklamalar da yeterince açıklayıcı değildir. Yetkililerin açıklamaları resmi yalanları andırır, ciddi biçimleriyle bile gülünç kalıyorlar. Tam olarak gerçeği bilmiyorsanız, söyleyeceklerinizi kısa olarak söyleyebilirsiniz. Böylece boyut bahanesini de yıkabilirsiniz. Yazarlar devrişim kurmacasını sunmaya başladılar bize; "Ya..." ile başlayan ve "öyleyse..." ile biten kurmaca.

Benzer bir biçimde, bu tür öykülerin kısa ömrü göz önünde tutulacak olursa, çılgınca olasılıklar bile olabilirliğe ve hatta kaçınılmazlıklara dönüşür. Bu öyküler ayrıca Aşırı Ciddiliğe karşı bir panzehir. Sanki kurmaca yazının dev benliği insan boyutuna dönüşmüş. Bu öyküler dümdüz ve etkin, ezilip büzülmeden dürüst ve geçmişe duyulan özlemden bir iz bile taşımıyorlar. Gösteri ve saldırı "kitsch"inden uzaklar. Gücün ve parıltının uyuşturamadığı bu öyküler cinsel ve anamal edinme düşlemlerini anlatmıyor (çünkü anlatamaz zaten); bunun yerine zaten bildiğimiz şeyleri anlatıyorlar, gerçeğin önümüzde, karşıda, köşede, ya da burada, burnumuzun dibinde, yaşamımızın o anki ayrıntılarında olduğunu söylüyorlar. Bu öyküler bize zekâ yoğunluğunun boyutla ilgisi olmadığını, kişinin dikkatinin niteliğiyle ilgili olması gerektiğini gösteriyor.

Son günlerde çok sayıda eleştirmen okurun verebileceği dikkatin ömrü konusunda duyarlı davranıyor; bunlar çok kısa öyküleri ekinsel çöküşün göstergesi, tembel okurlar için hazırlanmış şekerleme, karla kaplı çikolata olarak değerlendiriyor. Ama bu öykülerin çoğunda okurun dikkati zorlanıyor ve bu dikkatin süresi niteliği kadar önemli görülmüyor. Çok kısa öykülere duyulan bu dünya çapında ve kalıcı ilgiden (yine) televizyonun sorumlu olduğunu düşünmemiz gereksiz. Kimse sonelerin ya da haikuların okurun yöneltebileceği dikkat süresinin kanıtı olduğu savında bulunmamıştır. Kısa dikkat süresi tartışması Victoria döneminin kalın romanlarını tek ciddi yazın biçimi olarak değerlendiren ingiliz eleştirmenler tarafından ortaya atılmış olabilir; kısa dikkat süresinden söz etmekse bir okur-suçlama biçimidir.

Zaman açısından bu öyküler zamanı hızlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda yavaşlatıyorlar da. Bu öykülerde genelde şiirle bağdaştırılan zamanın durması olarak düşünülebilecek askıda kalma anları vardır. Olgular dünyasında ayrıntılar neyse, bir anın zamanın akışındaki yeri odur. Bence gelecekte yerleşeceğimiz dünyada anların ve ayrıntıların önemi gittikçe artacak. Denetim sürekli insanın elinde değilse, bir elimizde komedi, ötekinde de uzun süreye yayılmış anlar kalır.

Bu öyküler ayrıca bilgiden bıkma, veri-bulantısı, her an bilgiyle çevrili olma duygusuna bir karşılıktır. Amaçlanan etki daha büyük, daha iri veri parçaları değil, (bu düşü bilime bırakabiliriz) bir incelik ve yalınlıktır. Bu öykülerin bir bölüğü bilgisayara karşı yazında gösterilen ilk tepkidir. Bilgisayar oldukça çok sayıda insanın bilgiden bunalmasına yol açtı, çünkü gün boyu bu bilgileri kullanmak zorundaydılar.

Şu ana kadar yazdıklarıma bakıyorum da, çok kısa öykünün biçiminin benim anlattıklarımdan daha gizemli, daha çok yönlü olduğu konusunda bir duygu var içimde. Ancak bu, bu biçimin herhangi bir kişinin bu konuda görüşleriyle özetlenemeyeceği anl***** geliyor. Bu tür öykülerin okura çekici gelmesinin nedeni birçok değişik boyutun eşiğinde durmalarıdır : bu öyküler şiir ile kurmaca, öykü ile taslak, kehanet ile anımsama, kişisel ile kalabalık arasında. Stuart Dybek'in de söylediği gibi, bu öykülerin ne olduğundan ve bunlara ne ad vermemiz gerektiğinden kimse emin değil. Bu da demek oluyor ki biçim olarak bu öyküler açık uçlu ve bir gizilgüç oluşturuyorlar. Sonu kestirilmeyen, gülünç, ve kesinlikle akılda kalan bu öyküler ciddi Efsane Kurmaca dünyası için doğru olmayabilir, ancak haklı nedenlerden dolayı doğru bunlar. Uzunluk her zaman ciddiyet demek değildir; kimi zaman sadece bir öykünün ayakta durabilmek için ne kadar bilgiye gereksinim duyduğuyla ilgilidir. Çağdaş dünyada saat başı artan gürültüve sizi sözcüklere boğmaya çalışan insanlar düşünüldüğünde, bu öyküler muhteşem bir oyun oynuyorlar, olup bitene göğüs geriyorlar ve çenelerini kapatıyorlar.


İngilizceden çeviren : Taner Karakoç


Robert Shapard'ın yazısı, Sudden Fîction International adlı kısa kısa öykü seçkisinin "Giriş" yazısı olarak yazılmıştır (W. W. Norton &Company, 1989).



Adam Öykü, Kısa Kısa Öykü Özel Sayı, 1997 Sayı:12 s: 85-90


Kaynak