DOKUNUYORUM;
ÖYLEYSE VARIM…


Bu yazı size asla “dokunmanın” önemini anlatamaz.


Okuduğunuz, ya da size okunan, ama teninizde hissedemediğiniz,
dokunamadığınız hiçbir yazı size tam anlatamaz “dokunmanın” dayanılmaz ağırlığını.


Hep bir şeyler, önemli şeyler eksik kalır.


Bir “dokunuş”la başlar yaşamın;
ya da “dokunmak” yaşamınla başlar ve ömür boyu seninle yaşar.


Annenin memesidir aradığın ilk temas;
ilk gözyaşlarını döktüğün eksikliğinde,
ilk yenilgiyi tattığın bu galipsiz muharebede.


“Görmek”, “duymak” güzeldir ama asla tam doymaz insan.
“Dokunuş”tur esas olan, anne sütü gibi hepsinin yerini alan.


Elektrik yüklü bulutlardan karanlıkları yırtan bir şimşek çakmaz birbirine değmeyince.
Boşalmamış enerjileriyle, devam edip giderler bilinmeyen yerlere.


Sevgi ancak dokunarak tamamlanır. Bir öpüşmeyle, sımsıkı sarılmayla,
sarmaş dolaş yürümeyle, ellerin kenetlenmesiyle anlam kazanır.


Öpüşürken gözlerini kapasan da olur;
hatta bu uzaydaki kenetlenmenin büyülü zevkine,
görmeden varmak daha iyi olur.


Mavi mavi gökyüzü, ayın karanlık yüzü, yanıp sönen yıldızlar,
hayranlıkla seyretmeni değil, hep gidip onlara dokunmanı bekler.


Yaşamın en yaşanası olgusu birbiri için yanıp tutuşan ruhların sevişmesidir.


Bu ne Romen rakamlarıyla, ne çivi yazısıyla tarif edilebilir;
ancak yaşanarak ve yaşanırken hissedilebilir.


Temasın olmadığı bir sevgi; duvardan sana bakan kedi resimli takvimdir.
Avucunla sıcak tüylü gerdanı okşayamadıktan sonra,
bir anlamı yoktur o boncuk gözlüye duyduğun hislerin,
“kedileri çok severim” konulu doktora tezinin.


Paraguay’daki sevgilinle mektuplaşmak gibidir;
iki insan kolundan daha uzak mesafeden,
yani dokunamadığın bir menzilden anlatmak hisleri,
ya da paylaşmak – tuzluğa uzanamadığın bir yemeği.


Ne yediğin kütür kütür elmanın tadı vardır - avucunda tutmayıp çatalla yediğin;
ne de o zevki verir tavşan kanı çay - ince belli bardağa sarılmadan içtiğin.


Sanal dünya, “Katil Yosun”dur; umutların, sevgilerin limanını saran,
“dokunmak” adına ne varsa ortadan kaldıran.
Çevrene dokunulmazlık zırhı örüp, gerçek yaşamdan koparan.


Karşı kaldırımdan “seni seviyorum” demek bir anlam ifade etmez,
hatta notere tasdik ettirsen de fark etmez;
çünkü aynı yolda, aynı yönde,
ayrı, ayrı yürünmez.


Ne telefondaki ses, ne mesaj kutundaki sevgi sözcükleri,
ne de vapur jetonlarının yanındaki resim alabilir beden temasının yerini.


Görme yeteneğin sana kötü bir oyun oynayabilir günün birinde,
hatta kaçınılmaz olarak oynar da geçen yıllar içerisine.


Dürbün gibi gözlüklerin olmadan, “senin için” takılmış minicik bir küpeyi değil,
o kulağı bile zor seçebildiğin günler bekleyebilir kapının eşiğinde.


Ya da karanlık, sadece karanlık olabilir gözlerinle tüm görebildiğin
ve “seni hep sevdim” olabilir, dibinden bağırılınca duyabildiğin.


Ama ten teması son yürek çarpışına kadar terk etmez seni.


Belki bu temas daha kalın, daha buruşuk deri katmanlarıyla gerçekleşir,
ama hissedersin;
elini tutan, okyanuslar aşmış bir başka buruşuk eli,
ya da okyanuslar eşiğindeki sımsıcak, küçük eli.


Ne dokunaklı bir yazı,
ne de dokunmatik bir ekran yetebilir dokunmayı anlatmaya;
boşluktaki omuzlara, kurumuş dudaklara, ıslak yanaklara.
Dokunamadığın her şey sanaldır, var sanılan yalandır.


Dokunmak;
yaşadığını, var olduğunu gösterir.


Dokunmak;
“seninleyim”dir, “beraberiz”dir.


Dokunmak önemlidir;
gerçeğin ta kendisidir.


Bir dokunuşla başlar yaşam;



gerisi hikayedir…


Yalçın Ergir

kaynak