“ Teğettir yollarım tercümene… katlim, his içinde yas’tan geçti…”

Harflerin gizeminde ve geceye sıkıştırılmış birkaç uyku sözünde saklı kaldım.. Kızıla kaçmıştı yine kelimelerin ve ben bu girdapta nerede duracağımı bilemiyorum…
Hayır…bir son değil; anlamın çöküp gitmesi… Ama nedense hep ani gidişlerinde başladı geriye sayımların.
5
4
3
2
1


Dokunuyorsun… Öyle sessiz, öyle vahşi. Biliyorum, tarize gölge düşürüyor yazdıklarım ve belki yazacaklarım.
Sen, kimi zaman akılda kalan bir dizenin -unutkanlığına inat- tiz çığlığında; kimi zamansa kahvemin sigaraya dokunan yaramaz tadında, aklıma düşüyorsun.. Kapılarının ardında nice çıkmaz sokak ve dizginlenemeyen, hedefinden şaşmış kurşun sözlerin var.
Noksanım… Bir özgürlük sonrası dize gelmişti sesim. Şimdi, her yerde siyah bir sessizlik. Bir yanım körelmiş, kanıyorum kana kana… Dönüyorum durmadan. Her dönüş sonrası, bir gece yarısı rastladığım erkekliğine batıyor ellerim. Dalımda çisil çisil bir yağmur, dökülüyorum… Odamda çocukluğuma meydan okuyan, yoğun bir çam kokusu. Parmaklarımda her merak sonrası canımı yakan dikenlerin hınzır acısı…
Saçlarımı avuçlarımın arasına aldım ve sıkıyorum.. İstanbul perçemini döküyor yüzüme, göremiyorum…

Yükseklerden bakar gibi bakıyorum gözlerine. Bir yerde ufak bir aralık bulsam, bırakıp kendimi kayalıklardan, parçalanacağım sana.. Canımı çekmeye kastı var tüm yazılanların. Belimde inceden gezinen bir rüzgar, ikinci kat kuytu köşede yersizleştim seninle… Ölüm bile teşebbüs edemiyor sensizliğime. İntihara meyilliyim, kalbinin hemen yanı başında.
Kadınlığımın bir tek kurşunu vardı, yıpranmamış. Unuttum senden kaçarken saklanmayı.. ve ben geceye ayna tutarken, sobe oldum satırların en işlek yerinde… Adını sus payı olsun diye bedenime kazıyorum kışkırtma sevdaların koynunda…

Canıma vurduğun ‘can’ yetmez mi?
Sayarken tökezlediğimiz onca yol, yolculuk bitmez mi?

Sol omzumda eski bir sarılıştan kalma sıcaklığın olsun diye değil; gün doğumuna kokunu hapsedebileceğim, dokun olsun istiyorum.. Dilsiz kalacakların bavulunda, uykuna hasret bir ten sıcaklığı değil; sana doyacağım kadınlığımı bana vermeni istiyorum… Dile dolanayım, dilinde saklı kalayım… Bilmezlerdeyim…

El veriyorum soğuk taşın kuytu köşesinden… Al, bir bak tenimdeki siyahın ettiğine.. Her birinde bir parça, ve bir parça her yerimde, sen varsın. Tam da hayatın hayata değdiği yerde sevgimin kimyası değişti, kilitlediğim geceme düşürdüğün anlamla… Tellerden uzandım sana. Henüz bir yuvamız bile yoktu oysa. Yine de ben, kısa bir zaman aralığında, yatağımdan akıttım düşlerimi; ve senden habersiz sana sokuldum… Mayıs’a yalınayak girdim; savrularak çıkıyorum. Yan bağlarım kopmuş, içimde sersefil bir aşk – ki adı buysa…
Geldin…
Dinledin…
ve karışıp gittin…
Tel(e) düş’ün sayıklamalarında, tutkuma düştün hesapsızca!
Çatlaktan sızan bir suyum, kimi sen’li kimi sensiz başkalaşımların, günlerdir uzayan gölgesinde.


Biliyorum, mektubu biraz erken açtım… Sorgusuzca ve imlalara belki de ilk defa takılmadan…
Olsun, sen yine de kollarını açar gibi yap; ben sana sarılırım, teline düştüğüm gecelerde…

Burcu Yıldızer

kaynak