Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Süper Aktif Üye RABİA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Mesaj
    4.585
    Blog Mesajları
    4
    Rep Gücü
    52573

    Nereden baksan ofsayt !

    Sabah işe gitmek için evden dışarı çıktığımızda; şöyle bir duraksayıp, “ohh ne güzel bir gün” diye içimizden geçirdikten sonra, kafamızı güneşe kaldırıp, kollarımızı açarak “günaydın” diye tam haykıracakken, camdan bakan birileri tarafından “deli” durumuna düşmemek için ezilerek yolumuza devam ederiz.

    Büyük binaların kaçınılmaz araçları olan asansörlerdeki karşılaşma psikolojisi de çok gariptir.
    Kapılar açıldığında, bir peri masalına gireceğimizi umut ederken, içeride gözleri tavana kaçmış kişiler bulmak mümkündür. 10 saniyelik yolculuk bir türlü geçmek bilmez, fazla bir şey beklememek gerek aslında, "mmünaydın" gibi bir mırıldanma bile gelişmedir.
    Geride kalan dokuz saniye, muhtemelen dijital rakamlara bakıp, tekrardan yeri ve tavanı incelemek ile geçecektir.

    Neredeyse hemen her gün hiç ağaç göremeden, bir tane bile çiçeği koklayamadan, işimize gitmeye çalışıyoruz. Sokaklarda yaşam mücadelesi veren kedi ve köpeklere de, hijyenik koşullarımızdan veya korkularımızdan dolayı bir türlü yaklaşamıyoruz.

    Büyük şehirde yaşamanın köylerde yaşayanlara göre büyük bir ayrıcalık olduğunu düşünenlerden değilim. Aksine, bu bozulmuş tabiat kalıntısının ortasında ve ev diye barınmaya çalıştığımız betonarme yığınlarının içinde yaşadığımıza inanamıyorum.
    20 katlı binaların içinde konforlu ve lüks sandığımız yaşantımızın bizden aldıklarını hiç hesaba katamıyoruz. Bu modern mimari veya süper lüks konutlar diye bize yutturulan yapıların, aslında insanın doğasına ne kadar aykırı olduğunu anlamak için küçük bir köy ziyareti bile yeter.

    Modern yaşam alanları sandığımız, tuhaf kokan havuzlar, plastik çocuk parkları, kapalı garajlar, güvenlikler, kameralar, zorla yaşatılan kümes hayvanları, tel örgülerle çevrili göstermelik bitki örtüsü ve kamelyalar önceleri romantik gelebilir. Bu geçici haz, ancak gerçek romantizmi görene kadar sürecektir.

    Milyon dolarlar harcanılan daha lüks mekanlar da vardır. Bir tuşla her şey ayağımıza gelir, uzaktan istediğimizi kumanda edebiliriz. Bir tuşa basarak istediğimiz mevsimden esintiler ve kokular alabiliriz. Bahçemiz tek tuşla otomatik sulanır. Bu kadar tembellik yeter, biraz da hareketlenelim dediğimizde, binlerce metre karelik özel bakımlı çimlerde golf bile oynayabiliriz.

    Köylerdeki insanlar televizyonlarda görüp, gazetelerde okuyup, böyle lüks şehir yaşantılarına özeniyorlardır mutlaka, bence hiç özenmesinler. Laf aramızda, bu saydıklarımı bizler de ancak filmlerde ve reklamlarda görebiliyoruz. Ultra modern ve akıllı binalarda oturabilmek öyle herkesin harcı değildir.

    Köyünde, asma yapraklarının gölgesinde mis gibi köy kahvaltısını bırakıp, buralarda kuru simit bile alamaz duruma düşmenin ne alemi var. Bağ evinin bahçesinde, veya bir göl kenarında demlenmek varken, sen kalk gel, karayollarının kenarında, vızır vızır geçen araçlara bakarak bayır aşağı rakı sofrası kur. Kiralık bir atın sırtında fotoğraf çektirebilmek için sıraya gir. Kapalı salonlarda kan ter içinde dünya evine gir. Bir piknik için sabahın köründe yüzlerce kilometrelik yollara düş, dönüş trafiğinde şarkı söylemekten repertuarın iflas etsin.

    Bir dere kenarında uzanıp türküler söylemekten, açık havada dans edip, halaylar çekmekten, ne bileyim yaylada horon etmekten sıkılanlar varsa gelsinler, burada özel salonlarımızda tango, salsa yapabilirler, hip-hop oynarlar.

    Köyünüzü terk etmeden önce bir buzağının ıslak burnuna ve parlak gözlerine son defa bakın,
    burada bir daha öyle bir bakış göremeyeceksiniz.

    Sizler mekanik, elektronik ve dijital dünyadan mümkün olabildiğince uzak, ama insanın ait olduğu doğaya en yakın, en şanslı insanlarsınız. Öyle olmasaydı bu modern denilen şehirlerden kaçan akın akın insanlar tatillerini köylerde geçirirler miydi?

    Bu arada bazı köylülerin intikamı da, yabana atılır gibi değil. Sen misin golf oynayan, havuzdan çıkıp rakı yudumlayan, gel bakalım. Al şu sahte balı, çürük cevizi, sirke gibi şarabı
    da aklın başına gelsin gibilerinden satışlar yapanlar olmuyor mu? Olsun canları sağ olsun, onların küçük bir kısmının “köylü uyanıklığı” dediğimiz çalımları, şehirlilerin milyon dolarlık kazıkları yanında basit şakalar gibi kalıyor.

    Köylerde yaşayanlar şehirlerdekilere, şehirlerdekiler de çoğu zaman bunalıp kırsaldakilere özeniyorlar. Varsıl şehirliler için kırsalda bir mekan sahibi olmak, aslında bir fanteziden ibaret. Fakat özellikle yoksul ve çaresiz köylülerin, büyük şehir yaşantılara önce özenip, sonra da mecburiyetten elinde avucunda olanı satıp, göç etmesi son derece düşündürücü. Buralarda umduğunu bulamayanlar için artık geriye dönmek de çok kolay değildir. İki arada bir derede kalmak, hiçbir yere ait olamamak zamanı ve curcuna işte o zaman başlıyor.

    Sonrasında sınıf atlamaya çalışmak için verilen çabanın dozu kaçınca, her şeyin tadı da kaçıyor. Korumamız ve saymamız gereken tüm değerler bir anda büyük hırslarla yer değiştiriyor.

    İnsanoğlu işte! Büyüklerinden ne görürse onu yapıyor. İleri gelenlerimiz hiçbir şeyden geri kalmayınca, hiç kimse de “geride” kalmak istemiyor.

    Büyük şehirlerin rüzgârı çok sinsidir. Buralarda kapitalizm insanı bir çarpar, bir daha kimse iflâh olamaz.

    Konuyu biraz saptıracak olursak; Maslow denilen zat-ı muhterem, yıllar önce ihtiyaçlarımızın hiyerarşisini tespit edene kadar, bizler belki de sıralama nedir öğrenemeyecektik. Bizi hizaya getirdi sağ olsun.

    Önce fizyolojik ihtiyaçlar, yiyelim, içelim sevişelim, gülelim eğlenelim. Sonra barınalım, güvenli yerlerde zıbaralım. Baktın her şey yolunda gidiyor, paralı bir camianın içine girip kendimizi güçlünün yanında güvenli hissedelim. Bize saygı duyulmasını sağlayalım,
    Hatta biraz da çekinsinler bizden, sonra da kendimizi aşarız; ne bileyim, nasıl zengin olunur, hem zengin olup hem nasıl kilo verilir, nerede nasıl kimlerle olunur gibi kitaplar bile yazabiliriz.

    Modern olmanın aslında uyduruk bir çağa ayak uydurmak olduğunu sanıyoruz. Nereye baksak iştahımız kabarıyor. Neye aç olduğumuzu bizler de bilmiyoruz. Ucuzluk diyorlar mağaza kapılarında sabahlayıp ne olduğunu bilmediğimiz teknolojik araçlar için ayaklarımızı kırıyoruz. Ekonomik kriz diyorlar pirinçlere saldırıyoruz. Dizel ucuz diyorlar, milyonlarca dizel araç satıp sonra da, dizeli en pahalı yakıt yapıyorlar. Her tarafınıza krem iyi gelir diyorlar.
    Hiç aklımıza gelmeyen yerlerimize vitaminler veriyorlar. Ne renk isterlerse, o yıl o renklere bürünüyoruz. Ne okuyacağımıza ve neye inanacağımıza bile karar veremiyoruz.
    Neyi sevip, nelerden nefret etmemiz gerektiğini anlatıyorlar. Efendilerimiz ne isterlerse bize yedirip içirip, ne istemezlerse onlardan vazgeçiriyorlar.

    Kapitalizm insanı nasıl da maymuna çeviriyor değil mi?

    Sistemin bilinçli olarak felce uğratıldığı bir metropolde yaşamanın fiziksel ve ruhsal sağlığımıza verdiği zararların yanı sıra, insan ilişkilerini de buzdağlarına çeviriyor.
    Hadi asansördekini tanımıyoruz, uzun zamandır görmediğimiz bir tanıdığımızla karşılaşınca yaptığımıza ne demeli? İlk önce eften püften sohbetler, sonra ufak bir sessizlik olur, o sessizliği de şimdilerde sahip olduğumuz dijital görüntülerle bozmaya çalışırız, konu bitince klasik soru gelir.

    - Sen kilo mu aldın ?

    - Bilmem, dur bi gidip tartılayım

    Somali'de veya Kenya'da yaşamış olsaydık bu soruyu soramazdık her halde.

    Sevgili Maslow'un hiyerarşisinin en tepesine çıkmak için dünyanın yarısı birbirini yerken, diğer yarısı hâlâ fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayabilmek için birbirlerini kesiyorlar.

    Yine de biz her şeyin iyi tarafını düşünelim, her kazık yediğimizde, olsun bunu da yiyemeyenler var diyelim. Bizim bulamadıklarımızı bulamayanlar da var.

    Akşam eve döndüğümüzde; şöyle bir duraksayıp, “ohh be, bu günü de kazasız belasız atlattık” diye aklımızdan geçirirken, yine de tuhaf bir sıkıntı vardır içimizde. Kafamızı göremediğimiz yıldızlara doğru kaldırıp, kollarımızı açarak “Yardım ediiin, sesimi duyan yok muuu” diye tam haykıracakken, camdan bakan birileri tarafından “zırdeli” durumuna düşmemek için ezilerek yolumuza devam ederiz.

    Asansörde “kaça” çıkıyorsak aslında o kadar uzaklaşıyoruz hayattan. Yan yana değil artık, “üst üste” yaşıyoruz. Bir de şehrin doğası gereği, hep yukarı çıkmak istiyor insan, aşağı inerken, tanıdık bulmak zor oluyor buralarda.

    Şehirde yaşamaya çalışmak… Hani futbolda bir pozisyon vardır ya?

    AYDIN GÜVEN

    ...beyaz dergi...
    Tırtılın Dünya'nın sonu dediğine;
    Usta, kelebek der.

  2. #2
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesaj
    1.271
    Rep Gücü
    39041

    Cevap: Nereden baksan ofsayt !

    Yan yana değil artık, “üst üste” yaşıyoruz..ne yazıkki öle..her anımız tehlike altında ama halada direniyoruz şehirde yaşamaya..

Benzer Konular

  1. Nereden buldun? :))))
    Apollonius Tarafından Günün Fıkrası Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 04-01-2010, 08:52 AM
  2. Nereden Başlayalım!
    almuallim Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 25-01-2009, 12:35 AM
  3. İyi kız nereden bulunur?
    Karakarizma Tarafından Kadın Erkek İlişkileri Foruma
    Yorum: 20
    Son mesaj: 01-09-2008, 11:18 AM
  4. Sen,Nereden,Bileceksin
    Hamdi ÖZDEMİR Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 13-04-2008, 06:23 PM
  5. XP nereden geliyor?
    Runaw@y Tarafından Genel Kültür Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 25-10-2007, 05:51 PM
Yukarı Çık