Kalbimizi Nerede Unuttuk???

“Mert’le yedi yıldır tanışıyoruz. Altın gibi bir kalbi var. Bana ve aileme son derece saygılı. Sağ gözünde küçük bir kayma var... Annem görür görmez, ‘Ya ileride hepten kör olursa?’ diye çıkıştı...”
“Ahmet’le evlenmemize ailem kesinlikle karşı çıkıyor. O Adana’lı biz ise Kars’lıyız. Annem asla uyuşamayacağımızı söylüyor. Ayrıca, memuriyet kadrosu da gelmediği için...”
“Ağabey, sevdiğim kızla aramızda mezhep farklılığı var. Biz Hanefiyiz. Onlar Alevî... Babam istemeye bile gitmeyeceğini söyledi. Annem ise aklımı başıma toplamamı söylüyor. Sormak istediğim şu: mezhepleri farklı olanlar evlenemezler mi yani?”
“İki yıldır nişanlıyız. Ailelerimiz, hangi yakada oturacağımıza bir türlü karar veremedi. Sürekli kavga-gürültü... Herkes kendine yakın olsun istiyor ama arada biz eziliyoruz. Nişanlım ve ben günaha girmekten korkuyoruz.”
“Üç defa istemeye gittik. Babası bir türlü yanaşmadı. İlle de kızı kendi şirketinde çalışacakmış.. Damadının da işletmeci olması gerekiyormuş..”
“Bitirdik hocam. Maalesef bitirdik.. Buraya kadarmış... Üzerimizde bu baskı varken, ailem bunu istemezken, mutlu olamayacağımızı düşündüm. Konuştuk. Bir daha görüşmemek üzere ayrıldık. Desteğiniz için çok teşekkür ederim.. Özür dilerim.”

Hepsini aktarmaya ne gönlüm elveriyor ne de bu köşenin hacmi müsaade ediyor. Adı bende saklı nice delikanlı ve genç kızın dramından sadece bir kaçı bunlar... Birbirinden tamanen ayrı bu yaşanmışlıkların/yaşanacakların ortak bir özelliği var: Kalpsizlik. Kalbin direnişini görmüyor büyükler. Kalbin duruşuna aşina değil aileler. Kalbin ritmini duymuyor koca koca adamlar ve kadınlar...

İnsanı doğduğu yere göre, yaşadığı çevreye göre, yaptığı mesleğe göre, kazandığı paraya göre kategorize etmek kolay.. Çok kolay.. Ama zalimce.. Ama cahilce...

Hadi, en kritik yerden düşünmeye başlayalım. Nedir Alevî olmak? Ahlaksızlık mıdır? Dinsizlik mi? İbadete lakayt olmak mı? Peki Sünnî yahut Hanefî olanlar nasıl bir görüntü veriyor? Büsbütün ahlaklı mıdır her tanıdığımız “Sünnî”? Alevî köyünde doğmadığı için Alevî diye etiketlenmeyen, otomatik olarak “Hanefî” sayılanlar içinde de dinsizler yok mu? Taat ve ibadette gevşeklik gösterenler sadece Alevîler mi? Namaz kılmayan Sünnî sayısı, namaz kılmayan Alevî sayısından az mıdır? Alevî köyünde doğdu diye, Alevî ailenin oğlu/kızı diye, her delikanlı/genç kız, bize ısrarla belletilen o kategoriye birebir uymak zorunda mı? Bu yaklaşım, “Ben ateşten yaratıldım, topraktan yaratılandan üstünüm!” yaklaşımından kaç santim uzağa düşüyor?

Nerede kaldı insanın biricikliği? Ne çabuk unuttuk bir zümreyi “toptan” etiketlemenin zulüm olduğunu? İhlas’da her gün Ehadiyetini tasdik ettiğimiz Allah ki her insanı “bi’tane” yaratır; her kişiyi “eşsiz ve özel” eyler. Kimse sıradan değildir. Kalıplara tıkıştırılamaz hiç bir insan. Hz. Ömer gibi, öldürmeye gittiği kişinin yüzünde dirilebilecek bir sürprizler saklar içinde.. Hazreti Asiye gibi, küfrün ve zulmün ortasında, tek başına incecik bir doğruluk filizi olarak yükselebilecek bir ayrıcalığı barındırır göğsünde...
Kur’ân’da en az dört kez “Birinin suçuyla bir başkası suçlanamaz” diyen Rabbimizin sözünü, oruçta olduğu gibi içimizin burkulması pahasına, namazdaki gibi işimizi unuturcasına, anlamayı deneyemez miyiz? “Doğulular” hepten suçlu olsa bile, biz “Batılılar” ne kadar suçtan arınmış haldeyiz? Bütün “Doğulu”lar, hiç olmazsa, bazı “Batılı”lardan daha vatansever olma ve daha çok nezaket sahibi olma hakkını baştan kaybetmiş midir? Bazı Alevîler bazı Sünnîlerden daha çok dindar olma yeteneği edinemez mi? Hemen hepsi, doğar doğmaz bu yeteneklerini yitirmiş olabilirler mi?

Nerededir insanın kalbi?

İnsanın bir kalbi olduğunu unutanların “çok kolay” (ama zalimce, ama cahilce!) yaşadığını tahmin etmek zor değil. Onlara herkes bir süpermarket vitrininde paketlenip etiketlenmiş ürünler gibi görünüyor olmalı: “Bu solcu: uzak dur!” “Bu Kürt: kızını verme!” “Şu başörtülü: kesinlikle gerici!” “Şu dekolte giyinmiş: ahlaksızdır!” Etiketlere bakıp kimi ne kadar benimseyeceğimize karar veriyoruz. Etiketlenmeye de razı oluyoruz. Etiketleri üzerimize yapıştıranları hiçbirimiz görmüyoruz, bilmiyoruz. Hem etiketlenen hem etiketlere bakan bizler, sevgisizliğin ve anlayışsızlığın karanlığında, el yordamıyla, dost, eş, arkadaş, sırdaş, yoldaş, nişanlı, damat, gelin vs. arıyoruz.

Rasyonel hesapların ardı sıra koşarken, peşin hükümlerin kördüğümüne ayaklarımızı dolarken, en önce kendi kalbimizi gözden çıkarıyoruz. İnsanın, insanlığını, kalpsiz bir kategorizasyonda siliyoruz. Kalbini unutan neyin hatırını bilir ki? Kalbini yitiren neyi bulur ki?


Bu satırları yazdığım sırada, bilgisayarımın ekranına şu haber düştü: “Gazi Üniversitesi’nde peruk avı!” Gel de yanma şimdi! Ne büyük kalpsizlik değil mi? İyi ama, saçını “gösterirmiş gibi” yapmaktan başka çaresi kalmasa da, hiç olmazsa, kendi saçını saklama duyarlılığını bir başkasına ait saçların ardına gizleyen, vicdanıyla başbaşa kaldığında cılız da olsa “göstermedim işte” diyebilme savunmasına sığınmaya hazırlanan o körpecik genç kızların kırılgan kalplerini görmeyi başkalarından bekleme hakkımızı kaybediyoruz.

Kalpsiziz biz. Kalpsiz... “Onlar” değil sadece. “Bizler” de...


Senai Demirci

Kalbimizi Nerede Unuttuk? - Risale-i Nur Forum