Hazreti Mevlana için bir menkıbe anlatılır.Aşk Piri o güzel insanın yanında bir tartışma olur. Konu, bedeni yaşatan şeyin kan mı, yoksa can mı olduğudur. Hz. Mevlana hemen bir hacamatçı, vücuttan kan alıcı çağırtır. Vücudunun bütün kanını boşalttırır. Damarın açılan yerinden en son sarı bir sıvı çıkar. İşaret parmağıyla, bismillah deyip açılan yerin üzerini sıvazlar ve sapsarı olmuş vücuduyla semaa kalkar. Kendinden geçmiş vecd içinde dönerken, ağzından şu sözler dökülür: “İnsanı yaşatan ne kandır, ne de can, insanı yaşatan aşktır, aşk, hey can!

Bu bir menkıbedir. Menkıbelerde de asla değil, fasla bakılır. Burada can alıcı bir mesele var. O da insanın ancak aşk’la insan olduğu, aşk’la yaşadığı meselesidir. Hayvanlar iştihalarıyla, insanlar da aşklarıyla yaşarlar. İnsandaki aşk, hayvandaki iştah ve şehvet değildir. İştah ve şehvetin kaynağı kan ve can verici gıdalar, aşk’ın kaynağı ise canları birleştirip vahdete erdiren, onları bir kılan ruh’tur. Aşk, işte canlar canı o ruhu diri kılan sır’dır. Aşk, ruhların sırrıdır. O sır olmazsa, can aynası, ruhdaki hüsnü göstermez. Ruhun hüsnüne vurgun gönül, aşk sırrıyla görür ve bulur o güzelliği. Aşk, daha da mahrem olduğu hüsne kalbin gözbebeğiyle bakınca, sırra kadem basıp kendini kaybeder. Mevlana gibi, ben kul oldum, ben kul oldum, der ve döner durur.


Fuzuli:

İlm kesbiyle paye-i rif’at
Arzu-i muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne var alemde
İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak


derken, bu sırra eren topluluk için Yunus da:

Aşk imamdır bize gönül cemaat
Kıblemiz dost yüzü daimdir salat


der ve alemi bu gözle seyreder. Sonra da Yunus:

Aşksızlara verme öğüt
Hayvan öğüt alır değil


diyerek aşkın ruhundan ve gıdasından habersiz, şehvet ve iştah sahiplerinden kaçar.


Şehvet ve iştah yüzünden aşkı kaybettik. Hüsn’ü sürgüne gönderdik. Her ikisi de kalp kalesinde, gönül kâbesindedir. Bedenin mide dairesinde, uçkur yörüngesinde aşk aranmaz, bulunmaz. Şehvet ve iştah sofralarına sarılan nefislerimiz ve en zengin dekorlar içinde bu sofraları süsleyip birbirlerine arz eden bedenlerimiz, aşk ülkesine ne zaman sefere çıkacak, ruh süvarisi o sır ülkesine ne zaman erecek?

Ey ruhum, sen beden atına binicilik kursu almadın. Sen, bir süvari terbiye ve talimi görmedin. Sen, aşk ülkesinden habersiz büyüdün. Bedenin seyisliğini yaptın hep. Asıl vazifeni bilemedin. Hayvanca şehvet ve iştah vasfını aşk zannettin. Cismin ve nefsin kölesi oldun. Senin kurup yaşadığın şehirlerin en parlak evleri, semiz gövdelerin birer tavlası oldu. Dünün aşk şehirleri, gönül medineleri öyle miydi? Külliyeler, medreseler, camiler, tekkeler, hanlar, kervansaraylar, darüşşifalar, darülhadisler ve daha neler, neler. Hüsn ü Aşkın Mekteb-i Edebleriydiler. Kışlalar, hüsn’e giden aşk erlerinin karargahlarıydı. Bütün bunlar Aşk Devletinin ruh müesseseleriydiler. O devletin aşk erleri, pirleri Hakk için sevmeyi iman bilirlerdi. Çalışırken, konuşurken aşkın ve hayrın devletini yüceltmede yarışırlardı. Nefislerini aradan kaldırır, kalbin ve ruhun kanunuyla yürürlerdi. Devlet işinde, hizmette önde, ücrette ise hep arkada olurlar, ele geçen ücreti de Hakk’a hizmete vakfederlerdi. Böylece bir Aşk Devletidir büyür, yücelir giderdi.


Bir şarkımızda dendiği gibi, aşkın kanununa uysak yeniden, “Kimi ümitleri yel alır gider-Kimi Mecnun gibi sever yeniden-Kimi hayvan gibi el olur gider.” Toplum arınır, birleşir, güçlenir, kalkınır. Kin, hased, kötü zan sürgün edilir. Muhabbet, hürmet, hizmet yürürlüğe girer. Cehalet, zaruret ve itilaf ortadan kalkar. Yeniden Aşk Devleti ve Başkentleri doğar. Asrın Mevlana ve Yunusları, Osman ve Orhanları imam, gönüller ise cemaattır orada. Bütün şehirler ilim ve irfanla süslü vakıflarla, külliyelerle bezeli birer kutlu Aşk Beldesi olur. Ruh yeniden dirilir. Ruhun öz müesseseleri yeniden kurulur. Dünya, ahiret adına imar edilir. O mimarların ruh şantiyelerinde nefis tezgahlarında kalplerin sır sesleri duyulur. Hüsn ü Aşk gelir

alıntı