Ağlamak ve Gülmek


Ağlarken yalnızsınızdır ama gülerken başkaları da güler.
"Cehennem başkalarıdır!"
Ağlamak!... Ağ atmaktır ağlamak... Atarsınız ağınızı; "acı" olmuştur artık merkez...
Gülmek!... İnsanları birbirine yaklaştırdığı gibi uzaklaştırabilir de. Bazen sinsice bir gülüş ya da haince bir sırıtış uzaklaştırır sizi...

Ağlamak, acı merkezli olduğunda bir kuyuya inersiniz. Acının memeleri doludur. Emersiniz emebildiğinizce... Derin bir kuyudur... İnersiniz inebildiğinizce...
Gülmek, bu kuyudan çıkmak gibidir.
Ya gülmekten ağlamak? Aynı yerden mi gelir gözyaşları?
Aslında ortak bir özelliktir; ikisindeki mimikler de aynıdır. Bir insan ağlıyor mu gülüyor mu ilk bakışta fark edilemez.

Ağlamanın haincesi olur mu? Timsah gözyaşları akıtmak nedir o zaman?
Alaycı gülüşlerle sahte gözyaşlarını bir tutabilir miyiz? Gülerken ağlamayı düşünememek sonra...
Ağlamak! Ah! Ağlamak... Rahatlamak belki de gülmekten daha çok...
Gülerken başka bir şey atar ağını size; ağlarken siz atarsınız başka yere.
Başkaları da ağlasın ister mi insan kendisiyle birlikte? Ya da gülerken başkalarının da gülmesini? Hangisini daha çok ister?

Psikolojik bir test gibi gelmesin yazdıklarım; ağlayanlar refleks taşımaz kalbinde... Gülmekte vardır sanki azıcık...
Gülmek! Oh! Gülmek... Ne de güzel olurdu; şimdi bile olsa! Şöyle bir göbeğimiz ağrısa gülmekten... Ne güzel olurdu. Yeğ tutulan ağlamaya...
Hüzün, üvey evlat olur ağlarken çekilen acının yanında... Öksüz kalır kahkaha; anımsanmaz, ağ atılmayı bekler durur insan dünyasında...

Doğarken ağlamaz insan. Duygu oluşmamıştır henüz; bağırıyordur ancak bebekliğinde. Ağlarken akan gözyaşları gözü yakmaz... Hiç söner mi gözleriniz yanarak ağladığınız ateş? Körüklenir ateş, gözyaşlarıyla sönmez, söndürülemez. Söndü sanırsınız, her tutmaya çalıştığınızda bir yerinizi yakar...
Zekîlik ve akıllılık…

İsteyerek ya da istemeyerek bu yazıları okumaya başlayınca, kendinizi dünyanın en "zeki" ya da en "akıllı" insanı olarak düşünebilirsiniz.
"Zeki" olmakla "akıllı" olmak aynı anlam gibi anlaşılmasına karşın, farklılıklar da taşır.
Düşünebildiğim en belirgin fark, "zeki" insanların şip-şak zekâlarını daha pratik duruma getirerek anında ve doğru karar verebilmesidir.

Beklenmedik bir durum karşısında insanın organizması nasıl bir anda tepkime gösterip refleks yaratıyorsa, "zeki" insan da en doğruyu bir çırpıda bulup kendini durum karşısında gösterir.
Akıllılıksa, kendini daha uzun bir zamanda, belki de azıcık bir düşünme zamanı sonrasında gösterir. Başka ve daha belirgin bir deyişle, "Akıllılık" üst üste binmiş bilgiler sonucunda ortaya çıkıp kendini durum karşısında gösterir. Arapça’da: "Devenin ayağına vurulan bağ" olarak bilinir akıl.

Doğaldır ki kaçınılmaz olarak insan bu iki durumda da egemen olmak adına, "zeki" ve "akıllı" olmayı arzulayacaktır ama bu iş sanıldığı kadar kolay değildir.
Bir mısır gibi önce büyüyüp serpilmeli, sonra sudan, güneşten ve topraktan gıdasını alıp olgunlaşmalı.
İş burada da bitmiyor.

Belki de bir kömür ızgarasındaki ateşte patlayabilmeli ya da kaynar sularda haşlanarak tamamlanabilmeli. Dalından koparılan mısırla ile haşlanmış mısır görüntüsü aynı gibi görülse bile aralarında önemli farklılıklar vardır.
Tamamlanmış mısır, damak tadına daha uygundur ve seçilir. İnsanlar birbirlerine benzer gibi görülseler de, aralarında belirgin farklılıklar vardır.
Bunu konuşmaya başlayıp, kendini ifade etmeye başladığı zaman ve değişik olaylar karşısında vereceği tepkilerden anlayabiliriz.



Veysel İkibudak