Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2

Edebiyatçılar nasıl yazıyorlar?

Kültür, Sanat Kategorisi Edebiyat Forumunda Edebiyatçılar nasıl yazıyorlar? Konusununun içerigi kısaca ->> BEN DENEMELERİMİ ŞİİR GİBİ YAZARIM (SALÂH BİRSEL) Ben denemelerimi şiir gibi yazarım. Boyuna sözcükler, tümcelerle boğuşurum. Bir yerde, yazının iplerini ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    stat Edebiyatçılar nasıl yazıyorlar?

    BEN DENEMELERİMİ ŞİİR GİBİ YAZARIM (SALÂH BİRSEL)
    Ben denemelerimi şiir gibi yazarım. Boyuna sözcükler, tümcelerle boğuşurum. Bir yerde, yazının iplerini çekenin ben olmadığımı, benim yerime, deneme yapısına karışmış sözcüklerin karar verdiğini, buyruklar savurduğunu görürüm. Kimi zaman belli bir tümceye denememde yer vermek istediğim halde, bunun üstesinden gelemem. Denemenin yapısı, denemedeki öteki tümcelerin sıralanışı buna engel olur.

    Uzun, upuzun denemelerimi de parça parça yazar, onları sonradan birbirine eklerim. Ne ki, bu parçalar kafamda önceden belirlenmiştir. Yalnız, kurguya yani o büyük yapıya, Çin Seddi’ne geçerken parçaların yerlerini değiştirdiğim ya da onları böldüğüm, karptığım olur. Kurguyu bitirdikten sonra da denemeyi, baştan başlayarak, yeniden yazmaya koyulurum. Kendi gözyaşlarıma bile bakmam, yeni budamalara girişirim. Şu var ki, bu parçaların hazırlığı çok önceden yapılmıştır. Onlarla ilgili kitaplar okunarak bir sürü fiş çıkarılmış, parçanın tümceleri kafamda oluşturulmuştur. Yazarken bu fişlerden, bu alıntılardan çoğunu elemeye de büyük bir özen gösteririm. "Oh, denemeyi bitirdim" dedim mi, bu, doğru değildir.

    Asıl curcuna ondan sonra başlayacaktır. Deneme yeniden okunacak, kimi yerler yine atılacak, kimi yerlere yeni eklemeler yapılacaktır. Bunlar için de hiç tez canlılık göstermem. Hiçbir şeyi zorlamadan -zorlamamak en önde gelir- bir kaplumbağa yürüyüşüyle ilerlemeye çalışırım. Ama bir karınca gibi de sağa, sola saldırırım. Diyeceğim, tümcelerin kalemime, daktiloma (yazarken bunların ikisini de kullanırım) takılması için bıkmadan, yılmadan beklerim. Kimi zaman bir tek tümce için, bir tek düşünce için 12 saat çabaladığım olur. Çünkü yazıyı bırakmış, yan okumalara geçmişimdir. Ah, o yan okumalar, onlar beni iyiden iyiye yorar, iflahımı keser. Nedir, kafamda çakan şimşekleri de çokluk onlar ateşler.

    Haa bakın, yan okumalar, kimi zaman da hiç bir işime yaramaz. Bütün birgün, bütün bir hafta birşeyler bulabilirim umuduyla yaptığım çalışmalardan günbatımında ya da hafta sonunda elim boş olarak döndüğüm olur. Kimi zaman da bunlardan yeni bir denemede yararlanabileceğim ipuçları ve gözeler (hücreler) çıkarırım. Çokluk da gündüzleri çalışırım. Geceleri televizyonda ilginç bir film varsa -böyle bir şeye çok az rastlarım- onun karşısında yorgunluk çıkarırım. Yoksa -ki bu beni çok sevindirir- yeni bir deneme için okumalara girişirim. TV’deki açık oturum ve forumları kesinlikle izlemem. Başkalarının başkaları önündeki düşüncelerinin işe yarayacağına inanmam.

    Benim bir yanım da şudur: Ben denememi sözcüklerden çok, olaylarla yazarım.

    BENİM YÖNTEMİM, NERDEYSE YÖNTEMSİZLİK (ADALET AĞAOĞLU)
    Öyle ya, her işin bir yöntemi var: Pilav pişirmenin, etek dikmenin, arşiv tutmanın, kitap dizmenin, köprü kurmanın, tohum ekmenin, vida takmanın, adam tutmanın, adam elemenin, cinayet işlemenin... Her şeyin, her işin bir yöntemi var. roman yazmanın da bir yöntemi olmalı, değil mi? Yapılan bütün bu işler, çağlar boyunca ve değişen koşullar altında yöntemlerini de değiştirmişler, daha doğrusu geliştirmişlerdir. Hele cinayet işlemede alınan yol, geliştirilen, çoğaltılan yöntemler insanın aklını durduracak boyutlara vardı artık.

    Roman yazmanın yöntemleri de, başlangıcından bu yana zaten yazardan yazara değişkenlik göstermiş. Kimi, yazı yazarken ayaklarını bir leğen dolusu suya sokarmış. Kimi, yatağa girip başına da bir buz torbası oturtmadan tek satır yazamazmış. Kimi, yazacağını yazıp bitirene dek deli danalar gibi ayakta dönenir, kimi alışık olduğu boyda posta üç kiloluk bir defter edinemedi mi, biz şimdi elektrikler kesilince nasıl oluyorsak öyle olurmuş. Kimine de bugün bir tp kağıtla bi yazı makinesi yeterli. Flaubert, içindeki fırtınayı bir "ben"le okura yansıtmamak için, gece yarısı terasa fırlar, o "ben"ini haykıra haykıra yıldızlara söyledikten sonra yazmakta olduğu romanın başına dönermiş. Voltaire’in resimlerinde başına geçirdiği o sivri uçlu gecelik takkesi, hemen hemen yazdıklarının ta kendisidir, benim gözümde. Öfkeli, kavgacı kişiliğini yazdıklarıyla özdeşleştirir bu takke. Bana öyle gelir ki, Voltaire her gün iyi bir meydan kavgasına girişseydi yazı yazmazdı. Rousseau'nun iyimserliğine karşı duyduğu öfkeyi, Rousseau'yu güzelce bir pataklayarak geçiştirebilseydi Candide gibi bir taşlama romanı çıkmazdı ortaya. Örnek yerinde olmasa bile, boğalığı yazıya yönlendirmek de bir yöntemdir.

    Kişiliklerin yazı yazma biçimine -burada konumuz roman olduğu için, roman yazma biçimine- yansıması işin doğal yanı. Ama, doğalcılık sınırları epeydir epeyce zorlandığına, insan kendi üstünde bile bir denetim kurarak kendini yeniden yapmayı başardığına göre, romancının roman yazma yöntemlerini de şu ya da bu biçimde, alabildiğine geliştirdiğini söyleyebiliriz. Elinde bir ses alma aygıtı, bütün dünyayı üç kez dolananlar mı, binlerce ses bandı doldurup on altı sekreterle bu ses bantlarını romana çevirenler mi, yüzlerce kare film çekip geceler boyu bu karelere gözünü dikerek roman tümceleri, bölümler kuranlar mı, bir odaya kapanıp, bir ses bandına günde on saat konuşanlar mı? Bizler zenginliklerin böylesinden yoksunuz. On altı sekreter değil, eve haftada bir gün temizlikçi gelse, ne denli daha iyi çalışma olanağına kavuşacağımızın düşünü kurar dururuz. Yine de yabana atmamalı. Bizler de geliştirdik çalışma yöntemlerimizi. Olanaklarımızın sınırlarını zorladık. Zorladı ki, akmayan suyla, yanmayan kaloriferle, akşam üstü tam "Oh, zaman benim artık, romanımın başına geçebilirim" dediğimiz sıra üç saat kesilen elektrikle inatlaşarak, okul kapılarında vurulan gençlerin acısını yüreğimizde, bir utancın yükünü de omuzlarımızda duya duya, ama belki de bütün bu nedenlerle roman yazarlarımızı gün günden çoğaltıyoruz. Roman yazma yöntemlerimizin çılgın bir tüketime dayalı olarak zenginleşmesi söz konusu değil. Bizim tek lüksümüz, sağdan soldan koparabildiğimiz zaman. Günde üç beş saati çalışmayı (yazmaya) ayırabilme yöntemini bulmuşsak, bunu çevremize de onaylatmışsak, işte bir yazı makinesi, biraz kağıt ve bir kalemle kendimizi roman yazarken görebiliriz. Uğrunda bunca çırpıştığımız zaman, nasıl bir hazırlığın ardından artık ille elde edilmesi gerekli bir şey olur ama? Roman yazma yöntemi, işte asıl bu, masa başına geçilene dek geliştirilen çalışmalarla ilgili olmalı. Masa başında da elden bırakamayacağınız, yana itemeyeceğiniz bir çalışma.

    Bir romanı tasarlarken, o romanın özüne denk biçimi bulmaktan tutun, ayağı suya sokmak da, sırtını güneşe vermek de, yüzünü duvara dönmek de, bir deftere notlar almak da, sokaktaki çocuğa o roman bağlamı içinde bakmak da, bir yolculuğa çıkmak da, çok gerekince çalınan kapıyı açmamak da, anımsayamadığınız bir ad, bir pembe için bütün kitapları yere yıkmak da, bir sabah uyanıp yazılmış otuz sayfayı birden çöpe atmak da, bir günün hem içinde, hem bütünüyle dışında olmak da, savruk bir defterin bir yanına savrukça "Orkestra şefinden kopuğa" diye, kimselerin, bazen bile bir süre sonra anlam çıkaramayacağınız bir not düşmek de o romanı yazma süreci içinde, bir çeşit düzensizliğin düzeni biçiminde yöntemleşir. Yöntem gibi, suratı asık, köşeli, düz çizilmesi gerekli bu çizgi, en azından benim için, bir gün asla yan yana getiremeyeceğimi , bir bütüne dönüştüremeyeceğimi sandığım seksen uçlu, dağınıklıklar, bu dağınıklıkların getirdiği karabasanlarla dolu bir iç oluşum çizgisidir. Her roman için bu iç oluşumun yeni yolları zorlaması, başıma türlü dertler açması da üstüne üstlük. Durum böyle olunca, benim kendi adıma tepeden tırnağa aynı olabilecek tek bir yöntemden söz edebilmem olanaksız.

    Romancılar arasında roma günlüğü tutanlar varmış. Bir de romancı günlüğü tutanlar var. Birinci, yazılacak romanın "hatıra defteri" olsa gerek. Bir çeşit, roman yaşamöyküsü. Böyle bir günlükle hiç karşılaşmadım. Burda roman kendi ağzından mı konuşuyor, doğacak çocuğun tekme atışları mı duyuluyor, yoksa romancı, "Bugün başladı. Dün vitamin aldı. Şubatta beş ay. Sabah baş kaldırdı. Kımıldamıyor, ne oldu? Yeterince büyümedi. Gereğinden fazla büyüdü" diye çetele mi tutuyor, bilemiyorum. Bir romanı geliştirirken, dölyatağındaki bebeğin serüvenini belli aralıklarla izleyen, üstüne raporlar döktüren, anaya da birtakım öğütlerde bulunan doktor görevini üstlenmiş biri mi desek acaba o roman günlüğünü tutan romancıya? Böyle ise, doğrusu çok uygarca bir çalışma biçimi. Çok uygarca izlenen her yol gibi de, pek çok olağanın bir araya getirilmesini gerektiren bir tutum. Ama şu da var: Doktora hiç gitmemek kötü ya, olur olmaz nedenlerle doktor kapılarından ayrılmamak da büsbütün kötü. Sağlıklıyken hastalanabilir kişi.
    Roman günlüğü bir romanın sağlığıyla ilgilenmek midir? onun gelişim süreci üstüne tarih düşmek midir? Yoksa roman yazarına bir yardımcı, onun belleğine ek bir bellek midir? Bunların hepsi de olabilir. Romana yardımcı olayım derken romana tuzak kurmuyorsa, yazarı roman günlüğü ile doygunlaşıp romanın da yeterince beslendiği sanısına kapılmıyorsa, iyi ya, roman günlüğü de bulunsun. Bizi eninde sonunda ilgilendirecek olan yine roman.

    Tiyatroda "reji defteri" tutan sahneye koyucular vardı. Ama burada söz konusu kişi, bir sahne yapıtını çözümleyen, yorumlayan ve yapıta bu yorum açısından sahnede dirimlik kazandıracak olan kişi. Burda, önceden yaratılmış bulunanın ardından bir yeniden yaratma, daha doğrusu bir uygulama söz konusu. Şunu şurdan alıp, şu açı doğrultusunda şuraya uygulamak kuşkusuz bir pergelle cetveli, yani yöntemi gerektirir. Bu nedenle "reji defterleri" salt paşa-gönlümüze bağlı, salt nedeni anlaşılabilir çalışmalar değil, aynı zamanda da zorunlu çalışmalardır. (Prof. Özdemir nutku, tiyatroda bu zorunluluğu anlatmaya epey çaba harcadı.) Ayrıca, bu "reji defterleri" yeni sahne yönetmenleri, oyuncular, ışıkçılar, dekorcular yetiştirmekle yükümlü bulunanlar için bir çeşit eğitme, öğretme kılavuzu. Romancı, roman günlüğü ile "Nasıl roman yazarı olunur?", ya da "Roman nasıl yazılır?"ı amaçlıyorsa, böyle bir günlük tutarak belki de tasarladığı romanla yaşamı yeniden yaratmak, ona yeni bir dirimsellik kazandırmak isterken kendisine bir kılavuz gereksinimi duyuyordur. Ama diyelim, "Şöyle bir roman yazmayı düşünüyorum"la başlayan roman günlüğü nedir? Bu "malumu ilam"ın nedeni nedir? Bu, roman yazarının kendi kendisini denetlemek için açtığı bir ilk sayfa mıdır? Bu başlangıcı "Yirmi sayfa yazdım. Yürüyor"la sürdüren sayfalar, gerçekte yazarın romanını gönlünce yürütemediğinin belirtisi midir? Yoksa bu notlar, romanın "yürümediği" dertli zaman parçalarının piyano temrini midir?

    Hangisi olursa olsun, hepsi de roman yazarının, bir roman günlüğünü (ya da kendi günlüğünü) sabırla sürdürebilmesinde anlaşılabilir sığınaklar belki de. Bence, en anlaşılabilir neden de, romancının belleğine yeterince güvenememesi. Düşüncesinde oluşturduklarını öncelikle, çabucak, roman kurgusundan, anlatım inceliklerinden bağımsız, sınırları salt tasarıyla çizilmiş, -kesin çizilmemiş- bir alana aktarma çabası... Yine de romancının belleğine belleklik edecek "günlük notlar"la günlük olmayan, hem kurgudan, hem yaşanan günden bağımsız "roman notları" arasında bir ayrım var. Birincisi bir "Roman günlüğü"nü oluşturabilirse, ikincisi bir "Yazar günlüğü"nü oluşturuyor demektir. Peki, "romancı günlüğü" nedir? Bu da roman yazarının "Hatıra defterine"ne taktığı ayrıcalıklı bir ad olsa gerek. Bilebildiğim bir iki örnek bunu gösteriyor.

    Ben, sekreterdi, ses bandıydı falan kullanmadığım gibi, ne roman günlüğü tutarım, ne de romancı günlüğü. Yıllardır benim de bir "hafıza defterim" bulunsun isterim. Bir romanı tasarlarken, her yerde, her zaman, uykumun arasında da beynime saldıran ve saldırı anında bana korkunç güzel gelen bütün o tümceleri, o "ilk buluşları", bütün o, bana göre iç dağlayıcı gözlemleri, bu gözlemlerin uzantılarını, bir duygulanımı, her şeyin çağrıştırdığı her şeyi sıcağı sıcağına bir deftere geçirmek isterim. İyice gezgin biri olduğum için, şöyle yanımda kolay taşınacak, kalemim, sigara paketim gibi her koşul altında hep elimin altında hazır duracak uygun bir defter edinmeye heveslenirim. Her biri ya çok küçükgelir, ya çok büyük. Böyle, küçük ya da büyük bir defter edinince de bunu ya evde, ya otel odasında unuturum. Bana en gerekli olduğuna inandığım zamanlarda böyle bir defterin dostluğundan hep yoksun kalırım.

    Bu boğuşmadan başarıyla çıktığım zamanlarsa, aylar sonra bu defterin sayfalarının yolunmuş olduğunu, iki yüz sayfalık bir defterin yirmi sayfaya indiğini, geride kalan o yirmi sayfanınsa kapağından kopup sallandığını, sallanan sayfalarda o, zihnimden geçtiği anda beni allak bullak etmiş, cin çarpmışa döndürmüş "eşsiz" buluşlarımın yerini ya bir telefon numarasının, ya da adresin, ya bir yığın kötü çizilmiş yıldız çiçeklerinin, birtakım geometrik şekillerin, üst üste atılmış yüzlerce noktanın, belli ki o an pek beğendiğim ve artık ne yapıp edip kulağından tutarak bu deftere geçirmeyi başardığım, ama ertesi gün de üstüne kocaman bir çarpı işareti çektiğim bir tümcenin aldığını görürüm. Sözde ben bu "hafıza defterim"le belleğime güvenmediğim için boğuşmaya boyun eğmiştim ya, böyle salkım saçak bir defter benim için hep, yeniden çözülmesi gerekli yeni bir sorun olur çıkar.

    Bu telefon numarası kimin? Bu adreste kim oturuyor? Bu notu niçin almışım? Sonra, neyse, üstüne çarpı işareti çekilmekten kurtulmuş bir not işte: "Helikopterlerin inceleri. Hep onlar." Bununla neyi demek istemişim? Ayrıca bir buyruk da var bu tümcenin altında: "Bunu atlama!" Neyi atlamayacak mışım? Böyle bir notu çözmek bana nerdeyse bir oyun, bir roman, bir öykü kurgusunu çözmekten daha yorucu gelmeye başlayınca şu sonuca vardım: Helikopterlerin incelerinin ne olduğunu unutmuşsan, atlamaman gereken şeyin ne olduğunu unutmuşsan, üstüne not düşülmesi gereksizdir.
    Durum böyle bile olsa, benim de bir roman yöntemim var. İçimi iyice dürtükleyip "Hadi yaz" demedikçe bir romana başlayamam. Ama bir roman bu buyruğu verdi diye de hemen masa başına çökemem. Bir iç oluşum sonucu gelen bu buyruğu ilkin denetlemem gerekir. "Bende olanlar" böyle bir romanı yazmama yeterli mi? "Bende olmayan"ın hangisini sonradan edinebilirim? Edinebilir miyim? Bunun dışında "nasıl yazmak" sorunu da, bir romanı tasarlarken beni epeyce düşündürüyor. Günün birinde "sanırım bu direk bu yükü taşır" diye karar verdiğim zaman, nedense ille çizgisiz bir defter edinip son kerte savruk bir taslak yazıyorum. Sonradan makinede iki, bazen de üç kez yazılarak geliştirilecek olan bu taslağı, bu kez dönüp yaşamın içinde denetlemeden edemiyorum. Benim Ölmeye Yatmak ile Fikrimin İnce Gülü çalışmalarımdan çıkarabildiğim roman yazma yöntemlerim bunlar. Buna yöntem denebilirsi...

    Ölmeye Yatmak, romanın içimde oluşması ardından kısa süreli bir kütüphane çalışmasını da gerektirdi. Her gün biraz daha kuşkucu bir okur önünde, belgelerin de konuşması o romanın yapısına aykırı düşmeyecekse neden konuşmasın dedim. Kütüphane çalışması sırasında aldığım notlar, romanda kullandıklarımın bir katından çoktu. Kullanamayacağımı bile bile bu notları çıkarmamın tadından kendimi alamadım. "Fikrimin İnce Gülü"nü çalışırken, taslağı yazdıktan sonra, tam karşıtı, açık havaya çıktım.

    O taslağı yanıma almadan, Bayram’ın geçtiği Kapıkule-Ballıhisar yolunu, önceden bu çok iyi bildiğim yolu, bir iki kez baştan sona yeniden geçtim. Ama bir otobüsün içinde ve roman gözlüğüyle geçtim. Önceden bilinen bütün sözcükler bir şairin elinde nasıl yeniden yaratılır, yepyeni anlamlar yüklenirse, ben de bu yollarda rastlanabilecek her şeyi, pekçok kimse için hiç de yeni olmayan bütün bu yol üstü "şeylerini" yeni bir şeye dönüştürmeye çalıştım. Hem benim, hem Bayram’ın, hem o yollardan geçmiş ve geçen herkesin, hem de o yollarda bulunan her şeyin ilişkilerinden, aynı zamanda da geçmişle şu anın ilişkilerinden giderek, ama ille Kapıkule-Ballıhisar arasını da giderek...

    Sanırım bir roman, en azından taslak olarak iyice belirlendikten sonra, o roman üstüne notlar almak da kolaylaşıyor. Benim için bir not defteri bir romana değilse de, sırasında bir roman taslağıbir not defterine kılavuzluk edebiliyor. Ayrıntıları, yaşanan gün içinde, istesem de gözden kaçıramam. Ama belleğim yeterince sağlam değil benim. Bu nedenle, taslağı yazılmış bir romanın ardından bellek denetimine çıkmak gereksinimini sık sık duyarım. Roman kahramanlarını seçmekte, onların iç dünyalarına girmekte, onları önceden en iyi bildiklerim içinden çıkarmaya çalışmamdan belki, böyle bir gereksinimi duymam. Hele, bir roman yazayım diye kalkıp birilerinin yaşamı içine burnumu sokmaya hiç heveslenmem. Böyle bir çaba benim için zaten boşuna olacaktır. Bende olmayanı yazamam.

    Buna karşılık, o roman kahramanları bende varsalar, romanı düşüncemde kurduktan, hatta taslağını yazdıktan sonra bu kahramanların benzerlerinin bulundukları yerlerde kan tutmuş katil gibi dolaşır dururum. Kapıkule-Ballıhisar yolunda bir süre nasıl dolanıp durmuşsam öyle.

    Söyledim. Benim roman yazma günlüğüm falan yok. romancı günlüğüm de yok. Halim bir yana, doğrusu ailemde benim roman yazışıma falan da pek aldıran yok. Bu nedenle ben hepsine iyi yemekler pişirmek zorundayım. Nerdeyse unutuyordum, bunca yokluğun arasında bir çalışma odam olduğunu söylememek haksızlık. Yazma yöntemlerimden biri de, günde bir kaç saat bu odaya kapanmak, kalemin ucunu kemirerek de olsa burada hiç kimsesiz oturabilmek için çevreme attığım yalanlar, döndürdüğüm dolaplar. Herkesin de bir derdi var. Herkes de çok sık hastalanıyor ve çok ölüm oluyor. Herkesin çok da canı sıkılıyor.

    Can sıkıntısı deyince, dertlerimi dökmek için bana hiç sıra gelmediğinden, ben de son birkaç yıldır bir "Dert dökme defteri" edindim. Bazen art arda beş gün, sabah şuna kızdım, akşam buna içerledim, diye yazıyorum bu deftere. Sonra bir de bakıyorum, aradan beş ay geçmiş de DDD’me el sürmemişim. Derdim olmadığından mı? Nerde o günler? DDD’me derdimi dökmeye fırsat bulamadığımdan. Ama bu deftere son olarak şu notu düşüvermişim işte:
    "Ne yazdığımla hemen hemen hiç ilgilenmeyen bir dergi ne yöntemle yazdığımı bilmek istiyor."

    ROMANCININ ÇALIŞMASI (FAKİR BAYKURT)
    Günlük yazmak, Batı’dan özellikle Fransa’dan gelenek. Bir tür olarak roman gelmiş de, günlük tam gelmemiş. Oldum bittim benim de ilgimi çekmedi. Adam her gün, dinsel bir görev yapar gibi defterini açıp döşeniyor. Her halde bir yazı toplumu değiliz daha. Bunlarla nereye varılacağına, ilerde bunlardan ne yararlar çıkarılacağına akıl erdiremiyoruz pek... Yararı bir yana, sakıncaları ürkütüyor önce. Günde olmazsa gün aşırı duyulan bir olasılık; bir ekip gelebilir, kapı, pencere, sokak tutulabilir. Yatılı okulda müdür yardımcısına söz anlatmaktan zordur polise ya da savcıya bu özel notların özelliğini anlatmak... Başka bir yanı; gittikçe atılmaz olan o defteri ne yapacaklarını bilemezsin öldükten sonra. Karalama yapmadan, birkaç sefer elden geçirmeden tek yazı yayımlamamış yazara ne büyük kötülüktür o çalakalem notları yayımlamak! Romancı günlüğü yazmak yerine roman yazmak daha iyi değil mi?

    Günlük tutmanın yararını savunanlar, günlükten, bir romancının nasıl çalıştığını, bir romanın nasıl oluştuğunu öğrenebileceğimizi söylerler. Günlükler bunu gerçekten veriyorsa, pek yüksek bir sonuçtur bu. Sadece okurlar değil, yazarlar da merak eder bunları. Bunca roman yazdım, şunca da yayımladım; ne bir romancının çalışmasını, ne de bir romanın nasıl yazıldığını kolayca anlatabilirim. Karşılaştığım yaşlı ya da yaşıtım yazarlara sorar dururum; uzun uzun anlatır kimi; anladığım, yoktur bunun bir kuralı, ortak yolu, hatta yöntemi. Yazarsan yazılır, yakıştırabilirsen roman olur; bu derece yalın ya da karmaşık bir şey.

    Bir telin, ya da telsizin iki ucundan birinde yazar, birinde okur(lar); bir iletişimdir bu iş. Hangi dalga boyundan konuştuğunuz önemli. Okurunuzun, okurlarınızın bulunduğu dalga boyunu tutturabilmişseniz okunursunuz, anlaşılır, sevilirsiniz. Başarısızlıklarla başarılar yan yana, iç içedir. dünyanın en güzel romanlarından kimi, uzun süreler okur bulamamış, çok okur bulan nice romanlar da, gelip geçen sevi yalımları gibi birkaç yıl bazı yürekleri kavurduktan sonra geçip gitmiştir. Konya’da askerken bir otel odasında Yılanların Öcü’nün daktilo düzeltmelerini yapıyordum. Bir uyku bastırdı beni. "Yazarını uyutan roman okurunu kim bilir ne yapar!" diye tasaya düştüm; anımsar dururum. Kuralı olmadığı gibi, ayarı, miyarı da yoktur, sanımca.

    Tanımı var mı acaba? Ama doğru dürüst tanımı! Yıllarca, orta, lise, Türk Dili ve Edebiyatı okuduk, okuttuk okullarda. Batı edebiyatı falan da öğrendik, öğrettik. Bakanlıktan onaylı kitaplara bakara, "Olmuş ya olması mümkün olayların genişçe anlatılması..." diye geçtik hep. Neresi doğru bunun? Hiç olay içermeyen romanlar da yazılabiliyor. Olay anlatsa bile, kişi, düşünce, eğilim, yer gibi başka "öğe"ler de içeriyor. Sonra "anlatılması" de demek? Yansıtılması mı? Onu bir "ayna"ya benzeten yazarlar olmuştur. Ama sanat sadece bir "yansıma" ya da "yansıtma" olma dönemini de aştı gitti. Bir dışavurum! Belki... Bir tanım yapabilmek için nelere el atma gereği duyuyor insan.

    Ama şu "dışavurum" tamlamasında bir iş var gibi gelir bana. Çünkü daha çok bir "dışavurum"dur, her eylemden çok buna yakındır roman; ama yalın değil, bileşik. Karmaşık, hatta karışık. Kişinin, yaşamı alması, algılaması, daha yerinde bir sözcükle, çözümlemesi gerek önce. Bilincini, bilinçaltını doldurması gerek. buradaki "yaşam" sözcüğünü sesli okuyalım; tekil değil "çoğul"dur, yılların birikimini kapsar. Hem de sadece akıp gitmişi değil, akmakta olanı... Öyle dolar ki, biraz resimsel düşünüyorum burada, bastıkça oynayan bir toprakta gibidir, altı sudur sanki, bıngıldar durur. Bir yeraltı gölü. Romancı, tulumbanın sapına yapışıp pompalayabilirse, o yeraltının pırıl pırıl, şırıl şırıl, gümüş sularını fışkırtabilir, dışa vurabilir... Kim bilir kaç kez girişti, ucu taşa geldi. Kaç kez acı su geldi. Kaç kez sadece bir tıss, fıss; sadece bir boşluk, yokluk! Şansa bağlamak istemem, bir basmada şar şar akıtan "şans"lılar da az değildir.

    Şöyle toparlanabilir sanırım: Akan ve akmakta olan yaşamı, bilinçaltından ve bilinçten geçirip dışa vurma işidir roman. Hem bireysel, hem toplumsal boyutları olan bir yazı türü. Bir imbikleme... Pembe beyaz yapraklardan gülsuyu ve gülyağı çıkarmak gibi. kara zeytinden o sapsarı yağı çıkarmak gibi... Bilinçaltından ve bilinçten geçirme dedim ya, "geçirmek" sözüne de önem veriyorum; bu "geçiş" olmazsa olmaz. Onun için derler ki, yargılama tutanakları roman değildir. Elbet değildir. Çok insan söyler: "Yaşamım roman!" Değildir, gerçekte "gibi"si düşmüş bir cümledir bu; benzetmedir. Bir yaşamın romana benzemesi başka. Roman olabilmesi için yazılması gerek; bir romancının bilinçaltından, bilincinden geçerek gerekli estetik biçime ve biçeme ererek yazılması...

    Niçin bilinçaltı ve bilinç sözcüklerini sık kullanıyorum: Çünkü ne tümden bilinçaltı fışkırması, ne de yalnızca bilinçli bir çabadır roman. Belki bilinçaltının payı büyük. Çünkü romancı oraya çok şey atan, iten insan bence. Oradan pompalıyor, ama bilinçten geçiriyor. Belki çocuklukta, biraz da erken gençlik yıllarında bilinçsiz ya da bilinç düzeyi düşüktür sanatsal dışavurumların. Ama ondan sonrası bilinçlidir artık.


    Yaşam, bilinçten bilinçaltına iner. Orada mayalanır, dinlenir, değişir. Etkisi derin, yankısı geniş toplumsal olayların 8-10 yıl geriden gelerek romanlaşması bu yüzdendir. Bilinçaltı biriminin değişerek bir biçim bulması, bir sanatsal anlatım biçimine erişmesi şipşak olmaz. Hatta sadece bir fışkırma da sayılmaz, "birdenbire"lik yoktur onda. Diyelim "esin" gibi bir belirtiyle ucu görünen konunun oradan dışa alınması da zaman alır. O evrenin de romanına, romancısına göre birkaç yılı vardır. Uç veren bilinçaltı birikimlerini kısa sürede yazıp ortaya koyan sanatçıların yazdıklarında bir sığlık, bir yalınkatlık sezmez miyiz? Önce yazdıklarıyla sonra yazdıkları arasındaki o çok benzerlik, hatta tekdüzelik neyin nesidir? Georges Simenon’un, Agatha Christie’nin adları çok roman yazmış olmakla anılır. Ne kadar biribirinin şablonudur o romanlar! Bir de Tolstoy’un, Faulkner’in, Gorki’nin kaçar roman yazdıklarını düşünelim.

    İşin sanırım en can alıcı yanı şurasıdır. Burada her yiğidin ayrı bir yoğur yiyişi, her yosmanın ayrı bir sakız çatlatışı vardır. Ben günlük tutmam ama not tutarım. Bir sürü gereci, ayrıntıyı; çağrışım, gözlem, dinleme, duyma yoluyla ufak ufak kağıtlara yazar biriktiririm. Biçim ararım... Yılanların Öcü’nü önce bir küçük yazı olarak yayımlamıştım 1956’da. Isparta'da çıkan Demet dergisinin derlemelerinde vardır. O yıllarda böyle bir yazı türüne çalışıyorduk arkadaşlarla. Köy gerçeklerini öykü boyundan küçük yazılara döküyorduk. Kalkıp Sivas’a, Hafik’e gittim. Döndü durdu kafamda Bayram’ın kuzusu, köy odasında döğülüşü. Ve Irazca ailesinin yaşamındaki yılan motifi! Yılanın yılanken öç almaya davranması, buna karşılık insanın pısması, bu pısmanın kınanması...

    Oralarda iki yıl kaldıktan sonra asker oldum. Hafik’in Asarcık köyündeki Mahmut’un döğülmesini, bizim Akçaköy’de arkasızlığımız yüzünden evimizin önüne ev yapılmasını durmadan düşünüyor, iplik iplik örüyordum. Yedek Subay Okulu altı aydı o zaman. Piyadeydim. Tek er eğitimine çıkıyorduk. Açık havada tüfek çatıp çökerek ders dinliyorduk. Anlatılanlardan sınava çekilecektik sonunda. Bir cep defteri almıştım, önemli bilgileri yazıyordum. Ama bir yanından da Yılanların Öcü’yle ilgili notlara başlamıştım. Defterin yarısında iki not türü karşılaştı. Balgat sırtlarında koşarken, gece yürüyüşlerinde giderken hep roman düşünüyordum. Sinemaya gidiyorduk, kitap okuyorduk, her çağrışım, her düşleme, yeni bir ayrıntıyı getiriyordu. Not etmesem uçar giderdi o hayhuy arasında.

    Bazı arkadaşlar bir tür kahramansılıkla, hiç not almadıklarını söylerler. Ama "alim unutmuş, kalem unutmamış!" demezler mi? Özenle not alırım ben. Alır, zaman zaman okurum onları. "Irazca Üçlemesi"nin üçüncü romanı olan Kara Ahmet Destanı üstüne notlar almaya 1962’de başlamışım; 1976’da yazdım. aradaki 14-15 yıl, alınmış notlarla doludur. Bir zarf; gittikçe kabarır. En "mikro ayrıntı" not edilir, konur içine. Birinde Burdur’daki köyüme gidiyordum çalışmaya. Yedi saat çeker Ankara-Burdur yolu. Zarfı önüme aldım, başladım okumaya. Afyon, Sandıklı, Dinar; hâlâ bitmemişti notlarım. Yazmaya başlamadan kim bilir kaç kez elden geçiririm... Nedeni şudur: İyice sinsin kafama; çok iyi yoğurabileyim!

    Yazarken bakmam notlara. Yazma evresine geldiğimde çok aşmış olurum bunları. Bu okumalar, yapının kurulması, kişilerin doğması, kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesi, romanın "mesaj"ının, hatta ilk cümlesinin, son cümlesinin belirlenmesi sırasında işe yarar. Oturur bir de plan yaparım. Dört beş kez, yeniden yeniden yazarım bu planı. Her yazışta gelişir. Sonra korum önüme, ama çoğu zaman bakmadan yazarım. Küçük kağıtlara günlük planlar yaptığım da olur, arada bir denetim için onlara bakarım. O şişkin notlar, o geniş plan; hepsi beni hazırlamışlardır sadece...

    Kesiksiz, sürekli bir anlatımla romanımı artık dışa vurabilirim, yazabilirim. Bunu gündelik koşullar içinde yapabileceğimi sanırdım. Denedim, olmadı. Bunca hazırlanmadan sonra, hiç değilse bir ölçüde "mekanik" olmalıydı bu iş. Madem ince ayrıntılı bir plan da var, günün öteki işlerinden, ilişkilerinden artan zamanlarda oturup ikişer üçer sayfa yazıp gitmeliydi insan. Olmadı. Bu evrede, araya giren her iş ve ilişki, romanı engelledi bence. Haberli ya da habersiz gelen konuklar, günlük yaşamın zorunlu ilişkileri, çarşı pazar, öğretmenlik, sendikacılık; engelledi. Bu evrede benim kesiksiz uzunca bir zamanım olmalı. Kimse girmemeli, kimse elimden almamalı o kesiksiz zamanı. Ayakaltı, yol uğrağı olmayan bir köşede çalışmalıyım. O köşede her halde romancının "cennet köşesi"dir. Sabah 08:00’de işe hazır olurum. Akşam beşte altıda bırakamam. Belki en verimli saatler bunlar olur. Gün boyu oturup masanın başına, bir iş çıkaramamışsam, günlük çalışmam gece yarılarına kadar uzayabilir. Yatıp uyumalı, ertesi sabah sekizde gene çat çut’a başlamalıyım. Bir ay, yirmi gün, ne kadar sürede biterse o kadar sürede, kesintisiz yazmaktır bu; "tulum çıkarmak" derim ben.

    Araya başka işler ve ilişkiler katmamış olmanın yararları vardır. Yığıntıları önler, tempoyu ayarlar bu yöntem. Ne yazdım, ne yaptım, ne yapacağım; daha gün ışığında, daha açık seçik görünür. Ve sıcağı sıcağına bir çalışma oldğuu için soğumaz insan. Bir çeşit "anıt"tır hem de bu. Tembellikler, makinenin başından kaçıp gitme eğilimleri bastırılmış olur böylece.

    Çoğu romanlarımın karalamasını böyle yapmışımdır. Bir atılımda bitmeyenler, kısa bir arayla, ikinci atılımda mutlaka bitmelidir. Yılanların Öcü, Kara Ahmet Destanı, Köygöçüren, Keklik, Onuncu Köy, Kaplumbağalar ikişer atılımda biten romanlarımdır. Irazca’nın Dirliği, Amerikan Sargısı, Tırpan birer atılımda bittiler. Şimdi elimde Yayla var, onu da bir atılımda yazıp bitirdim. Tonguç Baba’yı 1967’de yazmakta iken uzunca bir ara verdim, öyle kaldı; toparlamaya çalışıyorum.


    Sanırım ilk karalaması yapılabilmiş roman, büyük ölçüde kurtulmuş romandır. Ötesi, benim düzenimde işçiliktir. Bu işçilik uzunca bir "dinlendirme"nin sonunda başlar. Bir ölçüde kendi romanıma yabancılaşmış olurum dinlendirmekle. Ayrıntıları unuturum. Elde kalem, gene elden geldiğince kesintisiz yapmak isterim bu işçiliği. Katmalar çıkarmalar olur. Dilin ne kadar kılçığı varsa atılır. Romana biçim, anlatıma biçem bu evrede verilir. Bitince temize çekebilirim. Kimi zaman bir yazman olsa da o yapsa bu işi diye iç çektiğim olur. Günde 15 sayfa yazsan bir aya yakın zaman alan bir tak tuk’tur bu. Üstelik iki parmakla yazarım ancak. romancı olacaklar, her halde on parmakla yazmayı öğrenmeli vaktinde. Bir romanı yeniden yeniden yazmanın çıkar yolunu verir bu. Bir ay başka iş yapmadan bu çat çut’u yaparım. Bu sırada gene irili ufaklı düzeltmeler olur. Onun için bir yazman değil, yazar kendisi yapmalı bu işi, derim.

    Sonra gene kalem elde, bir çalışma daha! Belki son çalışma olabilir bu. Fazlalıklar, akışı engelleyen takıntılar bu çalışmayla giderilir, atılır. Atılır diyorum ya, bakmayın; çok kılçık kalır gene de. Bunları roman basıldıktan sonra fark ederim. Tüm dikkatle, adeta beş duyumla çalışarak gidermeye savaştığım kusurlar birer birer görünür gözüme. Basılmış romanlarımı ilk okuyuşta ezim bozum olurum genellikle. Bana görünen kusurları elbet okurlar da görmüştür diye ortalara çıkamam. Bunu önlemek için dizgi düzeltmelerini de kendim yaparım; gene de kaçar.

    Başka arkadaşların çoğundan ayrı olarak, her yeni baskıda, elden ve gözden geçirme işini sürdürürüm. Haylaz öğrencinin yazı ödevi gibi çizik çizik olur o yeni baskıya hazırlanmış "kitap"! O zaman anlarım ki bu iş bitmez. Bin yıl yaşasam, bin kez basılsa gene yaparım. Bunun benimle ilgili olmayan nedenleri de vardır. Bizde dil, dilden önce düşünce, düşünceleden de önce yaşamın kendisi hızlı bir devinim içinde; bundan dolayı hızlı bir değişimi yaşayıp gitmekteyiz. Her yeni baskıda dile ve anlatıma yeniden çekidüzen vermek gerekir. Bir okur, okuduğu romanı dönüp bir daha okumaz belki. Ama, diyelim ki Yılanların Öcü’nün 1960’lardaki okuruyla 1980’lerdeki okurları biribirinden başkadır. Okurlar da birey birey ve toplu olarak değişmektedir. Yeni okurlar için yeni baskılar adeta birer yeniden yazma olmalıdır. Değilse bir kitabın yeniden basılmasının "ticaret" dışında ne amacı olabilir? Ticaretse sanattan ayrı bir konudur bence.

    Dikkat ettiğim noktalar vardır. Adına kadar, kişi adı, yer adı, romanın adı; hepsi inceden inceye düşünülmüş olmalı derim. Hiç bir sorunun çözümünü rastlantıya, gelişigüzelliğe bırakmak istemem... Bir romanımın ötekine benzemesin isterim. O yüzden kılı kırka yararım... Her ayrıntı çağrışımla, her çözüm konuşup görüşmeyle gelmez. Aylar süren okumalar gerekir, Köygöçüren için uzun uzun, yeraltı suları, Orta Anadolu iklimi, sondajcılık, sulu ve kuru tarım konuları inceledim, pek çok rapor okudum. Amerikan Sargısı ve Kaplumbağalar için üst üste geziler yaptım. Yayla için Tarih Kurumu’na, müzelere gidip geldim, arkeoloji çalıştım. Hastanelerde gözlem yaptım. Dağlarda, yaylalarda yaşadım. Uzaycılık üstüne kitaplar okudum. Bunların olabileceğini sanmıyorum.

    Gün geçtikçe, çağ değiştikçe, değişen okura anlamlı gelecek romanlar yazabilmek için, işi ciddiye alan, çalışkan romancılıklar gerekmektedir. Belgesellerin ilgi görmeye başlamasını buna bağlıyorum. Artık belgesiz, bütünüyle imge ürünü romanlar yazılmayacak, okunmayacak anl***** değil bu. Her halde her yapıtın halisini arayan, kılı kırka yaran; kılı kırka yarmayan yazarlara yüz vermeyen okurlar dönemidir önümüzdeki. O yüzden yazarlıklar içinde romancılık, artık bir "meslek" olmalı, romancılar kendilerini sadece bu işe adayabilmelidir.

    1963’te Jamayka’da bir Amerikan romancısı görmüştüm. Ünlü biri değildi. Bir hafta süreyle kaldığım pansiyonda üç aydır kalıyordu, daha da kalacaktı. Geniş bir bahçenin içinde, düzayak ve rahattı pansiyon. Romancının bir odası, banyosu, balkonu vardı. Önünde güller, zakkumlar, yazıyor yaşıyordu. Kingston’da pek ahım şahım, hem de görkemli değildi yaşam, ama sessizlik ve ılımanlık hoştu. Üstelik ucuzluktu Amerika’ya kıyasla. Tam bir çalışma köşesiydi, bilmiyorum nasıl bulmuştu...

    1965’te Bulgaristan’da, benden çok yaşlı bir romancının Georgi Karaslavof’un konuğu oldum bir akşam. Sofya’ya 10 kilometre kadar uzaklıkta, Rila dağının eteğinde, 14 dönümlük bir bahçenin içindeydi evi. Bahçeyi tarımcı olan eşi düzene sokmuştu, o bakıyordu. Pırıl pırıl, fabrika gibi bir evdi. Kapıda otomobil, şoför, salonda telefon... Alt kat yemek ve ortak yaşama katı, orta kat yatak odaları; yazarın çocukları, torunları, bacanağı baldızı... Üst kat ise çalışma katıydı. Yazı odasından başka okuma odası ve ayrıca not alma odası vardı. Kitaplığı vardı. Elektrikle ısınan bu evde, çalışma katındaki masalar, koltuklar, her şey insanı çalışmaya çağırıyordu. Baldızı yazmanlığını yapıyordu. El yazısıyla hazırladığı karalamaları daktilo ile temize çekiyordu. Düzeltmelerden sonra gene çekiyordu. Kitaplıklarda, arşivlerde araştırma yapacak yardımcıları vardı...

    Macaristan’da Ernö Urban’ın çalışmasını gördüm. Balaton gölünün kıyısındaki bahçeli şirin evinde, düş kadar güzel bir ortama kurmuştu masasını. Yurttaşlarının hayranlığı arasında arka arkaya verip duruyordu yapıtlarını. 10 milyonluk ülkede 50-60 bin basıyordu kitapları. Bir ay sonra arasan bulunmuyordu kitapçılarda...

    Gören arkadaşlar Konstantin Simonov’un ailesiyle yaşadığı daireden başka, aynı bloktaki çalışma dairesini anlattılar. Yazmanı, yardımcıları...

    Yaşamdan kopmak, toplumdan soyutlanmak değildir bunlar. Olgunluk çağına kadar girip çıkmadığı iş, çekmediği çile kalmamıştır. Karaslanof’un da, ötekilerin de. Şimdi verim dönemine gelmişlerdir. Biz Orhan Kemal’e böyle böyle bir on yıl verebilseydik, neler yazardı... Toplum bizdeki gibi kitaptan soğutulmuş değilse her ülke yazarlarını bu olanaklara kavuşturabilir. Hatta Türkiye’de bunların daha iyisi olur. Olanlar bile, olanaksızlıklar içinde olmaktadır. Yazarlarımızın elverişsiz koşullarda yapabildiklerini küçüksemek zordur. Halkımızınkiler gibi sanatçılarımızın da sorunları çözüm bekliyor. Yaşam, çağdaş ve olumlu bir düzeye erdirildiği zaman sanatçıların verimi bugünkünden bambaşka olacak. Kaldı ki, bugünkü romancılar dünkülerden olanaklıdır. En büyük yetenekler ve çalışkanlıklar, olanaksızlık, ilgisizlik, hatta düşmanlıklar ortamında eridi gitti geçmişte. Bir Danıştay duruşmasında bakanlık avukatı romancılığımı yüzüme kaktığı zaman sadece gülümsediğimi anımsıyorum. "Bu romanları yazan adam öğretmenlik yapamaz!" sözünü de bakan yüzüme söylemişti...

    Her insanda yaptığı işi abartma, onu olduğundan zor gösterme eğilimi vardır. Benimki de biraz böyle oldu galiba. Bir roman ya da romancı günlüğü tutabilseydim, nasıl çalıştığımı, romanlarımı nasıl oluşturduğumu daha somut gösterebilirdim; belki! Ama zararı yok. Sanırım olumlu, olumsuz, romanlarımız da üstlenebilir bu görevi...



    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Edebiyatçılar nasıl yazıyorlar?

    ROMANI YAZARKEN (SELİM İLERİ)
    Virginia Woolf’un güncesini ilk okuduğumda dikkat etmemiştim: Bu güncede yazar romanlarını, özellikle Dalgalar"la "Oraya, Deniz Fenerine"yi yazımsal düğümlerinden çözüyor, gizlerinden ayrıştırıyordu. Güncenin kimi bölümleri romanın, roman sanatının okura dolaylı bir açıklaması gibiydi.

    Cesare Pavese’yse Yaşama Uğraşı’nda sık sık öyküleme tekniğine eğilir; kişisel sarsıntılarının yanı sıra, öykülemeye ilişkin görüşlerini de güncesine taşırdı... Örnekleri çoğaltabiliriz, Batı edebiyatı için. Batı edebiyatı yazarları, işlerini yaşamlarından pek ayırmamışlar; yapıtları üzerine düşünmeyi gündelik yaşamın bir parçası saymışlar.

    Bizim edebiyatımızda da böyle günceler var. Sözgelimi İlhan Berk, bir zamanlar önce şiir kitaplarını yayımlar, sonra bir dergide, kitaptaki şiirlerinin güncesini. Ne ki, Berk’in yazdıkları hayli yapay bir ustalığa yaslanır. Şiirler gizlerinden ayrışmaz; şairin gündelik tutumunu, yazınsal kaygılarını, yaşamdan yapıtına yansıyan izlenimleri bir türlü kavrayamayız. İlhan Berk, sanki günce tutmuş olmak için yazmıştır bunları.

    Yapıtın oluşumunu kapsayan bir günce, bana sorarsanız, yapıtın kendisini aşan bir önem taşıyor. Kuşkusuz yapıt ölçüsünde genel nitelikleri içermiyor, ama yapıta yönelik her şeyi böyle bir günceye yazmanın yazarı, zaman içinde sıkı düzene çağırdığı da açık.

    Her Gece Bodrum’u yazmaya başlarken Wolf anlayışında bir günce tutmayı, ayrı bir "sarı defter" açmayı düşünmüyordum. Yapıtla yazar arasındaki çalışma sıkıdüzeninden habersizdim diyebilirim. Romana başlayacak, birtakım engellerle karşılaşmadan da bitirecektim. Yapıtın, bir aşamadan sonra sorunlarıyla, yönsemeleriyle, açılımlarıyla yazara etkileyeceğini düşünmemiştim. Bu yüzden Her Gece Bodrum’un ilk izlenimlerini kişisel güncemden çıkarmam gerekiyor:

    9 Temmuz 1975 - Bodrum’dan döndüm. Yıllar sonra bir yaz gezisi, korkunç. Şaşkınım, beni açıklayacak tek söz bu, şaşkınlık. Dolmuşla Galatasaray’dan geçerken caddeyi, yapıları, kalabalığı ilk kez görüyormuşçasına irkildim. Sarsıntılar içendeyim. Bodrum: Burası bir kötülük. Yazmalıyım. Ama bir öykü değil, uzun bir roman, binlerce sayfalık. Kısa yazmanın pek büyük bir erdem olmadığı kanısına vardım. Kasabanın insanları, beyaz yapılar, ilkay biçimi kıyılardaki lokanta ve yığınla ayrıntı. Kısadan yazamam ki! Dalgakıranda (o sabah, erken saatte yapayalnız inmiştim kayalara, korkunç bir şey kalabalığın ortasında yalnız kalmak) denizkestanesi toplayan adamın bir serüveni olmalı. Kuruyorum, kurduklarımı yazabilecek miyim?

    17 Temmuz 1975 - Ummadığım bir hızla gelişiyor roman. İlk iki bölüm bitti gibi. Adı, "Akşamları Bu Saat" olacak. Akşamları bu saati her gün yeniden yaşamak, deneylerden yararlanamamak... Geçmişte olsa hoşgörebilirdim. Ama şimdi, bugün... Neyse, 1968’den bu yana, üçüncü kişi ağzından hiç bir şey yazmamıştım. Roman öyle. Bu da şaşırtıcı.

    18 Temmuz 1975 - Yazdıklarımı okudum. Kişiler belirsiz kalıyor, yerlerine oturtamıyorum onları. Koşullandığımız bir "tip" çizimi var Türk romanında, kişiye dönüştürülemeyen. Ben kişileri yazmak istiyorum. Gerçek yaşamdaki gibi ve gerçek yaşamı olduğunca yazmanın gerçeklik taşımadığını görüyorum, bildiğimi açık seçik görüyorum. Dalgakırandaki adamı bir ayrıntı olarak bırakacaktım, caydım; kişilerin ayrıntı olarak bırakılmasına olanak yok, "tip"ler belki; şimdiler bir serüven kuruyorum denizkestanecisine. "Kuşlar mı Konar"dan bir cümle, daha doğrusu bir niteleme: "Aşkla arkadaşlıklarım", romanda geliştireceğim. Notları, ileride eklemem gereken bağlantıları nereye yazacağımı hâlâ bulamadım. Kağıt parçalarını hep yitirdim, bir yerle saklayarak.

    İşte bu son cümle, Her Gece Bodrum için ayrı bir günce tutmama yol açtı. Böylelikle romanın yazılma güçlüklerini, belleğin zorlanışlarını az çok yenebilecektim. O günceye kişileri tek tek yazdım; kullanmayacağım yaşamöyküleri uyduruyordum kişilerime; tabii hiç birini kullanamadım.
    Ama bir sıkıdüzenlik sağlamıştım kendime. Ağustos 1975, romana tek satır katmazken, iki yalın "sarı defter"i tıka basa doldurdu. "Sarı defter"leri okudukça, yazmak istediğim romanı kendime açıkladığımı ayrımsadım. Woolf’un güncesindeki, romanlara ilişkin bölümler birden belirdi belleğimde. O da, şunu yazmak istiyorum, böyle yapmalıyım diyor, eski yapıtlarıyla yazacağını oranlıyordu. Dahası, "Her Gece Bodrum", "Oraya, Deniz Fenerine"yle "Dalgalar"a tutsaktı. Tam o sıralar, "The Voyager Out"ın Fransızca çevirisini okumaya çabalıyordum. İngiliz romancısının çalışma düzeninden ayrılmamalıydım. Yalnız ben, güncemde, okura birşey açıklamak istemiyordum; açıklamayı, anlatmayı düşündüğüm ne varsa, tümü romana yansımalıydı. (Kişilerin kullanılmayan yaşamöykülerini bile bir izdüşümü gibi yansıttım romana.) Dolayısıyla güncem, baştan sona, özel diye niteleyeceğimiz bir bütünlükte gelişti. Güncenin sayfalarını karıştırdıkça, bir romanın yazılış evresini iyi kötü görebiliyorum. Günceyi, zamandizinsel olamayacak kimi bölümlere bölerek okuma da olası. Ama okuru ilgilendiren, sanırım, özel güncem değil; ben, kısa alıntılarla, böyle bir günce tutmanın gerekliliğine değinmek amacındayım.

    Roman yazmak, ardı sıra roman üzerine ayrıntılı düşünmeyi getiriyor. O güne dek romanla ilintim, değişken beğenili bir okurun gözlemleri çerçevesinde gelişmişti. İster istemez bu edebiyat dalının özelliklerini, niteliklerini kavramaya uğraştım.


    Her Gece Bodrum, bir açıdan alışılmış roman anlayışlarının dışına düşüyordu. Olaydan çok, durum ve kişi önemliydi benim için. Roman geleneğimizse olay üzerine temellendiğinden, köklü ağaçlardan yararlanmama olanak yoktu; beni çeken sürgünlerdi. Bir de Batı romanının kimi ürünleri. Ancak Batı romanının gelenekleriyle bizim yaşantımız çoğu yerde koşutluk kuramıyor. İyi sayılabilecek bir çevirinin sınırları içinde kalma tehlikesi beliriyor romanda. Bu, bir yandan da, anlatmak istediğim kişilerin bütün yaşamlarına sızmış bir tehlikeydi.

    Öğrendiklerimizle yaşayış biçimimiz arasında uçurumu çağrıştıran ayrılıklar var. Her Gece Bodrum’un Cem’i, örnekse Marx’çı öğretiyi kavrayabilmek için Hegel’den yola çıkmış biri, dış dünyanın gerçeklikleri, yersel yaşam, çok geçmeden, bellekte iz bırakacak görüntülerle yakasına yapışıyor. Hegel’in sanata bakışıyla Türk toplumunun (kuşkusuz toplumsal, ekonomik koşulları bize benzeyen öbür toplumların) yaşayışı, bir uyum, özdeşlik, hatta bağlantı kuramadığından, roman kişisi yüzeysel bilgileriyle açıkta kalıyor, boşlukta yuvarlanmaya başlıyor. Şu anlatmaya uğraştığım sorun, gerçekte romanın çok kısa bir bölümü. Gelgelelim, romanın yerliliğine ilişkin görüşlerim, böyle bir sorunsalla belirlendi diyebilirim.

    21 Ağustos 1975 - Romanın neden yürümediğini anladım gibi. İkinci bölümde Cem’in Hegel okumaya kalkışmasını anımsaması bir ışık tutabilir bana (bu sorunu, daha sonraki bölümlere at!) Yararlanmak istediğim teknikler, yaşanan olayları açıklayabilecek yetkinliğe ulaşmıyor bir türlü. Şöyle demeliyim: Teknikleri edindiğim yapıtlar, bireyselliğin geliştiği toplumlarda daha karmaşık bir psikolojiye eğilmenin sonucunda oluşmuşlar. Ben "Odysseia"dan ne ölçüde yararlanabilirim? Diyelim ki Cem ve bir kişi daha Batı kültürünü izlemiş, kavramış kişiler; diyelik hoşlanıyorlar mitologyadan falan, ama öbür kişilerle ilintilerinde bu hoşlanma tamamıyla yapay kalacak, gerçeklik açısından tabii. Benim ele almak istediğim toplumsal sorunlar, hiç de evrensel bir nitelik taşımıyor. Kaba güce yönelik insan davranışları, herkesin birbirinin katili olması durumu ve bireysel suçsuzluk... "Macbeth"in psikolojisi değil her halde! Ağustos Işığı’nda Faulkner’ın ele aldığı toplumsal sorunlar, o tekniğin, o anlatımın (roman açısından) bir sonucu değil; teknik ve anlatım, toplumsal sorunlarla su yüzüne çıkmış, oluşturulmuş. Faulkner’ı anımsatan donuk bir anlatıma yöneldikçe (duyguları törpülüyorum) düzeleceğine yapaylaştı roman (adı ne olacak?) İnsan olarak, her şeyi duygularımızla değerlendirmeye alışmışız. romana sıvanıp, duyguyu gözden ırak tutarak, düşünceye, salt akılcılığa yönelmek hayli zorlama bir tutum. Her saniyeyi bireysel bilincin süzgecinden geçirerek yaşayan kaç kişi bulabilirim? Benim yanlışım, insanları içinde bulundukları koşullarla anlatmamış olmamda odaklanıyor. Tekniği öğrenip, ona göre insan aramak! Yürümez tabii o roman... İç konuşmaları kullanamadığım açık!

    27 Aralık 1975 - Altıncı bölümde Cem’in Hegel felsefesiyle, daha doğrusu Hegel’in güzelduyu anlayışıyla toplumsal yaşaması arasında bağlantı kuramayışını anlatmıştım. okudum. Cem, Hegel’in toplu yapıtlarıyla kalıveriyor ortalıkta. İyidir, kalsın. Çok önemli bir dönemecek: Ya rakı mezesiyle viski içenleri bu beğenisiz, iğreti, garbi durumlarıyla anlatacağım, ya da gerçekliği gerçekçi yazmakta aramayacağım. Altı bölümde ilk yolu seçtiğime göre, geri dönemem. Yol ayrımına geldim işte. Virginia Woolf’a hoşça kal!

    1 Şubat 1976 - Yazabildiğim yedi bölümü yeniden yazmaya başlıyorum. Kişilerden herhangi birinin bir davranışını anımsayamamışsam, bu, romanı yaşamamış olduğumun kesin kanıtıdır. Kendime kızıyorum, çok yeteneksiz bir insanım. Romanın adını "Çok Uzak" koydum. Yaşama ve insanlara ÇOK UZAK.


    2 Şubat 1976 - Yeteneksizlik sorunu değil bu. Olay geleneğine oturtulmamış bir roman yazarken, ister istemez, her şeyi ilkmişçesine algılamak zorundayım. Önce üslup sorunu; Pavese’den bir görüş: "İnsan kendi üslubunun ne olduğunun farkındaysa, onu bilinçli olarak kullanamaz. Her zaman önceden var olan bir üslubu, farkında olmadan onu yeni bir kalıba dökerek kullanır. İnsan ancak eskiyip belirlendikten sonra, gözden geçirip yorumlayabildiği, nasıl ortaya çıktığını açıklayabildiği zaman, üslubunun ne olduğunu anlar." Ben, henüz yorumlamak şöyle dursun, eskitemedim bile üslubu. Birçok kez aynı cümleleri yazmama karşın.

    4 Şubat 1976 - Woolf sonuçları anlatıyor yalnızca. Roman, onun için yalnızca sonuçların yorumlanması. Sonuçları hazırlayan toplumsal nedelerden habersiz kalmayı yeğliyor. Bu yüzden yaşamın değişebilirliğini vurgulayacak tek bir tutanağı yok. Yapayalnız. Bir roman anlayışı olarak hiç bir zaman erişemeyeceğim çok yetkin ürünler elde etmiş ya, ben, insan nasıl Lily olur, onu anlatmak istemiyorum. Hem Lily’yi hem de Lily olma durumunu anlatıyorum. Sonuçlarsa baştan belli. Lily’nin sonuçları İngilizler için ilginç olabilir. Bizde evde kalmış kız dedin mi, herkes birçok şey anlatabilir, kaba gülmece! Emine gelişiyor...

    5 Şubat 1976 - Bodrum bir atmosfer benim için. Emine ancak böyle bir atmosferde vurgulanabilir. Bodrum, cinsellik, yalnız olmak: Emine kurşunları yağdırıyor işte!

    19 Şubat - Emine’nin geliştiği-meliştiği yok. "Oraya, Deniz Fenerine" çokça etkilemiş beni, hepsi bu. Lily, "Oraya, Deniz Fenerine"de çok ayrı şeyleri simgeliyor. Kadının sanatçı olup olmayacağı, sanatçılıkla özgürlüğün özdeşliği gibisinden sorunları simgeliyor ki, benim için aşırı "entellektüel" kaçar böyle bir konuya girmek. Emine tek-başınalığıyla var, yani cinsel yalnızlığı ve evde kalmış olmanın bu toplumdaki aşağılık acımasızlığını anlatmak istiyorum. Lily’yle hiç bir bağlantısı yok Emine’nin. Teknik yanlışlardan biri de, romanın kişilerini başka yapıtlarda da arayışım. Ağustos Işığı’ndan Miss Burden bile Emine’ye yön veremez. Emine, Türkiye’de, Bodrum’da, o her şeyin özgürmüşçesine yaşandığı cehennemde; çünkü ekonomik bağımsızlığına karşın tutuklu, özgürlüğü bilmiyor, tutukluluk koşullarında, çünkü toplumun ta orta yerinde yaşamaya zorunlu... Onu anlatmanın da yeni bir dili olmalı...

    Yalın bir Hegel-Türk toplumu uyuşmazlığı, belirlemeye çalıştığım gibi, giderek, romanın dokusuna sızdı. Kişilerin konumları, durumların oluşturulması, karşıtlıkların seçimi baştan sona değişti.

    Şaşılacak bir şey ama, değişiklik, üsluptaki kaygılarımı ortadan kaldırdı. Kişileri ve durumları yerli yerinde kullandığıma yürekten inanınca, anlatım tekniğini romanımıza hayli yabancı örneklerden edinmiş olmam, korkutuculuktan uzaklaştı. Gerçekliğin yansıtılmasını üslupta aramıyordum. Gerçeklik, kişileri,durumların, ilişkilerin yansılmasıyla belirecekti.

    8 Ocak 1976 - Şiirde, kısa öyküde, kişilerin, durumların, izlenimlerin önemi arkadan geliyor belki. Hele şiirde... Ses, sözcük, tını, imge... Ama roman için durum ve olay, başı çeken iki öğe. (Kişisiz roman düşünemiyorum) Ben olayı silikleştirip durumu öne çıkardım. Kendimce bir üslup yakaladım. Bu üslup değişse de, değişmese de yapaylıktan sıyrılamayacağım. Yapaylık, üslupta değil çünkü. Üstelik bu üslup, atmosfer çizimi için çok geçerli. Şiirden yararlanmaya çabalıyorum ve atmosfer çiziminde imgenin yeri büyük (Conrad’ı anımsa). Ama kişilerin konumunda yanılgıya düştüm. Üslup değil, kişilerim yaşamıyor.


    27 Eylül 1976 - Roman kesinlikle bitti. Temize çekerken bir iki cümlesini ya değiştiririm, ya değiştirmem. Adı belli değil hâlâ. "Ölümlü Yaz" olabilir mi? Ne yazdım ben? Bodrum: Bir kasaba, bir tatil, dokuz kişi, altı kişinin ayrıntısı, iki kadının (Emine’yle Betigül) zümreleri dolayısıyla oluşturucu koşulları aşan karşıtlıkları, vb. Nasıl yazdım? Ancak bitirirken kavrıyorum; neyi yazmış olmam pek o kadar önemli değilmiş. Nasıl yazdığımı önemsememişim yine. Ayrıntılar, kişilerin sergilenmesi, ayrıçlar, vb. tümü yaşamı yansıtsın istedim. Roman, günümüzde, yaşamı yansıttığı ölçüde geçerli, bence...

    Her Gece Bodrum biterken üsluba geri döndüm. Yaşamı yansıtabilmek için tek araç, üsluptu sanki. Bu, romanın bitmiş olmasından doğuyordu. Kişileri, durumları hayli bütünlemiştim; çatı kurulmuştu. Üslup aracılığıyla romanın güzelduyusal açıdan bütünlenmesini sağlayabilirdim. Üslup benim için bir açkıydı artık; her kilide uymadığımdan, anlatmak istediğim birtakım durumları romanın dışında bıraktım. Son yazılışta, üslup denetçiliğin ötesinde, Her Gece Bodrum’un belirleyicisi oldu. Kişiler ve durumlarsa onunla belirdi. Bunun bilincine belki, romanı ortaladığımda varmıştım:

    21 Şubat 1976 - "Madame Bovary"den bir cümle: "Kadın eskiden neşeli, içten, sevgi doluydu, yaşlandıkça (açıkta kalan şarabın sirkeleşip ekşimesi gibi) huysuz, geçimsiz, sinirli biri olup çıkmıştı." Charles’ın anasının tanımlanması, bellekte iz bırakmış. Emine için yedinci bölümde ilk tanımlama: "Bir zamanlar neşeli, sevecenlik dolu bir insanken (bir mevsimlik çiçekler gibi, sözgelimi ateşçiçeği gibi) huysuz, içine dönük, hırçın biri olup çıkmıştı." Şaşılacak bir benzerlik değil, belleğin kesin hırsızlığı. Üslup yavaş yavaş kişiliğini kazanacak. Bu yedi bölümü yeni baştan yazıyorum. Flaubert’in cümlesinden etkilenmiş olmamla ilintili bir sorun yok. Yeni baştan yazacağım, çünkü, ilk altı bölümde Emine’yi belirleyen (izdüşümünü) şu cümle değildi, o olacak ama. Bellek değerli bir cümleye kapılmış.

    Romandan ayrı bir güncenin tutuluşu, biçim açısından da olanaklar sağlıyor yapıta. Özellikle beş on sayfası yazılmış bir roman taslağı, biçime çok yönsemeli eğitiliyor. Tabii bu, biçim kaygısı gütmüş romanlar için söz konusu. Örnekse Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nde biçim, başlangıçtan sona doğru bir yalınlık kazanır. Başlangıçta durumlar karmaşık verildiğinden, biçim de karmaşık gibidir. Ağır ağır çözülür düğüm, biçimde bu çözülüşle özdeşlik kurar. Ben daha başka bir anlayışa yaslanıyorum. Biçim, baştan (başlangıçtan değil) sona bir bütünlük taşıyacaktı. Çünkü romanın içeriği, durumları baştan sonar bir bütün olarak ele alıyordu. Değişme ve değiştirme söz konusu edilemezdi. Bu, romanın bir aşamasından sonra birdenbire başkalaştı. Nitekim on üçüncü ve on dördüncü bölümler günceye şöyle yansıdı:

    17 Ağustos 1976 - Bodrum: Yeniden buradayım. Burası, şu gördüğüm kasaba şimdi. Romana neyi yansımış bu kasabanın? Korkunç acılar, nedenleri yok, ama şurda, şu kahve köşesinde iki yıl hiç değişmemiş oluşumun bilincine varıyorum, işte korkunç acının gözü önünde, işte yalnız bu... Peki Cem, peki Murat, peki Tarık, hatta Kerem ve Emine: Değişmeyecek mi onlar? Ahmet için birkaç çizgi yetebilir; insani, acıyla yüklenmiş. Değişmenin gerekliliğine bunca inanıyorsam, onların da kendilerini sorguya çekmesi gerekir. Son bölüm, baştan sona, iç konuşma olacak. Tarık ve Murat arınırken, Cem kuntlaşacak. Sarmal bir aşama. İç konuşmalarla verebilirim sakladıkları, maskelerle örttükleri insan yüzlerini. O bölüm, biçim açısından, tıpkı Cem’le Betigül’ün ilişkilerini anlattığım bulanık anlatım gibi, romanın genel akışına ters düşecek. Çünkü değişim ve değiştirim!


    Günce, biçimin yazardan okura aktarılması için bir ön çalışma oluyor kimi zaman. Biçime ilişkin düşüncelerin yazarak açılımlanması, gerçekten yol gösterici.

    Edebiyatımızda biçim kaygısı, önceleri yok sayıldığından, sonra da gereksiz karşılandığı için, biçim, özün içermediği bir iğretilik olarak ortada kalmıştır. Gelgelelim biçim, çoğu kez, romanın dirimsellik kazanmasını sağlayan ana öğelerden biri. Anlatılanla anlatım arasında bilinçli bir bağ kurabilmek amacıyla sürekli biçime eğildim.

    20 Eylül 1976 - Son temize çekişte asla unutma: Her bölüm, kendi içnide bir bütünlük yaşıyor. İlk bölümler, romanın başı Cem’in gözünden verildi. Üçüncü bölümde öbür kişilere geçiliyor. Cem yine önde ama. Cem düşündükçe anımsadı Murat, yani Cem’in düşünceleri belirlesin onun anımsadıklarını. Biçim karmaşık ve Cem’in algılayışlarıyla uyum sağlamış. Sonra Emine ve yalınlık, olay akışında hız, durumlarda türlülük; biçimse iç konuşmaların azalmasına dayanacak. Öyle yazdın. Bunun başlıca nedeni, Emine’nin kişisel sorgudan uzak yaşamış olması, yani o da, Murat ve benzerleri gibi kendine soru sormamış biri. Ama olayların akışındaki hız, Emine’ye sayısız soru sordurdu. İki buçuk günde bütün bir yaşamı kucakladı. Bunları hep üçüncü tekil kişi ağzından sordur ve kurcala! Emine romandan çıkarken iç konuşmaya yönelebilir, çünkü Bodrum deneyi, ilk kez niçinleri sordurdu ona. Bundan böyle iç gerçekliklere eğilecek, ama sen bunu yansıtmayacaksın, sezdireceksin...
    8 Ekim 1976 - Ayraçları açıp kapıyorum, niye? Ayraçlar, bir durumun açıklanmasında vurgulayıcı biçim. Örnek alıntı: "Gerilim artıyordu. Cem’in gözüne çapak kaçmıştı, kınkanatlılardan bir yaz böceği falan değil. Yine de kavga ettiler Murat’la, Tarık hiç bir şeyi düzeltemedi (gözlerinden eskisi gibi iyilik okunmuyordu hem)."

    Güncenin bu parçalarından şunları çıkardım:

    İç konuşmaları, yer yer bilinç akışını, biçim açısından, bir bezek olsun diye kullanamazdım. Güncedeki düşünce dizgesi engelledi beni. Çoğu romanda gereksiz yere kullanıldığından yanılgılı iç konuşma anlayışına kapılmamak için, yazdıklarımı temellendirmeyi gereksindim. Kişilerim içedönük, saplantılı, ruhsal dengesizliklerle yüklü kişilerdi. Zaman zaman çıldırının eşiğine dek varıyorlardı. Yalın görünen yaşamları alabildiğine karmaşıktı. İç konuşmayı, çıldırının belirmediği, ama iç çatışmanın yoğunlaştığı durumlarda kullandım. Bilinç akışıysa, olağan akışın, akılla sınırlandırılmış doğal düşünüşün sona erdiği durumlarda anlatım olanağı sağladı bana.

    Ayrıca romanın bütününde betimleyici anlatımı salt atmosfer çiziminde kullandım; açıklayıcı, yorumlayıcı anlatımdan sürekli kaçınmak istedim. Üçüncü kişi ağzından anlatımsa, benim için, çözümleyiciliğe en uzak anlatım biçimiydi. Çözümleyici olmak, iç çatışmaları toplumsal gizlerine ayrıştırmak istiyorum. Yine de uzak anlatımı (üçüncü tekil kişiyi) seçtim. Böylelikle kişilerime karşı nesnel olabileceğime inanıyordum. (Bütün bunları sağlayan, düşündürerek var eden, romanın kendisi olmadı; tersine, güncedeki özgür düşünebilme dizgesinden yararlandım.)

    Ayraçlara gelince, bu da çok önemliydi Her Gece Bodrum’un biçimsel yapısında. Sürekli ayraç kullanıyordum; ama niye? 8 Ekim 1976’ya geçirdiğim alıntıyı irdelemeye çalışacağım, soruyu yanıtlamak amacıyla. Alıntının öncesinde, Cem’in çıldırıya yaklaşmış, belirsizliklere boğulmaş bir iç sayıklaması var (romanda). Çevresindeki insanları, özellikle en yakınlarını birer düşman gibi görüyor artık. Oysa Tarık’a ilişkin ilk izlenimlerinde, Tarık’ın gözlerindeki anlamı iyilikle açıklıyordu Cem. Bir ayraç, onun değişen duygulanımlarını vurgulayabilecek bir ayrıntıyı daha belirgin biçimde verebilirdi, sanımca.

    Dikkate dayalı, baştan sona bütünlük kaygısıyla donanmış bir romanın bir kez yazılmakla bitmeyeceğini sanıyorum. İkinci, üçüncü kez yazmanın bu anlayışa yaslı bir romana katabileceği yarar çok. Ayrıca günce tutmanın gerekliliği de çok açık. Roman, üzerinde çalıştıkça (yazdıkça) oluşuyor belki, ama içerik-biçim sorunlarını kağıtta, daktilo başında çözümlemektense, ayrı bir çalışma yapmak daha akılcı bir davranış. Ayrı bir çalışma da "sarı defter"e yönelik. Yayımlamayı düşünmediğimiz bir "sarı defter" her türlü yanılgıyı, saçmalığı, yazındışı olmayı içerebilir. Öte yandan oradaki özgürlük, romanın sağlamlık kazanmasına denk bir ortamın simgesi gibidir.

    Roman güncesi geleneği bizim edebiyatımızda yeni yeni beliriyor. Attila İlhan, Malraux’nun "Kantonda İsyan"ına bir çeviri güncesi eklemiştir. Bu güncede çevirinin oluşum ve bütünleniş evrelerini kavrarız. Attila İlhan’ın çeviri romana bile günce tutması hayli ilginçtir.

    Mehmet Seyda’ysa "Romancı Günlüğü"nü yayımlıyor dergilerde. Seyda’nın yazdıkları romanla, roman sanatıyla, üzerinde çalıştığı kendi romanlarıyla ilintisiz izlenimleri içeriyor. Yaşamdan izlediklerini geçiriyor defterine yazar, yazdıklarının başlığı "Romancı Günlüğü", o kadar.

    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Yaz Yağmuru" öyküsündeki Sabri, "On yedinci asra ait bir roman hayalini gevişleyip durur" İstanbul’a, kitaplıklara iner, defterine not alır. Tanpınar’ın roman güncesi tuttuğunu düşünebiliriz; en azından bunun gerekliliğini duyumsamıştır.

    Eleştirinin, "metin eleştirisi", "çözümleyici eleştiri" olamadığı edebiyatımızda, roman güncesi, yalnız sıkıdüzene çağırmaz yazarı, eleştirel olma savındaki yaklaşımlarla savaşmasını da sağlayabilir. Romana dıştan, metinden uzak biçimde yaklaşanların karşı koyuşlarına, yazılış evresi sona ermiş bir roman için yazarın vereceği yanıtlar, çoğu kez unutkanlığın kurbanı olmak durumundadır. Güce, unutkanlığa karşı bir silah, hem de öldürücülüğü yüzde yüz bir silah.

    Şu ya da bu zorunluluklar nedeniyle roman güncesi demiyorum; ama, ronman güncesinin dolaylı bir sonucu da kendimize, yazdığımıza, okurlara hesap vermeyi kapsıyor. Güzel bir gereklilik. Roman alanında, özel nitelikteki bir günce, birden nesnel anlamlar kazanabilir...

    BİR ROMANCININ İTİRAFLARI (ATTİLA İLHAN)
    O günlerde İpek Film’e senaryolar yazıyorum.
    İhsan İpekçi bir gün dedi ki, "Bir de İstiklal Savaşı filmi yapsaydık, şöyle kostümlü filan..." Tasarıyı hemen benimsedim, o sıra yakın tarihimize merak sardırmışım ki, elime ne geçerse harıl harıl okuyorum, bu okumaların taze izlenimlerine dayanarak "esaslı" bir Kuvayı Milliye senaryosu çıkarmaktan iyisi mi olur? Önce adını yakıştırdım: "Barut Ekmeği" Ardından kahramanlarını oluşturdum: Filistin Cephesi’nde savaşıp Mütareke ile İstanbul’a dönmüş olan Yüzbaşı Ferit Bey ile iki gözü kör bir Abdülhamit paşasının evlatlığı Ruhsar Hanım! Yanlış aklımda kalmadıysa, film öyküsünü tamamlamış, asıl senaryoya geçmeyi planlıyordum, o iş "yattı".

    İşte sonradan Aynanın İçindekiler serüvenine atılmama neden olacak ilk adım budur.

    Kurtlar Sofrası’nı henüz bitirmiştim, (ya da bitirmek üzereydim) kolay kolay yayımlanabilecek gibi görünmüyordu, "Barut Ekmeği" tasarısından yeni ve boyutları geniş tutulmaş bir romana gitmek için ne zaman müsaitti ne zemin, gel gör ki Yüzbaşı Ferit Bey’den de kurtulamıyordum, sevgilisi Ruhsar Hanım’dan da! Sonunda bu iş "Mahur Sevişmek" diye bir şiire bağlandı. "Mahur Sevişmek"te hem bir bölüm hem bir şiir adıdır bu, şiirde açıkça Yüzbaşı Ferit’ten söz edilmiştir, Üsküdar’daki sevgilisinden de!

    Henüz Yeşilçam’daki umutlarım kırılmamıştı, bir dengine getirir, aklı başında bir film çıkartabilirim sanıyordum, "Barut Ekmeği" başka firmaların yüz vermeyeceği derecede "pahalı" bir yapım tasarısı olduğundan, onu bir kenara bırakıp başka senaryolara daldım.

    Yıl ya 1959 olacak, ya 1958!

    Tasarı olgunlaşıyor...

    Tasarı 1960 içinde kafamda olgunlaştı. Herkes gibi 27 Mayıs’ı ben de önce "istibdatta kurtuluş" gibi almıştım. Düşündükçe yakın tarihimiz içindeki asıl anlamını kavramaya yöneldim, çetrefil bir şeydi bu, bana öyle geliyordu ki Osmanlı’nın çöküşünden başlayıp 27 Mayıs’a kadar birbirini izleyen olayların bir iç diyalektiği vardır, bir de dış diyalektiği, bunların gelişim ve etkileşim süreçlerini bir roman içinde toparlamak ilginç olabilir. 1961’in ikinci yarısında yeni bir Paris yolculuğuna karar vermiştim. Uzunca bir süre orada kalmak, hem memlekete uzaktan bakmak, hem dünyada olup bitenleri iyice algılamak istiyordum. Şişli’de Şafak Sokağı’nda bir apartmanda otururdum, bir akşam yazı masama oturup beş ciltlik bir romanın şemasını çatır çatır çiziverdiğimi çok iyi hatırlıyorum. Bir de değişiklik uygulayacaktım bu romanda, olaylar 27 Mayıs’la Mütareke arasındaki süreyi kapsayacak, çıkış noktası daima 27 Mayıs olacaktı, geçmişi flash-back kullanarak verecektim, ayrıca kitabın her cildinde hem bağımsız bir roman, hem de aynı olayların kahramanlardan birisinin açısından yansıtılması gerçekleştirilmiş olacaktı.

    O ilk şemayı çoktan kaybettim. Ne var ki Paris’te ilk kitabın yazılışına başladığım sırada, onu belleğime geçirmiş olduğumu gördüm. Her romanımda böyle olmaz mı, ilkin ya olaylar ya kahramanlarla ilgili birkaç not alır, bir iki dosya düzenlemeye kalkışırım, arkasından bunlar belleğime geçer, ne notlara el sürerim, ne de dosyalara, romanı "kafadan" yazarım, resmen! Zaten zamanla notlar da yiter, dosyalar da.

    Yalnız Paris’e hareket edeceğim günlerde, romanın iskeletini kurmuştum. Belki Şükran (Kurdakul) da hatırlayacak, kitaplarımı o tarihte yayımlayan onun yayınevi olduğu için, giderayak sık sık buluşuyorduk, son buluşmalarımızdan birine gitmeden Bıçağın Ucu’nun "mekan" olarak içine oturacağı Kuledibi çevresinde uzun süre dolaşmıştım, Ataç Yayınevi’ne vardığımda bunun izlenimleriyle doluydum, bir süre oturup Şükran’la birlikte çıktık, Köprü’den Karaköy’e geçerken ona Kuledibi’ni gösterip yazacağım yeni romanlardan söz ettiğimi çok iyi hatırlıyorum.

    Kahramanların çoğu hanidir benimle yaşıyorlardı.

    Gerçek, tasarımı aşar...

    Benim romancılığımda bu "kahraman" işi çok önemli!


    Nasıl oluyor bilmiyorum, çeşitli kişilerden toparlanmış izlenimler zamanla bir bileşim oluşturuyor, bu bileşim giderek "fizik" bir nitelik kazanıyor, o kadar ki oluşma süreci tamamlandıktan sonra o kahraman benimle birlikte bir gelişme sürecini yaşamaya koyuluyor. Evet, her kahraman tanışılmış, birlikte yaşanmış birkaç tipin bileşkesidir, birisinin sınıfsal konumu, ötekisinin cinsel diyalektiği, berikinin fizik nitelikleri bu bileşkenin içinde erimiş, yeni bir kişiliğin doğmasına neden olmuştur, ama bir kere bu oldu mu, o kişiler yiter artık, yaşamaya başlayan kişi kendi kişiliğini ve "biyografisi"ni sürdürür.

    "Aynanın İçindekiler"deki kahramanlardan ilk doğan elbette sonradan kitapta miralay rütbesiyle görünecek olan Ferit Bey’dir, bir de Ruhsar Hanım. Yalnız en çok dikkati çeken, çoklarınca gerçekte olmayacak, ya da yazarın imgeleminde uydurulmuş abartma bir tip sanılan Hayrun’un beş ciltlik roman içindeki tek gerçekten alınma kişi olmasına ne buyrulur? Kahramanların hepsi çeşitli tiplerden bileşimler ya, Hayrun bunun dışında kalıyor, zira böyle bir insan İstanbul’da gerçekten yaşadı.

    Önce Beyoğlu’nda rastladım, vitrinlere bakıyordu, "efendiden bir adam" sandım, arkadaşım onu gösterip "nasıl bulduğumu" sormuştu çünkü, fikrimi söyleyince güldü, "erkek kılığında yaşayan bir kadın" olduğunu açıkladı. Şaşırdım. Romanımda Suat’ın annesine buna yakın nitelikler vermek niyetinde olduğumdan mı nedir, tip beni ilgilendirdi, gazeteci damarımı uyandırdı, düştüm ardına, günlerce kimdir, nedir, nerde oturur araştırdım, sonunda Boğaz’da oturduğunu, Osmanlı sadrazamlarından birisinin torunu olduğunu, yalısında "küçük bir harem"le birlikte yaşadığını öğrendim. Her şeyimle açık bir adamım ya, ilk yaptığım "harbice" telefon etmek oldu, kim olduğumu açıklayıp amacımı belirttim, yardım istedim, cevap sunturlu bir küfür, telefonun suratıma kapatılması! O zaman ne yaparsın, postu evinin civarında bir kahveye serip, gelen gidenden bilgi toplar, "kadının" yaşantısını gözlersin!

    Fransızlar’ın bir sözü ünlüdür, "gerçek çoğu zaman tasarımı aşar" derler, Hayrun tipinde durum tamamen bu, kahramanın gerçek kimliğini açıklayamam elbet ama, dizide çeşitli tiplerin özelliklerinden bileşim olmayan tek tip odur. (Beşinci roman, Kuduzun Salyası’nda kitabın merkezini o oluşturacak.)

    Bir çizelge, bir sürü kitap...

    Peki hiç mi notum yok?

    Sırtlan Payı’nı yazarken farkettim ki, kahramanların belirli olaylardaki yaşlarını doğru kestirebilmek için bir doğum tarihleri çizelgesi gerekiyor, oturdum onu düzenledim, şimdi sözgelişi Haluk Bey’in kaç doğumlu olduğunu, kaç tarihinde Hayrunisa ile evlendiğini, Yüzbaşı Demir’in 27 Mayıs’ta kaç yaşında bulunduğunu, Ümid’in (ki o Kurtlar Sofrası’ndan geliyor) doğum tarihini, Suat’la aralarındaki yaş farkını bir bakışta bulabiliyorum. Hepsi de o kadar işte. Bu çizelge süreli romanlar için önemli bir yanlış sayılması gereken, olaylarla yaşların ters düşmesi yanlışından koruyor beni.

    Buna karşılık bir sürü "belge" topladım.

    Bakmayın belge dediğime, bunların çoğu kitap, ya da dergi ve gazetelerde çıkmış sürekli yazılar, hatta haberler. 1959, yuvarlak hesap 60’dan beri kitabın çerçevesine, kahramanların yaşantısına ilişkin olabileceğini sandığım her kitabı alıp bir köşeye koymuşum. Neler yok ki? Tarihteki gizli kadın cemiyetlerini ve geleneklerini açıklayanlarından, masonluğa; İttihat Terakki, Hürriyet ve İtilaf Fırkaları’na ilişkin kitaplara kadar bir sürü yayın! Dahası Osmanlı saraylarının iç dekorasyonu, haremin yaşayışı ya da TKP’nin fi tarihinde muhaliflerince yapılmış kaçak kongresi üzerine krokiler, tefrikalar, ifşaatlar! Bu arada elbet bir sürü de "kronoloji"!

    Romanın yazacağım bölümü hangi tarihsel zaman parçasına denk düşüyorsa, önceden o döneme ilişkin kitapları sıkıca bir okuyorum, alıntı yapılacaksa sayfanın kenarını kıvırıyorum, ötesi yine belleğin çalışmasına kalıyor; kahramanların yaşantısı bence bilindiğine göre, iş bu yaşantının o tarihsel çerçee içersine oturtulmasına kalıyor, bu da zor olmuyor çok. Asıl zor olan, benim büyük çözüm adını verdiğim genel bileşim, yakın tarihimizin bütününü toplumsal açıdan çözümlemek, bundan içinde kahramanların yüzdüğü tarihsel bir bileşime gidebilmek! Bunu yaptıktan, yakın tarihimizin gelişmesini toplumsal bir yöntemle yerli yerine oturttuktan sonra, sınıfsal konumları önceden belli kahramanların gerek toplumsal ve siyasal, gerek bireysel yaşantılarını kestirip yazabilmek o kadar güç olmuyor.

    Ala, nasıl yazıyorum?


    Öyle bir imge kullanacaksın ki...

    Önce şunu belirteyim, benim roman üzerindeki çalışmam, günde bir sayfayı geçmez. O bir sayfayı önce mutlaka elle yazarım, ufak tefek değişiklik yaptığım olur, sonra daktiloyla temize çekerim. Yazmadan önceki çalışma, kahramanın ve olayın romana konulması daha çok zamanımı alıyor. Roman anlayışım tek boyutlu, tekdüze anlatıma dayanan bir anlayış olmadığından, kahramanları ve olayları okura handiyse "göstermeye" uğraştığımdan, romanlaştırma tekniği benim çalışmalarımda fazlaca önemli. Bu arada Marksist estetiğin imge kur***** çok iş düşüyor. "Canlandırma" eyleminde ondan yararlanıyorum, öyle bir imge kullanacaksın ki o "sahnedeki" duru; kişilerle, olayın dramatik ağırlığıyla okurun imgelemine renkli ve üç boyutlu olarak hemen yansıyacak! Laf olarak kulağından girmeyecek. Bazılarının yazı düzenimde "şairanelik" sandığı gerçekte bu "Marksist" kaygıdır: İçeriğin, imgelere bindirilerek, okurun imgelemine yansıtılması! Plekhanoy, bilindiği gibi, bunun tersini yapmanın, "mantık kategorileri" içersinde bir olayı "hikaye etmenin", sanatın değil, bilimin konusuna girdiğini yazmıştır...

    Ha, bir özelliğim de şu; Diyelim ki üzerinde çalıştığım kişi ve olay birinci kitapta, ikinci kitapta ve dördüncü kitapta görünecektir; ama birincisinde şu kadarı, ikincisinde şu kadarı, dördüncüsünde şu kadarı; bunları parça parça yazmak için kitap sıralarının gelmesini beklemiyorum, önce bir bütün olarak olayı ve kişiyi geliştiriyorum; sonra kitapta özelleştirmek gereken yerler olursa, özelleştiriyorum. Bu da romanların sonundaki tarihlerin bazen birbirinin içine girmesindeki gizemi çözüyor. Çünkü o zaman parçasında iki romanı birden yazmış oluyorum. Yalnız, ne var, diyelim ki Yüzbaşı Demir’in Kore Savaşı’nda yaralanışı, hem Bıçağın Ucu’nda vardır, hem Yaray Tuz Basmak’ta, oysa okununca görülecektir ki, aynı değildir bunlar, bu nasıl oluyor, şöyle: Bıçağın Ucu’nda Suat Demir’in yaralanışını ruhsal bir özdeşleşme bunalımı içinde tasarlar, tasarı onundur, Demir’in gerçeği değil; buna karşılık, Yaraya Tuz Basmak’ta Demir savaşın nesnel koşulları içinde yaralanır. Bunda yakıştırma yoktur, bu bakımdan, olayın iki kitapta aynı biçimde yazılması söz konusu olamaz. Fark, hem Suat’ın kişiliğini ve yaradılışını, hem de Demir’in yaşantısını meydana çıkarmak bakımından önemli sayılmıştır.

    Yazdıktan sonra, beğenmeyip tekrar yazdığım olmaz mı?

    Olur elbet! Kurtlar Sofrası’nın birçok bölümlerini kitabın sonraki gelişme aşamalarında beğenmeyip yeniden yazmıştım. Aynı şey Bıçağın Ucu’nda ve Yaraya Tuz Basmak’ta da oldu. Yorucu olduğu doğru. Bazen bunalır da insan. Ama sonuç başarılı olursa, emeğinin karşılığını almış, feraha çıkmış olur. Bir romancının kitabında beğenmediği bir bölümün kalmasından ne kadar rahatsız olduğunu bir romancı bilebilir ancak. O kötü bölüm, öz yaşantısının kötü bir dönemidir sanki, hani hatırladıkça terlediği! Zaten, başkalarını bilmem ama, bende öyle oluyor ki, filan romandaki falan anı sahiden yaşadığım izlenimine kapılıyorum. Kurgusu sırasında demek bellekte ne kadar derin iz bırakıyor.
    Cezama razıyım...

    İşte her şeyi "itiraf" ettim. Cezama razıyım.

    "Aynanın İçindekiler" gibi beş kitaplık koskoca bir roman dizisini "kafadan" yazıyorum. Güzel güzel düzenlenmiş, sıralanmış dosyalarım, kenarına notlar alınmış belgelerim, titizlikle hazırlanmış fişlerim yok. Benimkisi bir büro çalışması değil. Siz isterseniz herif romanlarını yaşıyor deyin. Ne yapalım, benimki de böyle bir suç. Dedim ya, cezama razıyım...
    edebiyatdersi.net

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

Benzer Konular

  1. İshal nedir? nasıl oluşur? Nasıl tedavi edilir?
    Gül@y Tarafından Anne Baba ve Çocuklar Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 11-02-2016, 06:10 PM
  2. Cari açık nasıl düştü, ihracat nasıl rekorlar kırdı!
    HALK Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 07-12-2012, 12:49 PM
  3. Güçlü Şifreler - Nasıl oluşturulmalı ve Nasıl kullanılmalı?
    Gül@y Tarafından Bilgisayar ve İnternet Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 19-12-2009, 12:55 PM
  4. Yorum: 0
    Son mesaj: 05-01-2008, 06:51 PM
  5. Yorum: 0
    Son mesaj: 30-03-2007, 06:14 PM
Yukarı Çık