Bu aralar ne yapıyorsunuz?
Ben sokaklarda dolaşıyorum. Geç saatlerde pencerinin önünde, karanlığı izliyorum. Sanki günlerce gezip dolaşsam, gecelerce karanlıkta kalsam yetmeyecekmiş gibi geliyor.

Pek çok şey düşünüyorum bu aralar. Sanırım ağır bir sorgulama ve imtihan döneminden geçiyorum. İnsanın yakın ve uzak geçmişini sorgulaması, sıkıntılı da olsa oralardan kendince dersler çıkartması gerçekten çok zor bir işmiş. Belki de bunu hayatımda ilk kez yaptığım için bana öyle geliyordur ama eminim herkes için zor bir muhasebedir bu.
Çoktandır görmediğim bir arkadaşımla konuşuyoruz.

Merak ediyor, hayatımda neler olduğunu bilmek istiyor. Beni iyi tanıdığı için her halimden anlayabiliyor sıkıntılı oduğumu.

"Biliyor musun, senin hayatta hiç pokerci bir yüzün olmadı," diyor. "Elini hemen belli ediyorsun. Blöf yapmanı gerektirecek durumlarda ne hale geldiğini çok merak ediyorum. "

İçimden gülmek gelmiyor. Aslında içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Zor da olsa gülümsüyorum.

"Sıkıntılarımdan bahsetmek en başta beni üzüyor," diyorum. "Ne kadar çok düşünür ve anlatırsam o kadar çok acıyor canım. Ayrıca bunca zamandan sonra seni de dertlerimle bunaltmak istemem."

Anlatmanın, paylaşmanın önemli olduğunu, böylece acının bölünerek paylaşılabileceğini izah etmeye çalışıyor. Böylece üzerimdeki yük biraz hafifleyebilirmiş. Mecburen de olsa, refleks olarak da olsa anlatıyorum. Hem de bu zamana kadar kimseye anlatmadığım açıklık ve netlikte. Üzülmemem gerektiğini, zor bir dönem olduğunu söylüyor. "Her şey düzelebilir," diyor. Zamana bırakmalıymışım.

Zamana bırakmak istemediğimi, evet zamanın herşeyi düzeltebileceğini ama unutturabileceğini de söylüyorum. Oysa unutmak değil, içimde daha fazla büyütmek istediğimi anlatıyorum. Bana hak veriyor. Vermese bile vermiş gibi davranıyor o an için. Diğer taraftan söylenen sözler aklıma geliyor ve birşeyin mantıken bitmesi duygusal olarak da biteceğinin göstergesidir diyorum. Seninle olamam. Seni seviyorum, ama seninle olamam. Sen benim için doğru insan değilsin. Sana güvenmiyorum. Ayakların yere basmıyor. Bu şartlarda sana hayatımı adayamam.

Buralardan çekip gitmekten bahsediyorum. Kimsenin beni tanımadığı, sığınacak hiç bir şeyin olmadığı çok uzak bir yere. Yeni bir hayata. Yeni, yalnız, ilelebet sahipsiz ve nüfuzsuz bir hayata.
Böyle şeylerin romanlarda, filmlerde olabileceğini söylüyor. oradaki kişilerin bir gün evinden çıkıp, bir daha dönmeyebildiklerini filmlerden ve kitaplardan örnekler vererek anlatmaya çalışıyor. Gerçek hayatta bunun o kadar da kolay olmadığını söylüyor. Bunu benim ondan iyi bileceğimi anlatıyor.

"Hepmiz günün birinde bunu isteriz," diyorum. "İsteriz, ama yapabilir miyiz?"

"Gerçek hayatta durum daha keskin ve zordur. Kendi ellerimizle yada bazen rastlantısal olarak gerçekleşen ve kesinleşen bir hayatın, orta yerinde durup onu tekrar kurgulamaya kalkamayız. Çünkü artık bunun kader olduğuna inandırmışızdır kendimizi. Bu yüzden kendini kandırmayı bırak." diyor.


"Kandırmak değil," diyorum. "Teselli."

"Hikayede anlatıdığı gibi ben de bir deniz kızına aşık oldum," diyorum. "Yalnız onun ülkesindeki yaşamanın belirli bir bedeli var. Ben o bedeli ödedim. Ruhumdan vazgeçmekti bu bedel, geçtim. Ama bende hikayedeki gibi arada bana anlatılan öykülere kapıldım. Büyüyü kendi ellerimle bozdum. Artık hiç ümidim yok."

"Üzülme, herkes herkese hayatta son bir şans daha verir. Vermelidir. Böyle büyük ve ayrıcalıklı bir aşkın kolay bitirilebileceğini sanmıyorum," diyor.

Böylece karanlık gecenin içinde kayboluyor. Hareketsiz ve yalnız kalıyor.

Avni Kantan