Perdeler ve Sükut

Sustum… Öylesine… Bir nefeste… Aheste… Varsın güller açılmasın bundan sonra… Varsın olsun! Eksik olsun… Çoklar aza, anlar hiçliğe, canlar ecele devrile dursun… Koygar şahinler uçurmam bundan gayrı, turna kanadıyla yaralanmış göklerimde… Kıyılmış ne varsa beyhudedir bundan böyle… Sustum… Dertli kalem… Artık sen söyle!

Sustum… Bu vakte kadar, söz kalesinin burçlarında niçin mahpustum? Viran olmanın noksan kıldığı bir tutam acıyla, mürekkep renginde içimi kustum… Siyahın üstüne renk tanımakla yapılan hatayı, saçımda an be an artan aklardan öğrendim… Ve öğrendim susmayı, akıtmaya kıyamadığım sağanaklardan… Uyan ey zaman! Bedel iste öptüğüm dudaklardan…

Sustum… Kelamın koridorlarında infilak eden sedamı, yunmuş yıkanmış kızıllıklara yar eyledim… Sustum ve nihayet kar eyledim… İncecikten bir sızıyla inlerken neyler, son sözümü, sona ermeden evvel suskunluk alfabesiyle söyledim… Evet! Belkide bir zamanlar meyustum… Ama korkmayın artık… Sustum… Sustum…

Sustum… Cana, canana, zamana, mekana, zekana, korkana, yürek burkana, gökten sarkana, yerle bir olan arkana… Tuş oluşunu gördüm, sustum… Yaratık mesabesine indirgenmişlerin haliyle sustum! Tersine açan bir çiçek gibi, topladım yapraklarımı gün ışığından, goncamın içine pustum… Sustum… Sustum…

Sustum… Olmayan saygının kaygısını çekerek… Bağrımdaki çorak toprağa Mecnun’un efkarını ekerek… Bir ceylanın toynaklarıyla ezildim, geçip gitti sekerek… Ormanlar uğuldadı gözümdeki son billuru da dökerek… Hıçkırmak istedim olmadı, sendeledim olduğum yere çökerek… Harman vakti bir başak kesildim, biçmekten imtina etmeyen kader adlı orağın önünde boyun bükerek… Sustum…

Sustum… Konuş deseler de… Söz gümüşünü biriktiririm artık yamalı keselerde… Özüm her ne kadar kavrulsa da, Leyla menşeli vesveselerde… Veya… Kısıtlamış hülyalarım, açı ortayını yitirse de lüzumsuz hendeselerde… Söz dedim ya… Hani ağlamaklı baktığında kelam kesilen mevzu… İşte o artık bundan böyle, sözü geçmez köselerde… Sustum… Hakikatte susmak dil çeliğini örseler de… Neyse… Sustum…

Sustum… Kızarak giyilmiş bir ceket misali omzumdadır sükut! Yüreğimin kulağına ağır gelir oldu bu küpe, her bir taş yakut… Bir köşeye sıkışıp kalmış hatıralara yaslanmak değil yahut… Yada çarparmış putperestini, putperestin çamurda yaptığı put! Ne fark eder… Atlas döşeklere uzanmak yada herhangi bir çaput! Uykunun görünmez kolları, meğer her saniye soluduğum tabut… Sustum… Sustum…

Sustum… Gemiler kalkıyordu limandan… Fora yelkenlerin kirlettiği simandan, bir hüzün aksetti sonra… Küçük bir çocuk çehresiyle kanadı ufkun derinlikleri… İçimdeki ateşler terk ederken o ıtri serinlikleri… Yaseminler de bivefa, kokmayınca bu bahar! Hanımeli saltanatını devirince Akdeniz’in rutubet kokan nefesi… Ansızın yıkılınca zincirlere hükmeden aslanların kafesi… Sustum…

Sustum… Sebepsiz yere… Ruhum yara bere… Eyvahları yollamadan mutebere… Biliyor musun ah aziz dostum… Ben sustum!

………/………

Perdeler…
Gittiğin her yerdeler!
Yıkılan gecelerin, mahmur sabahında,
Uykusuzluk kısrağına vurduğun eyerdeler…
Karanlık kadife giymiş yine,
Güneş dediğin nedir ki?
Mehtabın çocukları mateme soyunur,
Matem kuşları her seherdeler…
Tütün işgalinde bir nefestir nida dediğim,
Ecel diyor kitaplar…
Manasını bilmediğim,
Sevmediğim,
Özlemediğim bir gölge dolaşır şimdi zamanın peşinde!
Her müşterek kaldırıma rast gelişinde,
İnanılmamış ne varsa, inkar edilecek değerdeler…
Perdeler…
Yağmurların bıraktığı o ilahi kirdeler…
Akılda fikirdeler…
Soyutları somuta esir edemeyenlerin lisanıyla,
Sükut denilen yakut kemerdeler…
Hani bilirsin canım…
Şu meşhur perdeler…


Güçer KAFA