Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 Toplam: 5

Şaşkın...

Kültür, Sanat Kategorisi Edebiyat Forumunda Şaşkın... Konusununun içerigi kısaca ->> Fakülteye doksanlı yılların sonunda başladım ben. Öyle köyden çıkıp, elinde valizi şaşkın şaşkın etrafını seyre dalan oğlan çocuklarından değildim. Peşim ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Aug 2007
    Mesaj
    9
    Rep Gücü
    12

    Şaşkın...

    Fakülteye doksanlı yılların sonunda başladım ben. Öyle köyden çıkıp, elinde valizi şaşkın şaşkın etrafını seyre dalan oğlan çocuklarından değildim. Peşim sıra yollara dökülmüş yavuklum da yoktu. Cerahati, yeniyetme bir alınganlıkla arada akmaya başlamış; hayatın ne anlatılacak, ne de anlaşılacak bir konusu olmadığının farkında dahi olmayan, hala sunulan her hayatın bir umut olabileceğini düşünecek kadar işveli işveli gezinip dururdum ortalıkta.

    Ve hala o zamanlar doğduğu ve yaşadığı şehirle bir gönül ilişkisi kuracak kadar kendine ait bir şeylere sahip çıkmak gibi amansız hislere kapılırdım.

    Fakülteye doksanlı yılların sonunda başladım ben. Gurbetin altında ezilen delikanlıların ve çarpık bacaklı oğlanların göz kırpmalarına kıkır kıkır gülerek, o an yanında bulunan kızın koluna daha sıkı sarılan ergenlikten yeni kurtulmuş kızların arasında geçti ilk yılım.

    İçine kapanık genç kızlar bu yılın sonuna doğru daha yüksek sesle konuşur olmuş, taşralı genç oğlanlar köylerinde bıraktıkları yavuklularını yan sınıftaki güzelle değiştirecek kadar büyümeye başlamışlardı. Ben, ne denli canım sıkılırsa dünyanın o kadar düze çıkacağını düşünenlerdendim. Gizli gizli, ıssız ırmak kenarlarında Hüseyin’le kitaplar okur, mangal artıklarının yanında şatolara yerleşirdik. İçimizin ıssızlığını ancak başka bir ıssızlıkla dolduruyorduk.

    Hüseyin’i öyle böyle biri sanmayın. Metrelerce öteden fark edilirdi O’nun karşıdan gelen olduğu. Kaldırımla yol arasındaki o ince duvarda yalpalayan birini görürsem anlardım Hüseyin’in geldiğini. Babasının aldığı iki kat elbisenin içine son iki senede sığmaz olduğunu anlatır dururdu. Kırılgan, içli, yalnız ve garipti Hüseyin; bir de yerli malıydı.

    Her yeni yüz, yeni bir fırsattır kendimizi saklamak için. Ve gittiğimiz her yerde, yeni birileriyle karşılaşınca bu fırsat karşımıza çıkar. Tedrisatın daha ilk günlerinde sınıfın arka taraflarına baktığımda bu denli samimiyetin ancak bir harbi galebe çaldıran bir manga gönüllü tarafından olacağını düşünür, bu ergi sarhoşluğunun ne zaman biteceğine dair kendimle bahse girerdim. Girerdim çünkü, zamanın eleğine karşı duracak bir samimiyete o vakte kadar rastladığım hiç olmamıştı.

    Benim bu sessizliğimde bilgelik arayan sıra arkadaşım Oktay, hemen arkamda oturup beni gizli gizli süzen, daha elindeki oyayı bitirmeden gurbete düşmüş Mehtap, kantin işletmeciliğini holding patronluğu sanan Kantinci Tuncay. Bilirsiniz, taşranın küçük kentlerinde geceleri güneş gözlüğü takıp gezen yörenin has yiğitleri olur. Bizim Kantinci Tuncay da işte o yiğitlerdendi. Orada kaldığım sürece sol yanına doğru eğilerek yürüyen Kantinci Tuncay’a içten içe az gülmezdim O’na her rastladığımda. O’nunla konuşma fırsatını ancak mektebin son senesinde yakalamıştım. İnsanlığın çöküşü, ahlakın yerlerde debelenmesi, memleketin huzura erişmesi, eğitimdeki kalitenin düşüklüğü gibi mevzularda saatlerce Kantinci Tuncay’ı konuşturmuş ve en son vurucu cümleyi kalkarken söylemiştim: “Sen mebus olmalısın!” Beklediği de buydu benden. Ah bu taşranın başbakan adayları!..

    İliği açılmamış sırlar usul usul bana ilişmeye başlıyordu. Zaman ilerledikçe bahse girdiğim zafer sarhoşluğunun bitme vaktini tahmin etmek hususunda çok da yanılmağımı anlıyordum. Beni sarsan geçmişimi, girilmeye korkulan, hakkında türlü hurafeler üretilmiş mağaralarda saklarken tüm hayatları ortalarda sır diye gezen arkadaşlarım, kimseye yanaşmamışlığıma bir usta edası yakıştırıp hususi tüm hayatlarını bir bir anlatmaya başlamışlardı. Onlar anlattıkça anlatır, ben istismar edilmiş göçmen hallerimi, anlatılanlara suskunluğumla yamardım. Kaç sırrı defalarca yeniymiş gibi dinleyip durdum. Kaç sırrı bir kundağa sarıp sarmaladım.

    Bilirdim, insanın dinleyecek birilerini bulması zordu, güvenecek birilerini bulması zordu, onları anlayacak birilerini bulması da. İçimde kendime bile yer bulmaya zorlanırken onlara hep küçük paftalar dağıtıyordum. Onları dinleme sebeplerimden biri de bendeki bu “belki şimdi olabilir” ivediliğiydi. Bu hal, başlangıçta içimde kanatlanan bir yandaşa dokunma arzusuydu. Bizim yandaşlarımız gece karanlığında kuvvete erişir, kırgınlığımızın ve kızgınlığımızın gözlerine ancak gün yüzü ortadan kaybolursa mil çekilirdi.

    Uluyan sokak köpekleri, bankta sevgilisiyle oturmuş haspalar, ortalarda kimse yokken rahat rahat vazifesini yerime getiren mahalle delilerinin hepsi beni tanırdı. Sokak aralarında güneş kaybolunca doğardım ben ve yanımda hep başka yüzler olurdu. Bu bakir vakitlerin, yandaşlığımızın bekaretine dokunmayacağını sanırdım. Yanımda yandaş diye gezdirdiğim herkes en fazla iki kez tahammül ederdi bana. Dillerimiz aynı türküyü söylemiyor, kulaklarımız aynı kelimeleri duymuyor, içlerimiz hep başka çizgilerle kalem oynatıyordu. Ayartamıyorduk yani birbirlerimizi…

    İnsan bulunduğu yere yabancılaştıran o yere dahil olmamasıdır, insanın haz etmediği şarkılar dahil olmadığı melodilerdir, insan dahil olmadığı kalabalıklardan kaçar. Beni yağmalayan gençliğim, fakültenin uzun koridorlarından da, bir bardak çayla kantinde oturan tüm kızları ve oğlanları uzun uzun süzen arkadaşlarımdan hep uzak durmamı öğütlerdi. Durur onlara bakardım; “ben bu yağmanın neresindeyim?” O an yerküre üzerinde kimsenin olmadığını düşünür, dünyanın ortasına bırakılmamı bana verilmiş bir ceza gibi düşünürdüm. Uzak kalmak…

    Şimdi kalkıp başka ne anlatayım size? Sınıfın tahtasına “Lenin” yazdı diye vatan muhafızlarından tam teşekküllü kötek yiyen ve ertesi gün pılını pırtısını toplayıp baba ocağına dul kadın gibi dönen arkadaşımızı mı, fakültenin ikinci senesinde başı kapalı kızları içeri sokmayan hürriyet azgınlarını mı, üç ayda bir sevgili değiştiren yeniyetme oğlanları mı, banka kartını vicdanlarına değiştiren hocalarımızı mı, Kantinci Tuncay’ı taklit eden kantinci çıraklarını mı, mektep süresince aynı pabucu ayaklarında saklayarak giyen tedirgin kızı mı, diplomasını almaya bile hala içine sığmadığı elbisesiyle gelen Hüseyin’i mi, sabahlara kadar oturduğum güvenlik kulübesindeki görevlileri mi, bir üst sınıfa geçince alt sınıftakilere böbürlene böbürlene mektep ve hocaların tarihçesini ortaya döken insancıkları mı, yoksa kendimi mi? Hani dünyanın ortasında bütün güzel olan şeylerden muaf olan kendimi mi?

    Kendini ceza olarak yerkürenin ortasına bırakılmış olarak görenler ancak şaşkınlıkları ve karmaşıklıklarıyla hatırlanırlar… Geçenlerde Hüseyin aramıştı. Üstüne, sığdığı üç takım almış. O söyledi…


    Bülent Parlak

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Şaşkın...

    teşekkürler bu güzel paylaşımınız için...

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesaj
    1.002
    Rep Gücü
    1278

    Cevap: Şaşkın...

    Bu kısa denemenizde kendimede bir yer buldum ve duygulaınızın bir çoğunu aynen algıladım ve nefsimde tekrar yaşadım. Hala dönemimizden biraraya geldiklerimizle dağıtıp, görenleri hayretler içerisinde bırakırcasına ve hırs alırcasına düzenden ve çevremizden yine o günlleri yadetmek güzel oldu.

    Emeğinize sağlık, ama biraz daha ayrıntı olmazmıydı? konuyu anlamak açısından, kim, nerede vs.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Aug 2007
    Mesaj
    9
    Rep Gücü
    12

    Cevap: Şaşkın...

    yazı benim değil yav

    bülent parlaka ait

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesaj
    1.002
    Rep Gücü
    1278

    Cevap: Şaşkın...

    Alıntı izdiham´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    yazı benim değil yav

    bülent parlaka ait
    Zaten konuyu ekleme zahmetinize teşekkür ettik ama cevap, konu kadar nezaketli ve güzel değildi? Ne demek yav? kısa konuşalım derken hiçte söylenmeyecek sözlerle cevap verilme durumu hoş olmuyor.

Benzer Konular

  1. Çinliler şaşkın: AKP uyduyu otobüs mü sanıyor?
    SOSYALİST Tarafından ilginç konular Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 21-12-2012, 09:10 AM
  2. Yogiyi İnceleyen Doktorlar Şaşkın
    SOSYALİST Tarafından ilginç konular Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 11-05-2010, 02:00 PM
  3. şaşkın adam!
    Alem-i Sır Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 19-02-2010, 10:44 AM
  4. Şaşkın
    YukseLL Tarafından Sinemalar Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 23-08-2007, 12:41 AM
  5. Şaşkın-10 Kasımda sinamalarda
    Nil@y Tarafından Sinemalar Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 09-11-2006, 01:31 AM
Yukarı Çık