SENİ GÖRDÜM ŞAD’OLDUM
“Perdeleri örtük
Lambaları sönük
Sırtında yıllar yük
Hatıraları kırık dökük
Bir yer olacak orada
Adı Kerkük”

2003 yılının Mart ayından beri kulağımıza daimi olarak iki şehrin isimleri çalınıyor. Bu şehirlerden birincisi defalarca yerle bir edilen Bağdat, ikincisi ile M. K. Atatürk’ün ömrünün vefa etmesi durumunda mutlaka sınırlarımıza katmak için ant içtiği Kerkük. Açıkçası şu dakikada Bağdat’la pek ilgilenmiyorum. -Tabiî ki bu Bağdat’ın önemine gölge düşürmez-. Biz bu gün Kerkük konuşalım…

Kerkük üzerine perdeler çekilmiş bir şehirdir benim gözümde. Perdenin altında dönenlere ise televizyon izleyerek vakıf olmak imkânsızdır pek tabi. Osmanlı’nın yıkılış süreci içerisinde tam olarak bir kaos yaşayan Ortadoğu bu kaoslardan 1950’lerin sonuna doğru kurtularak, “dünyada söz sahibi olan ülkelerin” yeni sömürge anlayışı içerisinde, politik entrikalar bütünü olan bir kaosa sürüklenmiştir. Bu süreç içerisinde yaşanan savaşlarda, İran, Irak, Kuveyt, İsrail, Mısır, Suriye, Lübnan, Amerika ve İngiltere’nin her savaşta farklı cephelerde, farklı düşmanlara karşı, farklı müttefiklerle savaştığını görebiliriz. Amiyane bir tabirle bu çatışmalar, İngiliz ve Amerikan güdümüyle, tribünlere oynanan bir gelin-kaynana yarışmasından öteye gitmemiş ve tabiî ki hiçbir sorun çözülememiştir. İşte bu -güdümlü kaos- ortamı içerisinde de Kerkük’ün başına o perdeler indirilmiştir.

Yine televizyondan öğrenilemeyen bilgiler dâhilinde şehrin 1957 yılı sayımlarına bakacak olursak –bu tarih perdeler inmeden önceki bir tarihe tekabül ettiği için en net ve gerçekçi sonuçlar olarak kabul edebiliriz.- %40 Türkmen, %35 Kürt, %24 Arap nüfusu görünmektedir. Bu noktadan sonra bayrak Baas Partisi’nin eline geçiyor ve şehirde büyük bir Araplaştırma kampanyası başlıyor. Telaffuz edilen rakamlar ise Baas Partisi’nin bu politikası nedeniyle 200.000 Arap’ın şehre yerleştirildiği yönünde. 1911 yılında ilk basılan Kerkük gazetesinin Türkçe olması ve 1950’lere kadar sürekli Türkçe yayınlar yapılmasına rağmen –ki bu şehrin dilinin Türkçe olduğuna delalet eder- 1957 sayımlarından sonraki diğer sayımlarda şehrin dili Arapça olarak görülmüş ve Arapça konuşan herkes Arap olarak kabul edilmiştir. Fakat ne ilginçtir ki hiçbir sayımda Arap nüfusu Türk ve Kürt nüfusunun üstüne çıkamamıştır. Bu durumda Arapları Kerkük iddiasından bütün dünyanın yaptığı gibi diskalifiye edebiliriz.

Gelelim Kürtlerin iddiasına. 1968’de Ahmet Hasan el Bekir’in başa geçmesiyle birlikte tarih sahnesine Mustafa Barzani isimli bir şahsiyet çıkıyor (Muhtemelen isim tanıdık gelmiştir.) İran’ın Irak’la olan savaşından faydalanan Barzani İran’ın da desteğini alarak ilk kez “Bağımsız Kürdistan” nidaları atmaya başlamış ve Kerkük bu andan itibaren Kürt Devletinin en önemli şehri olarak gösterilmeye başlamıştır. Bu sırada Irak hükümetini kabul etmeyen Kürtler 1975 yılında sonra eren İran – Irak savaşı sonrası İran’ın desteğini kaybederek ve 1977 de birkaç imtiyaz elde edip 1979’da tekrar patlak veren Irak – İran savaşına kadar sükûnetlerini korumuşlardır. Fakat bu savaşta Irak’ın başında artık Saddam Hüseyin vardır. Kürt topluluğu 1988 yılına kadar peşmergeleriyle ve gayri nizami harp teknikleriyle Saddam yönetimine karşı savaşlarını sürdürmüş ve 1988 yılında en önemli peşmerge destekçilerinden biri olan Halepçe köyüne yapılan Ali Hasan el Macid önderliğindeki kimyasal saldırıyla çok ciddi bir karşılık almışlardır. Tarihte ve televizyonlarda Halepçe katliamı olarak bilinen bu olaydan sonra Kürtlerin eline çok ciddi bir politik koz geçmiştir. Bu olaydan sonra 1991’de bölgeye artık silah satmak dışında fiziksel bir müdahale kararı alan Amerika Kuveyt işgali sebebiyle Körfez Savaşı’nı başlatmıştır. Duceyl’de 184 sivili öldürüp idam edilen Saddam’ın ülkesinde, 42 günde, 11.000 hava saldırısıyla, 130.000 sivilin ölümüne sebep olan Amerika Irak’ı, bölgede Amerika’nın en kullanışlı müttefiki olan Kürtler ise Kerkük’ü artık gözlerine kestirmişlerdir. Fakat Amerika’nın çıkarları doğrultusunda bu rüyayı 2003 yılına kadar ertelemek zorunda kalan Kürtler bu tarihe kadar PKK’yı destekleyerek vakit geçirmişlerdir.

2003 yılında Bağdat’a düzenlenen “Şok ve Dehşet Operasyonuyla”(Terör kelimesinin Türkçe tanımına denk geliyor) start alan “Irak’ı demokratikleştirme mücadelesi” ile Kürtler artık yüzlerini dünya politikasına dönmeye başlamış, Amerika’nın yanında yer alarak Kerkük ve Kürdistan için en büyük engellerinden biri olan Saddam’ın yok edilişine yardımcı olmuşlardır. Bu tarihten itibaren Kerkük’e içlerinde Türkiye şehirleri de dahil olmak üzere İran, Suriye ve diğer Irak şehirlerinden Kürt göçü başlamıştır. Yine bu göç hakkında telaffuz edilen rakamlar ise -kesin bir rakam verilememesine rağmen- 350.000 kişi ve 600.000 kişi arasında tahmin ediliyor. Yaklaşık 800.000 nüfusa sahip olan Kerkük 350.000 kişilik bir Kürt göçü almış ve şehirde Amerika’dan aylık 300$ maaş alan peşmergelerin Türkmen nüfusu için yürüttüğü indirgeme kampanyası sayesinde Kürtler “Kerkük bizimdir” nidalarını daha da bir gürültülü söyler olmuştur. Peşmergelerin şehirde attığı ilk şeref(!) turunda ise Türkmenlere ait nüfus ve tapu kayıtları yok edilerek var olan Türkmen nüfusu bir ölçüde kayıt dışı edilmiştir ki Türkmenler arazi ölçeğinde şehrin yaklaşık %60ında mülk sahibi olarak görünmekteydi. Açıkçası Kürtlerin Kerkük üzerindeki iddialarını açıklamak niyetiyle başlamıştık ama bu iddiayı açıklamak, tarihi ve siyasal olaylarla çok zor. Belki de Amerika’nın Türk egemenliğinde bir Kerkük yerine Kürt ismi altında Amerikan yönetimine tâbi bir Kerkük istemesidir. Neden isteyebilir ki böyle bir Kerkük? Belki de Kerkük’ün 10 milyar varil dolaylarındaki petrol rezervidir en büyük sebep? İşte bunu televizyonlardan öğrenebiliriz.

Peki, bizim iddiamız nedir? Neden Kerkük bizim için bu kadar önemli? Benim görüşüm Kerkük bir Türk şehridir. Birkaç kaynak gösterecek olursak;

David McDowall “A Modern History of the Kurds “ (Kürtlerin Modern Tarihi) isimli eserinde Kerkük için diyor ki;

“(Kerkük'te) Türkmenler, başlangıçta çoğunlukta olan unsurdu. 1930'lar ve 1940'larda toprak ağalarının insafsızlığın sonucu topraklarından sürülen ve büyüyen petrol endüstrisinin cazibesine kapılarak fırsat arayan Kürtler de artan oranlarda şehre yerleşmeye başladılar. 1959'da 150,000'lik nüfusun yarısı Türkmen, yarıdan az Kürtlerden oluşuyordu ve aradaki farkı da Araplar, Asurîler ve Ermeniler dengeliyordu.”

İkinci olarak ise Hanna Batatu'nun Orta Doğu tarihin en önemli başvuru kaynaklarından biri olan “The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq” (Irak'ın Eski Sosyal Sınıfları ve Devrimci Hareketleri) isimli eserinde geçen şu paragraflara göz atalım;

“Bağdat'ın 180 mil kuzeyinde yer alan ve bir petrol merkezi olan Kerkük, pek uzak olmayan bir geçmişe dek, her zaman Türk olagelmişti. Derece derece, Kürtler, çevredeki köylerden gelip şehre yerleşmeye başladılar. Petrol endüstrisinin büyümesiyle göçleri arttı. 1959'da şehir nüfusunun üçte birinden fazlasına kadar şiştiler ve Türkmenler yarının altına indiler. Asurîler ve Araplar da, 120,000 toplam nüfusun geri kalanını oluşturdular. Erbil gibi, diğer Türk şehirleri benzer bir süreçten geçmişlerdi. Erbil, büyük ölçüde Kürtleşti ve bu değişim sessiz sedasız, barışçı biçimde gerçekleşti. Ama Türkiye ile güçlü kültürel bağlarını koruyan Kerküklüler, daha sıkı bir dokuyla örülmüş ve daha güçlü bir etnik kimlik duygusuna sahiptiler.”

Kerkük’ün nasıl bir oyun içerisinde kumpasa alındığını şehrin demografik yapısında ki tarihsel değişime bakarak söylemek zaten mümkündür fakat işin birde tarihi ve kültürel boyutu var ki bunlar Napalmlarla, resmi evrakların tahribatıyla, göçlerle silinemez. Örneğin Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan Irak Türk Şairleri Antolojisi’nde adı geçen Nesimi, Fuzuli, Garibi, Şeyh Fâiz, Sâfi, Kâbil ve şeyh Rıza gibi 44 şairden 37 tanesinin Kerkük doğumlu olması Kerkük’ün Türk edebiyatına yaptığı katkıyı ve de bu şairlerin Türkçeye olan katkıları dolayısıyla Kerkük’ün Türklüğünü görmezden gelemeyiz. Ve şehre Türk dokusunu veren Danyal Peygamber Camii, Kale, Taşköprü ve Osmanlı Sarayı gibi nice mimari eserler Kerkük’ün Türklüğe aidiyetini simgeliyor.

Biz batıda dahi bizim hakkımızı ispatlayan bu görüşlere, Kerkük’e verdiklerimiz ve Kerkük’ün bize verdiklerine rağmen İngiltere’nin politik oyunlarıyla Kerkük’ü Misak-ı Milli’nin dışına attık. İngiltere Kerkük’te ilk petrol kuyusunu 1926’da açtıktan sonra, 1926 ve 1936 yıllarında imzalanan antlaşmalarla, Kerkük’ü bütün bir Irak’a teslim ettik. Fakat tekrar tekrar okuyun “Bütün bir Irak”. Irak’ın bölünmesi durumunda Türkiye’nin Kerkük üzerinde hak iddiası tabii ve hukukidir. Hatta Kerkük’ün Kürt nüfusu üzerinde bile söz hakkı vardır. Milli Şef İsmet Paşa’nın mantığıyla olaya bakacak olursak; Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan ve bu kimliği şerefle taşıyan milyonlarca Kürt vatandaşımızın varlığı dahi Kerkük’te bulunan Kürt nüfusu dolayısıyla orada söz söyleme hakkımızı bize vermektedir. Ama kim ne derse desin binlerce yıllık tarihimizde tekbir sayfa yoktur ki bizim tarafımızdan yazılmış olmasın. Elbet Kerkük’te de kimsenin kurguladığı planlar, Türkiye’nin vereceği refleksler kadar sonuca götürücü ve etkileyici olamayacak. Çünkü biz inanıyoruz ki; Kerkük mirastır. Kerkük Türk’tür. Kerkük vatandır..!


A.G.E