Merhaba


Kuru bir sıkıntıyla açtım gözlerimi, kahverengi bir çarşambaydı ya da
sarı bir cumartesi. Yüzümü yıkadım, traş da oldum sanırım, yani traş olmuşum
gibi bir şey oldum. Bir bardak ılık su içtim, çıktım.

Kaldırım taşlarını saymak istedim yürürken; olmadı. Yol kenarındaki
tabelalarda "kentin en kalabalık caddesi" yazıyordu. Yaya geçitleri, trafik
ışıkları, indirimli otobüs biletleri rengini kalabalıktan almıştı.
Paltolarının, ceketlerinin üzerine "kentin en kalabalık caddesi"ni giymişti
insanlar.

Boyası saçlarının ucundan akan genç kadınlar, kadınlara temiz
tırnaklarıyla seslenen eli çantalı adamlar, adamları bacaklarındaki irinli
yaralarıyla süzen kör dilenciler, dilencilerden korkan kırmızı pabuçlu
çocuklar, terli çocuk elleri, süreklü yüzler, yüzler ve iki katı kadar da
gözler.. Yalnızlık, başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor.
Hiçbir yerinden basmıyor ayaklarım onların sokaklarına. Her esintinin koparıp
sürükleyebileceği yabanıl bir ot gibiyim, istediğim yerden alabilirim sigaramı
ve ekmeğimi.

Hoparlördeki ses:
=================
Terk etmeli insan yaşamı
Ölümü göze almadan
Ve anlamalı bir ağaç gölgesi
Gibi durmaktaki sakıncayı
Gitmek
Durmadan gitmek
Ne ölünü bilsinler
Ne yaşadığını

Bütün bir öğleden sonrayı trenleri izleyerek geçirdim. Bavullar,
koşturmalar, el sallamalar, yıldız delikli biletlerle uykusuz genç bir
solucanı izledim. Akılla oynadım biraz da, çikolata yedirdim ellerimle her bir
vagona. Geç olmuştu, raylara silip ellerimin yapışkanını çıktım gardan.

Gün batmamıştı daha, yavru bir otobüs ağlaması yükseldi kentin bir
midesinden! Gittim ki, yüzünde kadınsı bir ağlama, bir trafik polisi "yönümü
yitirdim," diyor. Daha ilerde de kapısı açık bir otobüs, duman kuyruklu bir
kedi hırlamasıyla hazırlanmakta tek devinimle yerinden fırlamaya. Kara bir
yılan gibi uzanan asfalt yolda kaç adım atsam otobüstü. "Bin," dedi ya içimden
ya dışımdan gelen bir ses. Kapıyı kapatmamla sıçradı kedi kara yılanın
sırtına. Sormadım nereye gidiyoruz, diye; sordurmadım nereye gidiyorum, diye.

Çok kalabalık değildi otobüs: Bir sürücü, birkaç deniz kuşu ve ben.
Gözlerimiz kara yılanın tek sıra dizilmiş beyaz pullarındaydı; gidiyordum.
Dilimizde bir kentin adı, başka bir kenti arıyor gibydi ellerimiz.

Yıkıntılardan geçtik, eski mezarlıklardan ve şimdi bir anımsamada yeri
olmayan biçimsiz taş kümeleri arasından. Uyukladık biraz, biz hepimiz, bir
sürücü, birkaç deniz kuşu ve ben.

Hoparlördeki ses:
=================
Nereye gidiyorsunuz ama nereye
Sanki biz olmayan insanlarız
Biraz da kuşkuluyuz
Ya da çok kuşkuluyuz - böyle

Çok aydınlık bir tümcede durmuşuz. Kim bilir kaç oldu saat? Belki
bütün saatlerin hep birden tanımsız bşr yerş gösterdiği bir saat bu. Biri mi
geziniyor dünyada ne? Yok canım bana öyle geliyor ya da tanıyamamışım kendi
ayak sesimi. Tanıyamamışım. Arkama bir baktım ki, bir aile fotoğrafındaki en
küçük teyze kadar kalmış otobüs, öyle durmak biçiminde bakmamın uzantısında.

Sonbahar gibi bir ilkbahar sızıyordu kentin kaldırım taşları
arasından. İki köpek sabahı tartaklıyordu kepenkleri indirilmiş bir dükkanın
önünde. İki köpek mi dedim? Evet mi dedim? Biri insan da olabilir, "yalnzı
değildim" demek için uydurmuş da olabilirim, olamaz mı?

Hoparlördeki ses
================
Ben o zaman giderim
Otellerden bir şeyim
Kıyısında bir otelden fazla bir şey olmayana

Tabut büyüklüğündeki koyu kahverengi bir masanın gerisinde bulmaca
çözen adam, kapının sesini duydu. Gözlüklü ve tedirgindi. Çürüktü bütün ön
dişleri. Günaydın gibi bir ışık düşmüştü çiçekli koltukların üzerine soldaki
daracık camdan.

İlkbahar gibi bir sonbaharı gösteriyordu kentin bütün takvimleri.
Aramızdaki tabutu görmesem yaşam kokuyor derdim; yaşam kokuyor dünyanın bu
odası. Adı mı neydi? Ben "Yaşam Oteli" koydum. "Yaşam Oteli"nde ben, ellerimi
masaya dayayıp bahçeye bakan bir oda istedim. (Çiçekli koltukları olan bir
otelin bahçesi de vardır umarım.)

"Bahçe var ama.." dedi adam, gereksiz yere sağ eliyle ensesini
kaşıyarak, "bahçeye bakan oda yok." Bir anlamı tümler gibi sonra birleştirerek
önünde iki elini sürdürdü: "Yola bakar bütün odalarımız."

"Ama..?"
"Ama isterseniz bahçeye bakan bir yer var. Yer diyorum çünkü
müşterilere verdiğimiz odalardan değil bu. Büyük bir penceresi vardır, yatağı
da. Olsa olsa kirlidir biraz. Ama bahçeye bakar, bu otelde bahçeye bakan tek
yerdir orası, kentte bu bahçeye bakan tek yer."
"Tamam."
"Bavullar?"
"Yok."
Adam, açılmakla açılmamak arasındaki bir kapının önünde, giydirilmiş
bir heykel gibi bıraktı beni. Kapının ardı olsa olsa kirliydi biraz. Pencere
açıktı, sağ elimi uzatsam bahçe, sol elimi uzatsam deniz. Denizsiz yapamam
ben. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir. Sanırım dağınık kaldım biraz,
biçimini yitirmiş kıyılar gibiyim. Bana kalırsa, biz hepimiz fazla dağıldık da
gülümsemesini yitirmiş bir ağızla ve karşıtını yitirmiş bir anlamla aynaya
bakmaya kalkıştık. Gözlerimizin yüzümüzü arayışının ikinci adı artık yollar,
kıyılara yolları biz yaptık.

Paslı demirden bir somya vardı camın önünde. Kareli bir battaniye ile
çizgili çarşaf getirecekmiş Firdevs, merak etmemeliymişim. Bu otelde kareli
battaniyeleri ve çarşafların çizgililerini hep Firdevs getirir, tavanların
köşelerinden örümcekleri hep o alır ve otel odalarında unutulmuş mektupları
hep o okur. Ama ilk kez bugün girecek bahçeye bakan odaya Firdevs, elinde taze
ekmek rengi bir battaniye ve çocuk bezi kokan çarşaflarla. Bu tozlu çekmecede
unutulmuş mektubu o okuyamayacak. Elimdeki bu tükürük nakışlı zarfa onuneli
hiç değmeyecek...

"Ne kadar mutlu oldum zarfın üzerinde biçimli el yazını görünce -
Gönderen: CEMİLE - Bir de fotoğraf iliştirmişsin mavi kağıdın yanına, sen ve
Hilmi Bey, ikiniz, ikiniz her zaman her yerdesiniz.

Ben otellerden birindeyim, dışarıda kar yağıyor; yağsın. Üç göz uzakta
denizi görüyorum, deniz üzerime dökülüyor; içeride kar yağıyor. Üşümüyorum,
üşümek elimde değil. Ben senin gibi olmayı beceremedim Cemile. Gülmek
istiyorum gülemiyorum, sevmek istiyorum sevemiyorum. Mutsuzum. Önümde mor
kahverengi bir fotoğraf, sen ve şu dilinden düşürmediğin Hilmi Bey. Biliyor
musun, Ester hiç inanmadı sana. Yanımıza sokulup gizli gizli fısıldardı kapı
arkalarında. "Kimdir ki bu Hilmi Bey?" derdi, Öyleyse ne durur yığınla mektup
çekmecede?" Ben mi Senin inandığın kadar inandım sana. İnancın mutluluğundu
senin ve ben dayanamazdım seni solgun görmeye. Mutsuzum dedim ya az önce,
hayır, mutluyum ben. İnandığımız aynı yalandı ikimizi de canlı tutan. Yalan.
Gerçek. Bir mutluluk yok mu her çelişkide?

Eski günleri arıyorum çok. Bezik oynamayalı ne kadar uzun zaman oldu.
Çepeçevre otururduk masanın etrafına, sen, ben, Ester bir de Muhassen. Ortada
bir rakı sürahisi, üzerimizde kombinezonlar, terledikçe terlerdik.
Sineklerden, kupalardan, maçalardan terlerdik. Bana öyle geliyor ki dördümüz
bir kişiydik o zamanlar. İçimizden biri uyuyor olsa örneğin, onu beklerdik bir
kişi olmak için.

Tangolar çalardık üst üste, eski tangolar... -ne vardı bin dokuz yüz
on beşlerde? Bin dokuz yüz on beşlerde kimse ölmemişti, kimse gitmemişti.

Tango bitti, dörde bölündük. Biz zaten dört kişi değil miydik Cemile?
Şimdi birbirini doğuran otellerde biraz ölü, biraz kimsesiz, ne yapsam biraz
eksiğim. Bir kadeh konyak doldurdum az önce. Otel, Ben, Konyak -neden olmasın-
Tanrı, İsa, Ruhülkudüs, dedim aynada kendime. Ya alkol eritmeseydi
zamanları.. Özür dilerim dünya, ben bu otelden çıkamam.
İmza: SENİHA"

Çarşafla battaniyeyi getirdiğinde almadım Firdevs'i içeri. "Ben
yaparım."

"Ama benim işim bu!"
"Benim de."

Somya camın önündeydi. Başımı yatağın ne yanına koysam bilemedim. İşte
bir yanda patlamış mısır satan çıplak bir kadın bakışıyla meyve ağaçları
kıştan uyanıyor. Başımı çevirsem diğer yanda yeni sürülmüş bir tarla: Deniz.
İki yanı da kaçırmak istemiyorum. (Ne işe yarar gözlerimizin ikincisi -
ayırmak istesek de birini diğerinden, olmuyor.)

Somyayı başucundaki demirlerden kavradım. Büyüyordu pencereyle
arasındaki açı. Büyüdükçe de kıvırcık saçlı bir boşluk beliriyordu altında.
Ellerime pas kokusu sinmemişti ki, hiçlik biçimde bir ağızdan bir ses geldi.
Beyaz bir çocuk ağlıyordu sanki taşa süründükçe demir ayaklar.

"Ben Yakup, çağrılmamaktan yapılmış Yakup, ben Yakup'un hiç
çağrılmamış biçimi. Bıktım artık kurbağalara bakmaktan. Biri olsun seslenmedi
adımla. Bulunamayan anahtarların "yok"uyum, olmayan uykunun, mektubu olmayan
posta kutusunun, kulbu olmayan çay bardaklarının "yok"uyum. Biri olsun
çağırmadı beni; otobüse binsem bilet soran yok. Bir otelde, bu otelde
beklyorum ve bekledikçe yokluğa doğru büyüyorum - bunu biliyorum."

Hoparlördeki ses:
=================
Kuru gözler
Kuru şeyleri hiç göremez
Ve düş içinde yaşayanlar
Düş içindekileri

Tamam. Şimdi her şeyi görüyorum. Cam bir tepsiden denizli bir bahçe
dökülüyor kucağıma her yattığımda, sarılışıp uyuyoruz; hepsi bu. Uyandığımda
karşımda oturuyordu bahar. Bahar, yalnızca benim karşımda oturuyordu.

Merdivenlerden inerken ılık bir gülümseme hazırladım göstermek için
girişteki boy aynasına. Nedense gülmeliydi bu pazartesi. Kırmızı bir ip
tutunmuştu sağ paçama, çektim attım; gören olmadı.

Bir çarşamba kadar pazartesi kokuyordu salon. Hafif bir müzik
karşılıyordu geleni. Biri piyano mu çalıyordu?

Bu otele ilk geldiğimde gördüğüm adam barın arkasında yine bulmaca
çözüyordu. Soldan sağa beş harfli bir şey sordu günaydın yerine, yukarıdan
aşağıya sonuncu soruyu yanıtlamışım bilmeden. Bir de kadın oturuyordu barın
diğer yanına doğru. Günaydın desem fazla olacaktı; sustum.

Sigara kullanır mıydım? Kullanırdım. Ya içer miydim bir şey? Neden
olmasın, bir kahve söyledim yanında da konyak. "Ya siz?" diye seslenseydim
kadına, gereksiz bir gerginlik doğacaktı; sustum.

Adam nedense tedirgindi. Beyaz fincanı, iki kolumun arasına koyarken
elleri, sahne ardında sırasını bekleyen bir aktör gibi titriyordu. İki kolumu
uzun masaya koymuştum. Masa, sonsuz uzanıyordu boşlukta, henüz otuzlarında bir
kadının saçlarında uzayarak.

Bir anı üç ucundan çeken üç ayrı düz çizgi gibiydik uzayda. Hiç
bilinmedik bir dizgede dolanıyordu birinin parmakları piyanonun siyah-beyaz
tuşları üzerinde; duymuyorduk. Biz üç düz çizgi, bir üçgene dönüşemiyorduk o
sırada. Gerildik, gerildik, gerildik.. Ve sadece bir yerinden başlamış olmak
için konuşmaya, sordum adama sağ işaret parmağımı çıkararak kahve fincanının
kulbundan:

"Müşterilere verdiğimiz odalardan değil demiştiniz de, kim kaldı
bahçeye bakan odada benden önce?"

Daha soru imi yerini bulamamıştı ki, kadının başını hafifçe kaldırıp
bana baktığını duyumsadım. Mutlaka bilirim birinin bana baktığını. Omuzlarıma
bir ağırlık çöker, bir ölüyü taşır gibi olurum, içimden bir bıçak saplanır
dılıma doğru. Anlamış olmalı ki ilgisini sezdiğimi, kahvesini karıştırır gibi
yaptı kadın. Son üç yudumunu biriktirdiği kahve fincanına bakıyordu şimdi.

Ne zaman bıraktı elindeki bulmacayı, ne zaman konuşmaya başladı ön
dişleri çürük otel görevlisi, bilmiyorum. Yalnız, bir adamdan söz edişiyle
girdi anımsamama. Neydi adı? Ruhi Bey, Ruhi Bey...

"Sarışın, yakışıklı bir adam vardı. Dışarıdan o pencereyi görmüş. Bir
oda değil, `o' pencereyi istediği için gelmişti Ruhi Bey bu otele. Bembeyaz
gömlekler giyer, menekşe rengi papyon bir papyon takardı. Öyle ilginç bir yüzü
vardı ki, bırakın pantolonunun rengini, ayakları var mıydı şimdi onu bile
bilmiyorum." Kadın sol işaret parmağını boşlukta kaldırdı ve indirdi neredeyse
eş anlı olarak. (Seniha imzalı bir mektup bulmamış mıydım ben? Peki ya Ruhi
Bey?) Adam bir kadeh cin götürdü kadına.

"Yalnız gelirdi. Dedim ya ilginç bir adamdı. Pencereyi açmış bahçeye
bağırırken duymuş karım bir kez onu. Hep onu istemişim gibi bir karım vardır
benim; her yanıyla severim onu. Dişlerimi sever de, ellerimi sevmez yalnızca.
O bunu söyler. Bir el der, önsözüdür insanın. Olsun, ben yine de severim
ellerimi, bu ellerimle daha çok severim karımı."

Ellerimize şöyle bir bakmak için yaratılmış sözsüz, müziksiz bir
aralık açılmıştı zamanda. Doğrusu üçümüzün de işi yoktu ya zamanla..

"Bir şey daha dedi de karım, işte ben ona inanmam. Yok canım o adam.."

Meraklı sorularsız sürdürmeyecek gibiydi ama yalnızca piyanonun sesi
yükseldi biraz. O da bunu kullandı.

"Dayanamam, söyleyeceğim. Yabancı değil bir duruş var sizde. Yani ilk
kez görmüş olsam da anladım siz de bu otelde doğmuşsunuz biraz. Diyor ki
karım, elinde bir kibritle tutuşturmaya çalışırken görmüş aşağıdaki bodrumu.
Karımı görünce atmış elinden kibriti kaçmış. Ertesi sabah gitti. Anjel'in de
dediği gibi - Anjel karımdır benim- gelmedi bir daha bu kente. Ama ben
inanmam. Tam bir Ruhi Bey'di o, bir Ruhi Bey yakmaz otelini. Bir cin daha
ister miydiniz Bayan Sara? Hem niye yaksın ki?"

"Evet, bir cin daha."

O evetle bana döndü kadın sanki karşılıklı olalım diye. Salondaki her
şey, dünyadaki her şey karşılıklı oldu omuzlarımdaki ölü bakışlarıyla. "Bilmek
isterseniz bayım, bende kalmıştım orada. Bir öğle sonuydu. Ya alkol olmasaydı
zamanlarıydı. Uzun otel bardaklarından boşalıyordu akşam yavaş yavaş. Koltuğu
çekmiştim camın önüne, denizi izliyordum. Genç bir kasap gibi, bir toptan
öldürme gibi, yeni soyulmuş bir portakal gibi yaşanmışlıklar topluyordum
denizin yüzeyine. Ama ne yapsam bütünleşmiyordu olup bitenler bende.Başka bir
yol bulmalı diyordum. Unutmak utanmaktı çünkü ve ben ya da yine ben, acıyı sen
çekiyorsun dedim kendime, acızsızlığı da. Upuzun otel bardaklarından akıyordu
bilincim yastığın altındaki sarı güle. Anlamıyorsunuz beni, biliyorum bayım.
Yola bakan odaları deniyorum şimdi. Eteğimi düzeltiyorum, bir toka
eksiltiyorum saçımdan, bir cin, bir cin daha içiyorum. Ben Sara yola bakan
otel odalarında Hıristiyan ölüleri gibi çırılçıplak yatıyorum her gece. Bir
cin daha verir misiniz bana?"

Birkaç zaman birimi daha yitirmedi seslerini kadının harfleri kafamda.
Sustum. Sustular. Dışımdaki sözsüzlük, içimdeki sessizlikle çiftleşti.
Piyanonun sesi daha da yükseldiğinde bir soru tümcesi üretmem kaçınılmazdı.

Her gün otel müşterilerinden biri çalıyormuş bahçedeki piyanoyu,
çaldıklarını da o anda besteliyorlarmış.

Ve sabahtan beri ilk kez tiz bir kadın sesi katıldı piyanoya. Otelin
her yerine, evrenin her yerine yerleştirilmiş sayısız hoparlörlerden çığlıklı
bir ses yükseliyordu pazartesiye:

Hoparlördeki ses:
=================
Bir otel değil burası
Bir bekleme odası
Hepimiz aynı şeyi bekleriz
O aynı şey nedir
Hiç bilmeyiz aslında

KORO:
otel görevlisi / firdevs / cemile
hilmi bey / ester / muhassen
seniha / yakup / ruhi bey / anjel
bayan sara

Dışarı çıkmadık çünkü hep dışarıdaydık
İçeri girmedik çünkü hep içerideydik
Bir oteldik ki hepimiz
Öylece otel kaldık.

Öylece kaldım.

Pınar Öğünç

Şeker Club Forum