Merhaba



Hep sonraya ertelemek tamda şimdi olduğu gibi aslında bir telefon edip ya da çıkıp gözlerine bakarak anlatmak varken hem de. Hayat işte diyoruz; baştan kaybetmeye razı olduğumuz bir hikâye ve sonunun değişmesini istediğimizi bile sanmıyorum. Söylenmemiş yarım kalan ne varsa öyle kalsın diye yaşıyoruz sanki.

Sıradan bir hikâye bu da; isimlere ve zamana ihtiyacı olmayan bildik hikâyelerden biri. Eksik bırakılmış, yarım kalsın diye (belkiler ile doludur beynin içi). Kendini kandırmaya adanmış bir ömür ve kendini kandırmadığın ufak zam(an) dilimleri. Bir şeylere sadece kendi hikâyeni tanımladığı biçimde ait olmak ve tüketmeye devam etmek.

Yani asla bir hikâye olamadan yitip gitmeye mecbur ömürlerimizi tüketmek. Ve sessizce söylememiz gerekenleri yutkunarak. Bir başına kalabalığın içinde bile güler, ağlar ya da umursamaz yüz mimikleri eşliğinde kendimize ( kendimiz saydığımıza) uzakta.

Kendimizi kandırma eğilimimiz devam edecek elbet ve nefes alıp vereceğiz. Önemsediğimizi düşündüğümüz her şeyin özünden uzakta belki, kırışık içinde kalacak yüzümüz belki ona bile fırsat bulamadan ansızın ruhumuzu saran bir üşüme halinde biraz sonra. Ne fark eder ki bittiği an; genel olarak bu yarım yamalak hikâyede eksikliğini bir türlü atamayacağımız o boşluğu kapatamadan olacak bu bitiş.

Hayat ertelemeyip unuttuğumuzu saydığımız her şeyi bir bir önümüze çıkarır mı bilmem ve yahut şimdi şu anda bilen ben bu ertelemelerin dışına çıkar mıyım? Ama şu an biliyorum ya filmdeki gibi “Çünkü bizler aslında kaybettiklerimiziz.”*.

House of Duarden