Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 Toplam: 9
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Servetifünun ve Özdemir Asaf

    Merhaba!

    Arkadaslar yapi kiredi yayinlarinin dergisi Kitap-lik/ aralik 2009
    Kapak konusunu sizlerle paylasmak istedim.

    1940’lardan Birkaç Kesit: Servetifünun ve Özdemir Asaf

    Cağaloğlu’nda, anacaddeye paralel o küçük sokakta, İstanbul Kız Lisesi’nin tam karşısında bir bina... Ahmet İhsan Matbaası. Binanın giriş kısmı uzunca bir dehliz gibi. Hemen sağda bir kapıdan geniş bir salona giriliyor. Bir antre de denebilir buraya. Sağda beş altı metrelik bir banko. Bankonun bittiği yerde pirinç parmaklıkla bir bölme ile ayrılmış, küçük girişli, küçük bir oda. Bir masa ve dört beş sandalye sığacak genişlikte, ancak. Ünlü bir edebiyat kuşağını, Tevfik Fikret gibi büyük şair üstatlarını sinesinde barındırmış ünlü Servetifünun dergisinin yönetim yeri bu küçük oda.
    Yıl 1943. Derginin adına küçük bir ilave yapılmış şimdi: Servetifünun-Uyanış olmuş.

    Küçük odadaki masanın sahibi, yani derginin Yazı İşleri Müdürü Cavit Yamaç: 23 yaşında, esmer, yakışıklı, simsiyah gözleriyle, ciddi fakat dostane bir hava içinde çevresine sempati saçan bir delikanlı. Birkaç yıl önce Romanya’dan Türkiye’ye göç eden bir ailenin entelektüel, Batı edebiyatı ile haşir neşir çocuğu. Bir iki yabancı dil biliyor, özellikle Fransız edebiyatını kaynağından devamlı izliyor. Şair ve edebiyatçı. Şiir yazıyor, hikâyeler yazıyor, roman denemelerine girişiyor, ciddi ve mizahi eleştiri yazıları yayımlıyor. Fransızca ve Romenceden kaliteli yazılar çeviriyor.

    Masasının etrafında en sık görünen kişiler Gavsi Ozansoy, A. Suavi Koçer, Saim Nahit Bilga, Oktay Akbal, Esat Sadun Sümer, Özdemir Asaf ve ben... Taşrada öğretmenlik yapmakta olan İlhan Berk’le Osman Turgut Pamirli’yi o yılın yazından itibaren okulların tatilinde ben de aramızda görmeye başlıyorum. Ekibin en genciyim ben; 18 yaşında bir lise öğrencisi. Ama ötekiler de Yamaç emsali.. Benden, bilemediniz üç beş yaş büyükler. Sanırım Suavi, Saim biraz daha yaşlılar bizlerden. İki yıl evvel Afyon Lisesi’nde okurken Servetifünun’da imzasını gördüğüm Yamaç’a yazdığım bir mektuba eklediğim bir şiirimi beğenerek bana cevap verince başlayan dostluğumuz o güne dek yazışma ile sürmüş. Gerek Afyon’dan, gerek Mersin’de Deniz Lisesi’nde öğrenci iken yazdığım ve mektupla yolladığım şiirler İstanbul’da Servetifünun’da, Yücel’de, Ankara’da Varlık’ta, Dikmen’de falan yayımlanmış. Hatta o ara Yücel dergisinin Orhan Burian tarafından hazırlanıp yayımlanan bir antolojisinde, kitabın son kısmındaki “Nebula” başlıklı bölümünde bir şiirim yer almış.

    O yıl İstanbul’a ilk gelişim. Saraçhanebaşı’ndaki ünlü Hayriye Lisesi’nin 10. sınıfındayım. Sanat ve şiir aşkı ile okul kitapları dengesini zelzeleye uğratmaktan kendimi alıkoymadığımdan Afyon’da belge almaktan kurtulmak için kapağı atmak zorunda kaldığım Hayriye Palas’tayım.
    Hepimiz heyecanlı bir şiir ve sanat humması içindeyiz. Nâzım’ın “putları devirme” döneminden sonra Garip’le başlayan modern şiir akımlarının atmosferinde biz de Yamaç’ın, Ozansoy’un öncülüğünü yaptığı yeni bir hareketin içindeyiz. Her gün dergideyiz. Harıl harıl çalışıyoruz. Ötekiler, en azından liseyi bitirmiş oldukları, bazıları üniversitede okudukları için serbestler, rahat rahat gelip gidebiliyorlar.

    Ama benim durumum ters mi ters. Zira yatılı öğrenciyim. Hayriye Palas’ın “palas”lığı ders bakımından devam ediyor ama bizden önceki dönemlerde uygulanan elini kolunu sallaya sallaya okula girip çıkma serbestisi kalmamış. Geceden yaptığımız planlarla sabahları daha şafak sökerken –çeşitli amaçlara yönelik kaçaklar– yataklarımızdan fırlıyor, kahvaltıyı falan beklemeden duvarlar tırmanarak, dikenli teller üstünden atlayarak aşabiliyoruz okulun kilitli, kocaman demir kapısını. Meram etseler onu da önleyebilir okul yöneticileri ya. Zira kaçışlarımızın çoğunda kara yağız, şişmanca müdür yardımcısını pencereden bizi seyrederken görüyoruz. Koltuğumda Fransızca edebiyat dergileri, şiir kitapları, Le Petit Larousse’lar, sözlükler... Bir iki saat Safa Yeri kıraathanesinde oyalanıp çayımı içtikten, simidimi yedikten sonra ver elini Cağaloğlu, ve de

    Servetifünun...

    O küçük odada sıkış tepişiz her saat. Ha babam bir şeyler yazıyoruz. Şiir, mensur şiir (poème en prose), hikâye, eleştiri vs. Bazen yazı yetiştirmek için yersizlikten bir ikimiz civardaki kahvehanelere gidip çalışıyoruz, yazılarımızı getirip Yamaç’a veriyoruz.

    Eski edebiyatçılar bize ateş püskürüyor, biz onlara. Bunlardan en ilginci, şüphesiz, baba-oğul Ozansoy’ların kapışması. Gavsi bizim dergide babasına veryansın ediyor, babası Halit Fahri Son Posta’da oğluna ve arkadaşları olan bizlere. Akbaba’da da iki belalımız var: Babıâli’nin ünlü Siyamlı Bitişik İkizler’i Orhan Seyfi (Orhon) ile Yusuf Ziya (Ortaç). Böylece “Hece’nin 5 Şairi”nden 3’ü ile karşılıklı diktiğimiz topları daimi salvo halinde bulunduruyoruz. Faruk Nafiz’le Enis Behiç’in sesleri çıkmıyor ama Faruk Nafiz’i biz boş bırakmıyoruz. Her sayımızda onun şiirlerine mutlaka bir iki endaht ediyoruz. Ben bir yazımın tamamında Faruk Nafiz’e çullandığımı çok iyi anımsıyorum. Akbaba’cılarla Halit Fahri sık sık bizi aşağılayıcı yazılar yayımlıyorlar. Sade onlar mı? Oktay’la Esat’ın (ve de Yamaç’ın) İstiklâl Lisesi’nden hocaları olan Zahir Güvemli de bu arada Akbaba’daki bazı yazıları karikatür-vinyetlerle süslüyor, bizi yırtık ya da yamalı pantolonlu okul kaçakları olarak gösteriyor. En çok da Esat küplere biniyor bunlara; arada bir Arap damarı kabarıyor (soyca Arap kökenliydi rahmetli) “Bırakın beni gidip şu Yusuf Ziya’yı adamakıllı bir pataklayayım” diyor; Güvemli’ye de “Bakın da hele şu bizim Zahir Hoca’ya...” diye başlayarak basıyor kalayı.

    O arada Cavit Yamaç Adana’da bir günlük gazetenin yazı işleri müdürlüğünü alıp aramızdan ayrılmış, derginin başına Oktay geçmişti. Tam anımsayamıyorum, Özdemir, Oktay’ın döneminde karışmıştı aramıza galiba. Sanıyorum Fakülte’de (Hukuk’ta) karşılaşmışlar, tanışmışlar. Oktay alıp getirmişti Servetifünun’a. Sözcüğün tam anlamıyla tatlı, şirin bir çocuktu. Bol bol espriler yapar, şen kahkahalar atar, sözcük oyunları ile hepimizi kırar geçirirdi. Aramıza katılır katılmaz da ilk şiiri yayımlanacağı zaman ismi sorun olmuştu. Daha önce bir iki amatörce şiir denemesinde Özden mi, Özdem mi öyle bir soyadı kullanmıştı imzasında. Oktay bu soyadını beğenmemiş, “Ne oluyoruz yani? Özden, Özdem, Özdemir.. Öz, Öz, Öz... Değiştirelim adını” demişti. Konuyu hemen de gündeme getirmiştik. Tartışma, gürültü patırtı derken Vaftiz Babalığımızı yaptık. İmza olarak “Özdemir Arun”da karar kıldık. Üstelik Özdemir’in gerçek soyadı idi Arun, iyi bir iş yaptığımıza inanarak okey’i bastırmıştık.

    Fakat, tesadüf, o sayıya sadece ve sadece üç şiir giriyordu. Biri benim, biri Özdemir’in, biri de Esat’ın. Dergi basılınca ne görelim: Hayli iri puntolarla, üçümüzün isimleri kapakta alt alta sıralanmış: Kenan Harun, Esat Sadun, Özdemir Arun... Durumu o zaman fark ettik: İsimlerin üçü de un’la, run’la bitiyordu. Aldı mı bizi bir telaş! Şaka ile karışık tabii. Hececi hasımlarımızın eline yeni bir koz vermiş olmuyor muyduk? Adamlar kalkıp da “Bakın bunlar veznin, kafiyenin aleyhinde bulunuyorlar ama isimleri bile kafiyeli” demezler miydi? Güya biz modern şiiri savunuyor, hececilerin ölçülü-biçili mısra anlayışlarına karşı çıkıyorduk, nasıl böyle yapabilirdik? Hemen kafa kafaya verdik, isimlerdeki bu “uyum”u ortadan kaldırmayı kararlaştırdık. Ama ben hemen itiraz ettim. İsmimi değiştiremeyeceğimi söyledim.

    Gerçi “Harun” soyadım değildi, babamın adı idi ama iki yıldan beri şiirlerimde, yazılarımda onu kullanıyordum. O zamanki soyadım “Soran” ismimle kafiyeli düştüğü için baştan beni sarmamış, eski usul, baba adını soyadı gibi kullanmıştım. Öyle gidiyordu. Esat, “Sadun”u arada kaynatma formülü önerdi, soyadını ekleyince imzası “Esat Sadun Sümer” oldu. Özdemir de soyadından vazgeçip baba adı Asaf’ı daha “şairce” bulduğunu belirterek

    “Özdemir Asaf”ta karar kıldı.

    Bu önemli (!) problemi böylece kahkahalar, espriler arasında çözüme kavuşturduktan sonra Beyoğlu’na çıkıp Balıkpazarı’ndaki Cumhuriyet’te şarap kadehlerini tokuşturarak olayı kutladık. (Yoksa Saraçhane’deki, arada bir Neyzen Tevfik’le karşılaştığım küçük şaraphanede mi?)
    Özdemir’den yukarıda söz ederken “tatlı, şirin” demiştim. Gerçekten de öyleydi. Aramızda kahkahası, esprisi en bol arkadaşımız oydu. Galatasaray Lisesi’nde okumuştu. Galiba da oradan mezun olmuştu. Hukuk’ta öğrenciydi. O zamanlar komünist bıyığı, faşist bıyığı diye bir ayrım yoktu ama Özdemir’in parlak sarı bıyıkları nerdeyse posbıyığa yaklaşacak derecede uzundu. Sarı saçları –yumuşaklığından olacak– sık sık kaşlarının üzerine düşerdi. “Dur, dur...”, “Yapma yahu...”, “Vallahi olmaz, öyle olmaz...” sık sık kullandığı deyimlerdi. Bir şeyi ciddi ciddi, uzun uzun anlatıp sonunda bir cümle ile espriyi patlatıp kahkahalar atmak ve attırmak bayıldığı yöntemlerdendi. Hep güler, güldürürdü. Şiirlerini de bir iki mısralı, hap gibi kolayca yutuluveren esprilerden örmeyi pek severdi. Bir defasında “dünya kaçtı gözüme” diye tutturmuştu. Bu lafın etrafında bir yığın laflar üretiyor, ha babam konuşuyordu. Nihayet onu mısra yaptı, tek sözcüklük bir mısra da ekleyerek:

    Dünya kaçtı gözüme
    Taşıyacakmışım
    diye şiir haline getirdi. Sonradan, yıllar sonra bu iki mısraya bir yerlerde
    Dünya kaçtı gözüme
    Çıkmaz

    şekliyle rastladım. Pek çok şairimizin yıllar sonra bazı şiirlerinde –daha güzel oldu düşüncesiyle– yaptığı değişikliklerden biriydi bu. Ama ben ilk şeklini daha çok sevmiştim doğrusu.
    Esprileri hep şiir havası taşır, yukardaki mısrada belirttiğim gibi pek çoklarını sonradan şiir yapardı. Çokluk konuşa konuşa yazardı bu tür şiirlerini. Önceleri söyler, aramızda bol bol tekrarlar, sonunda şiir haline getirirdi. Hoşlandığımızı gördükçe de coşar, yeni yeni espriler, mısralar yaratırdı. Bayılırdı esprili konuşmaya. Çok da tatlı konuşurdu. “R”leri “ğ” diye telaffuz ederdi. Biz önceleri Galatasaraylı olduğu için Fransızca konuşma alışkanlığından böyle oluyor diye düşünmüştük. Tabii kendisine bir şey de söylememiştik. Sanırım o sıralar –en azından– kendisi bunun pek farkında değildi.

    Bir kıza sevdalıydı (Hangimiz değildik!). Problemli bir aşktı ama. Şimdi ayrıntılarını, hatta adını bile anımsayamıyorum ama, ailesi kızı vermek istemiyor muydu, neydi; öyle bir şey. Özdemir’cik oflayıp pofluyordu boyuna bu yüzden. İçip içip şiirler okuyordu. O kız sonra karısı oldu. İçimizde paraca pek sıkıntısı olmayanlar Oktay’la oydu galiba. Oktay’ı bir küçük burjuva ailenin çocuğu sayardık. Kızdırmak için kendisine öyle derdik. Varlıklı (ca, en azından) bir anneciği olduğunu biliyorum. Gani gani rahmet olsun, birkaç defa evlerinde, sofralarında da bulundum. Oktay’ı parasız koymazdı hiç. Zaten Oktay da çocuk dergilerine ufak tefek telif-tercüme hikâyeler verir, oralardan da üç beş kuruş alırdı. Bazı günler “Doktor” dediğimiz Tıp öğrencisi arkadaşımız Edip’le (Köknel) birlikte Türkiye Yayınevi’nin yolunu tutarlar, dönüşlerinde bizlere de bir şeyler ısmarlardı, aldıkları telif-tercüme ücretleriyle.

    Özdemir de, Oktay gibi, “ailevi durum”u iyi edebiyatçılar faslındandı. Cebi her zaman paralı olduğu için “rahat”tı da. Bir de ayakkabı hikâyesi var, anlatayım.

    O zamanlar ayakkabı diye ayaklarımıza geçirdiğimiz nesneler böyle pahalı değildi. Bugün [bu unutulmuş yazının kaleme alındığı 1980’lerde] iki bin, üç bin liralık etiketlerle dolu Beyoğlu vitrinlerinde o yıllarda iki liraya, üç liraya ayakkabılar satılırdı. Daha da fiyakalıları ise beş on liradan fazla değildi. (Bugünün rakamlarını sormayın, tabii...) Özdemir bir gün matbaaya gayet şık bir pabuçla gelmişti. Nasıl bir vesile ile olmuştu, aklımda kalmamış, ayakkabısını peşin para ile 75 liraya ve ısmarlama yaptırdığını söylemişti. (Ismarlama, o zamanlar kalite de ifade ederdi.) Ağızlarımızdan bir hayret ıslığı çıktığını görünce de, o daimi espritüel haliyle bir kahkaha daha atmış, “Ne yapalım, arkadaş, ben beş liraya ayakkabı giyecek kadar zengin değilim” demişti. Hani, ucuz ayakkabının çabuk eskiyeceğini, kendisininkinin ise yıllarca dayanarak daha ucuza geleceğini söylemek istemişti.

    Kitap-lik 133/ Kenan Harun

  2. #2
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    Bu sayıyı hemen edinmeliyim. Zira Özdemir Asaf çok önemli bir edebiyatçıdır. Türkiye'de değeri gerektiği gbi anlaşılamamış birkaç isimden biridir. Bizim edebiyatımız açısından böylesi büyük bir kazanımı böyle heba etmek her topluluğa özgü değildir. Sayın Mopsy bu çok ama çok değerli duyuru için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum size.

  3. #3
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    Özdemir Asaf ile ilgili bir anı da ben paylaşayım. Hilmi Yavuz ile ilgili yazılan "şiirin aynasındaki simurg" isimli biyografide geçen bir anıdır bu.

    Özdemir Asaf lise yıllarındayken edebiyat derslerine giren bir öğretmenleri bazen sınıfa şiir okuturmuş. Rahmetli Özdemir Asaf da birkaç kere yeltense de öğretmenleri izin vermemiş. Birgün üstad Asaf neden kendisine şiir okutmadığını sorduğunda öğretmeni şu cevabı vermiş "r" harflerini "ğ" şeklinde telaffuz eden büyük şaire:

    - Oğlum sen şiir okumuyorsun, şiirin canını okuyorsun!

    Rahmetli Özdemir Asaf bu anısını o zamanların hayli yaygın olan Edebiyat Matinelerinde anlatırmış. Hilmi Yavuz da o zamanlardan aklında kalan bu anısını kendiyle ilgili yazılan biyografi de paylaşma inceliğinde bulunmuştur.

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!
    - Oğlum sen şiir okumuyorsun, şiirin canını okuyorsun!
    Sn kafka burada sn.Asafa mi ovgu yagdirayim yoksa
    Ona bu sozu soyliyen Edebiyat hocasina mi?
    Kararsiz kaldim.

  5. #5
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    Aslında ikisine de övgü yağdırmak lazım :) Özdemir Asaf sanırım bunu söylese şöyle derdi;

    Oğlum sen şiiğ okumuğsun, şiiğin canını okuyoğsun...

    Bu arada önemli bir bilgi vereyim. İlhan İrem'in müzikleriyle ve Özdemir Asaf'ın evinde kendi imkânlarıyla yaptığı ses kayıtları toplanıp bir şiir kaseti haline getirildi. Bu eski bir çalışmadır. Konunun meraklılarına duyurmak da icap eder diye düşünüyorum. Aynı zamanda youtube'den üstadın çeşitli ses kayıtlarına da ulaşabilirsiniz.

  6. #6
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    POETİKA
    Yaşadım da yoruldum, bir ağır-işçi gibi
    Uyudum da uyandım, binlerce kişi gibi

    Bana düşünmek vardı, payıma onu aldım
    İşledim de işledim bir hüner-işi gibi

    Horlandı, beğenildi; inandım, alınmadım
    Yolun geleceğini çizdim, geçmişi gibi

    Zor dönemler olmadı-değil, olsundu, oldu,
    Ne koştum ne de durdum, kaçak gidişi gibi

    Bu konuyu burada bırakıyorsam birden,
    Olmasın diyedir bir şeyin bitişi gibi.

    ÖZDEMİR ASAF

  7. #7
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    Do

    Dün sabaha karşı kendimle konuştum
    Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
    Yokuşun başında bir düşman vardı
    Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum

  8. #8
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Özdemir Asaf’ın kızından yaşanmış bir hayat hikâyesi

    Merhaba



    Bir ilkokul. Okulun ilk günü. Birinci sınıf. Öğretmenleriyle ilk kez karşılaşan çocukların kulaklarında; “Şiir bilenler parmak kaldırsın” sözü çınlar. Parmak kaldıran öğrencilerin sayısı, iki elin parmaklarını geçmez. Öğretmenleri sırayla hepsini çağırır. Tahtaya kalkan çocuk, başı ile sınıfı selamladıktan sonra şiirini okur, hazır ol vaziyetinde.

    Biri Atatürk ile ilgili şiir okur, biri 23 Nisan, öteki 19 Mayıs, bir diğeri 29 Ekim, kimileri de annem, okulum, öğretmenim. Her şiir okuyan büyük alkış alır. Sıra kendisine gelen seda da tahtaya koşar, büyük bir sevinçle. Beyaz kurdeleler ile örülmüş saçları dalgalanır bu sırada. Rugan ayakkabılarını bitiştirdiğinde çıkan sesle içi gıcırdar, ama heyecanı daha ağır basmaktadır.

    Bir şair olan babasının arkadaşlarının evlerini ziyaretleri sırasında, babasının çok sık okuduğu bir şiiri ezberlemiştir Seda. Babasından büyük ve önemli şair yoktur elbetteki o’nun için. Rugan ayakkabıların iç gıcıklayan sesi sınıf içerisinde yankılanmasa da okulda yankılanır.

    Ölebilirim genç yaşımda,
    En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim.
    Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda,
    Sevgilim,
    Seni bir akşamüstü düşündürebilirim.
    Sınıftaki sessizlik artarken, seda’nın heyecanı da artar. “Hani nerede alkışlar, hani nerede tebrikler?” soruları kafasının içinde yankılanır, birkaç saniye önce arkadaşlarının kulaklarında yankılanan mesaj şiiri gibi. Şiirin bitmesiyle başlayan sessizlik, seda’nın kafasının içinde artan bir çığlığa dönüşür. “Neden?” sessizliği ilk bozan kişi elbette öğretmenidir.

    "Sen bu şiiri nereden biliyorsun? Kim ezberletti bu şiiri? Kimin şiiri bu?"

    Sessizlik artmaya devam etseydi diye düşünmekten kendini alamaz Seda, ama yanıtlamaktan da geri kalmaz.

    "Babamın."
    "Baban ne iş yapıyor?"
    "Matbaacı."
    "Babana söyle, yarın okula gelsin."

    Akşam eve gider gitmez olanları anlatır babasına Seda ve beklediği gibi bir yanıt alır. Evet, sessizce dinleyen baba güler, yalnızca güler.

    Bu olayı anlatan Seda Arun, şu cümleler ile devam eder: “Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltısı, r’leri söyleyemeyişi, onu arkadaşlarımın babalarından ayırıyordu. Babamın Özdemir Asaf olduğunu öğrenmem için ilk kitabının basılmasını beklemem gerektiğini o günlerde bilmiyordum.”

    Özdemir Asaf’ın kızından yaşanmış bir hayat hikâyesi - Hürriyet GÜNDEM

  9. #9
    Ziyaretci
    Misafir..

    Cevap: Servetifünun ve Özdemir Asaf

    İnsansız adalet olmaz!
    Adaletsiz insan olur mu?
    Olur, olmaz olur mu!
    Ama, olmaz olsun!

    Özdemir Asaf

    28 Ocak 1981'de kaybettiğimiz şair Özdemir Asaf'ı ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz.

Benzer Konular

  1. Hamdi Özdemir Şiirleri
    YukseLL Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 20-11-2011, 12:34 AM
  2. İmge ve Serüvenleri / Özdemir İnce
    mopsy Tarafından Kültür, Sanat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 31-01-2010, 09:23 PM
  3. Ö.ASAF;S.FAIK'in olumunu anlatiyor.
    mopsy Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 21-01-2010, 10:17 PM
  4. Özdemir Asaf'ın üç kitabı bir arada
    -BaDe- Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 5
    Son mesaj: 10-10-2009, 09:09 AM
  5. Yalnızlık (Özdemir Asaf )
    Eftelya Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 8
    Son mesaj: 13-04-2009, 12:21 AM
Yukarı Çık