Merhaba!

ITALO CALVINO - “Her metnin kendi öyküsü, kendi yöntemi vardır” Söyleşi: Maria Corti

Bir yazar olarak gelişiminde en çok hangi yazarlar önem taşıyor? En içten okumalarını birbirine bağlayan herhangi bir şey, ortak bir nokta var mı?

Yazmaya başladığım sıralar, henüz daha çok bir şey okumamış bir delikanlıydım; “kalıtımsal” bir kütüphane kurmak demek hızla çocuklukta okunan kitaplara uzanmak demektir: Bana kalırsa, her liste benim her zaman bir anlatı örneği olarak gördüğüm Pinokyo’yla başlamalıdır; orada her motif örnek alınacak bir tartım ve açıklıkla ortaya çıkar ve yinelenir; her bölümün düğüm noktasının genel tasarısında bir işlevi ve bir gerekliliği vardır, her kahramanın görsel bir gerçekliği, eşsiz bir dili vardır. İlk gelişme çağımda –diyelim altı yaşımdan yirmi üç yaşıma kadar– bir süreklilik olduğunu varsayarsak, Pinokyo’dan yaşamımda belirleyici olan başka bir kitaba, Kafka’nın Amerika’sına bir çizgi izlediğimi söyleyebilirim; Amerika’yı her zaman yirminci yüzyıl dünya yazınının en kusursuz “romanı” olarak gördüm, hatta belki yalnızca bu yüzyılla da kısıtlı değil bu düşüncem. Ortak nokta şöyle tanımlanabilir: Serüven ve engin dünyada yolunu yitirmiş, bir başlangıca ve içsel bir yapılanmaya yönelen bireyin yalnızlığı.
Ama şiirsel bir dünya kurmaya katkıda bulunan öğelerin sayısı çok: Her birinin bazı gençlik okumalarındaki kaynağı tam olarak saptanabilir. Kısa bir süre önce, Konuksever Aziz Julien Söylencesi’ndeki av sahnesini yeniden okuduğumda, Karga Sona Kaldı ve aynı dönemden ya da daha sonrasından başka anlatılarda ortaya çıkan o gotik-hayvan betimlemesine düşkünlüğün içimde biçimlendiği anı aynen yaşadım.

Yapıtlarının izlediği yaratım güzergâhında asla yinelemeye rastlanmıyor, bu da son derece olumlu bir veri. Bu açıdan baktığında, anlatı etkinliği tarihinde, tutarlı bir gelişim sürecini mi yeğ tutuyorsun, yoksa bir durumdan ötekine geçişi, daha doğrusu her evre senin gözünde kendisine uygun olan temel özelliği edindiğinde gerçekleşen yön değişikliklerini mi? Ya da bir üçüncü varsayım: Yoksa sen de tüm yaşamları boyunca tek bir kitap yazmış olduklarını düşünenlerden misin?

İkinci varsayım bana daha yakın geliyor: Bir önceki görme biçimiyle söyleyemeyeceğim bir şeyi söylemek için yön değişikliği. Ama bu demek değildir ki önceki araştırma çizgisi benim için kurudu gitti: Kimi zaman bir yandan bambaşka bir şeyle ilgileniyor olsam da, daha önce yazdığım metinlere başka metinler eklemeyi düşünürüm yıllarca; çünkü bence bir yapıta bir anlam yüklemediğim, kesin olarak değerlendirebileceğim bir yapı kazandırmadığım sürece yapıt tamamlanmaz.

Yazdığım hemen hemen her şey idealde “makro-metinler”in parçasıdır; Maria Corti, senin Marcovaldo’nun öykülerinde incelediğin yöntemler. Marcovaldo’nun “tamamlanmış” olarak gördüğüm devamını bile sonraki yıllarda kentte meydana gelen teknolojik değişimlerden yararlanarak o anlatı mekanizmasıyla sürdürebilirdim; ama bir süre sonra senin de fark ettiğin üzere belli bir yazı türünün kendiliğindenliği yitiyor. Böyle bir sürü diziye başlayıp tamamlamadan vazgeçtim onlardan.

Emlak Vurgunu, Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü ve yalnızca birkaç sayfasını yazdığım üçüncü bir öykü, Che spavento l’estate 65 yılına doğru, entelektüelin gerçekliğin olumsuzluğu karşısındaki tepkisini temel alan, üçlü bir Ellili Yılların Kroniği olarak düşünülmüştü. Ama Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü’nü tamamlamayı başardığımda, aradan çok uzun zaman geçmişti, altmışlı yıllara girmiştik, yeni biçimler aramaya ihtiyaç duyuyordum, dolayısıyla o dizi tamamlanmadı.

O arada aynı zamanda Kirli Hava Bulutu’nu da yazmıştım, o dönemde çok farklı bulduğum bir öyküydü bu çünkü tasarladığım üçlü çalışmada pekâlâ yer alabilecekken, başka türlü bir deneyim değişimi anahtarına göre yazılmıştı. Buna karşılık ondan on yıl önce yazılmış Arjantin Karıncası’nın yanında yer aldı, yapısal ve kavramsal benzerlikleriyle doğrulanan ikili bir çalışma halini aldılar birlikte.

Montale’nin eskiden dile getirdiği şekliyle söylersek, bir sanatçının dili “tarihselleştirilmiş bir dildir, bir rapordur. Başka dillere karşı çıktığı ya da onlardan farklılaştığı oranda değer kazanır”. Bu perspektiften hareketle kendi dilinin kimliğini nasıl yorumlarsın?

Bu soruyu incelemek siz eleştirmenlere düşüyor. Benim tek söyleyebileceğim, birçok romancı meslektaşımın hem önceden kestirilebilir, hem de yavan bir dil kullanarak içine düştükleri düşünsel tembelliğe karşı koymaya çalıştığım. Bence düzyazı, tıpkı şiir gibi, tüm sözsel kaynaklarının kuşatılmasını gerektiriyor: Sözcük seçiminde canlılık ve kesinlik, onların dağıtımında ve stratejilerinde ekonomi, yeterlilik ve yaratıcılık, tümcede atılım, devingenlik ve gerilim, bir tondan ötekine, bir tartımdan ötekine geçişte çeviklik ve esneklik. Örneğin çok aşikâr, gereksiz ya da sadece başka türlü yaratamayacakları bir etki yaratmayı hedefleyen sıfatlar kullanan yazarlar bir anlamda naif, başka bir anlamda da dalavereci olarak değerlendirilebilirler: Her şekilde güvenilecek insanlar değillerdir.

Bir de şunu eklemeliyim ki tümceye aşırı niyet, göz kırpma, yapmacık, renk, üstü kapalı terimler, amalgamlar, kaçamak sözler yüklenmesine de karşıyım. Kuşkusuz hep azami sonucu almaya çalışmak gerek, ama aynı zamanda bu sonucun asgari araçlarla değilse de en azından ulaşmak istenen amaçla orantısız olmayacak araçlarla elde edilmesine dikkat edilmeli.
Nasıl yazmalı sorusunu kendime sormaya başladığım dönemde, demek ki kırklı yılların başında, biçeme biçim vermesi gereken bir aktöre düşüncesi vardı ve sanırım aradan bunca zaman geçmişken o dönemin İtalyan yazın ortamından aklımda en çok bu kalmış.

İki soruyu birleştiriyorum. Metinlerinin yaratım süreci birçok hazırlık evresinden mi geçiyor? Keşfin “olası dünyaları”na, dolayısıyla da seçtiğin şeyle, demek istediğim metinde gerçekleştirdiğin şeyle zorunlu olarak dışarıda tuttuğun ama unutmamayı sürdürdüğün şey arasındaki ilişkiye büyük önem verdiğin söylenebilir. Bu konuda bir şeyler söyleyebilir misin?
Genel olarak, bir düşünceye kâğıt üstünde bir biçim vermeden önce yıllarca kafamda taşırım onu ve çok sık olarak da bu bekleyiş süresinde yok olup gitmesine izin veririm. Düşünceyi yazmaya karar verdiğimde bile, düşünce her şekilde ölür: O andan itibaren yalnızca onu gerçeğe dönüştürmeye yönelik girişimler, kestirimler, kendi ifade olanaklarımla mücadele kalır geriye. Bir şey yazmaya başlamak için her seferinde bir istenç çabasına gereksinim duyarım, çünkü bilirim ki yinelenen çabaların, düzeltinin, yeniden yazımın getireceği yorgunluk ve tatminsizlik bekliyor beni.

Bununla birlikte, kendiliğindenliğin kendi süreçleri vardır: Kimi zaman başlangıçta –öyle olunca genellikle pek uzun sürmez–, kimi zaman başlayıp devam eden bir atılım, kimi zaman da sonda bir sprint. Peki ama kendiliğindenlik bir nitelik midir? Kuşkusuz yazan için öyledir, çünkü her an kriz geçirmeden, daha az çaba göstererek yazmaya izin verir; ne var ki yapıtın bundan her zaman yararlandığı söylenemez. Asıl önemli olan yapıtın aktardığı izlenim olarak kendiliğindenliktir, ama kendiliğindenliği bir araç olarak kullanarak bu sonuca ulaşılabileceği söylenemez: Birçok durumda görünüşte en başarılı, en “kendiliğinden” çözüme ulaşmayı sağlayan sabırlı bir hazırlık aşamasıdır o sadece.

Her metnin kendi öyküsü, kendi yöntemi vardır. Dışlama yoluyla ortaya çıkarılan kitaplar vardır: Önce bir yığın malzeme toplanır, demek istediğim sayfalarca yazı yazılır; ardından bir seçme işlemine girişilir ve tasarıya, programa dahil olabilecek şeylerle dışarıda tutulması gerekenlerin yavaş yavaş farkına varılır. Palomar kitabı bu türden birçok aşamanın sonucudur, çıkarma olgusu “dahil etme” olgusundan daha büyük önem taşımıştır onda.

(...)

http://www.ykykultur.com.tr/dergi/?makale=943&id=151