Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 Toplam: 4

Nâzım Hikmet her yerde

YAŞAM VE İNSAN Kategorisi Kültür, Sanat Forumunda Nâzım Hikmet her yerde Konusununun içerigi kısaca ->> Nâzım Hikmet her yerde Nâzım Hikmet, ölümünün 46. yılında Türkiye'nin her köşesinde etkinliklerle anılıyor. soL (HABER MERKEZİ) Nâzım Hikmet, ölümünün ...

  1. #1
    Eftelya
    Misafir..

    Nâzım Hikmet her yerde

    Nâzım Hikmet her yerde



    Nâzım Hikmet, ölümünün 46. yılında Türkiye'nin her köşesinde etkinliklerle anılıyor.

    soL (HABER MERKEZİ) Nâzım Hikmet, ölümünün 46. yıldönümünde, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nin (NHKM) düzenlediği “Nâzım Hikmet ile Bertolt Brecht Günleri”nin yanı sıra, büyükşehirler başta olmak üzere memleketinin her köşesinde çeşitli etkinliklerle anılıyor. Bu etkinliklerden bazıları şöyle:

    İstanbul - NHKM'nin 03-06 Haziran tarihleri arasında gerçekleştireceği ve Nâzım'ın Brecht ile birlikte işleneceği geniş kapsamlı etkinliklerin dışında, NHKM Sergi Salonu'ndaki “Nâzım'a Saygıyla” sergisi de, 28 Haziran'a kadar gezilebilecek. Nâzım’ın şiirlerle ve müzik dinletileriyle anılacağı bir diğer etkinlik, 3 Haziran Çarşamba saat 20.00’de Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi'nde “Nazım Gecesi” adıyla düzenleniyor. Arif Damar’dan Refik Erduran’a birçok konuşmacının katılacağı gecede Zafer Diper, Cezmi Ersöz ve Aslı Öngören şiirler seslendirirken, Tiyatro Açıkça ve Muzaffer Özdemir de birer müzik dinletisi sunacaklar.

    Ankara - Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi, programını, 3 Haziran Çarşamba günü saat 20.00’de, Jose Marti Küba Dostluk Derneği(JMKDD)’nin düzenlediği bir şöyleşi ile açıyor. Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal ve JMKDD üyesi Nahide Özkan Birdal’ın konuşmacı olarak katılacağı şöyleşi “Türkiye’den Küba’ya Bir Devrim Şarkısı: Nâzım Hikmet” adını taşıyor. Etkinliğin ardından Kübalı sanatçı Gloria Rolando'nun yönetmenliğini paylaştığı “Nâzım’ın Küba Seyahati” adlı belgeselin yönetmeni Çağrı Kınıkoğlu ile söyleşi düzenlenecek.

    İzmir - İzmir Büyükşehir Belediyesi Nâzım Hikmet’in anısına 3 Haziran Çarşamba akşamı 21.00’de Fuar Açıkhava Tiyatrosu’nda Edip Akbayram’ın sahne alacağı ücretsiz bir konser düzenliyor.

    Antalya - Ölümünün 46. yılında Nazım Hikmet Antalya'da da anılacak. 3 Haziran Çarşamba akşamı saat 19.30’da Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin katkılarıyla , Antalya Sanat Cephesi ve ANSAN'ın (Antalya Sanatçılar Derneği) birlikte düzenlediği etkinlikte Nazım Hikmet'in yaşamöyküsü fotoğraflarıyla, şiirleri ise kendi sesinden sunulacak. Yönetmenliğini Çağrı Kınıkoğlu ve Kübalı yönetmen Gloria Rolando’nun yaptığı ödüllü belgesel "Nâzım'ın Küba Seyahati" Antalya’lı izleyicilerle Antalya Sanatçılar Derneği'nde buluşacak.

    Aydın - Aydın’da Nâzım Hikmet ilk kez bu sene geniş çapta bir etkinlik ile anılıyor. 3 Haziran Çarşamba akşamı saat 21.00’de Aytepe Amfi Tiyatro’da Aydın Belediyesi tarafından gerçekleştirilecek etkinlikte, Nihat İleri’den Yetkin Dikinciler’e birçok devlet tiyatrosu sanatçısı izleyicilere şiir dinletisi sunacaklar.

    Van - Van'da Haziran ayının 19'unda Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin katkılarıyla bir etkinlik gerçekleşecek. "Yunus'tan Nazım'a" adlı etkinlik Van Kültür Sarayı'nda 18.00'de başlayacak.

    Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde 3-6 Haziran arasında Nazım Hikmet ile Bertolt Brecht günleri düzenleniyor.
    kaynak

  2. #2
    Eftelya
    Misafir..

    Cevap: Nâzım Hikmet her yerde

    Biz artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyoruz"



    Nâzım Hikmet'in sonsuzluğa karışmasının kırk altıncı yılında Nâzım Hikmet Kültür Merkezi tarafından bir açıklama yayımlanarak Nâzım'ın Türkiye topraklarındaki mücadelesi hatırlatıldı.

    soL (HABER MERKEZİ) Nâzım Hikmet Kültür Merkezi tarafından yayımlanan açıklamada "Büyük şair Nâzım Hikmet'le aynı safta olmaktan, aynı mücadelenin içinde olmaktan dolayı duyduğumuz mutluluğu ve kıvancı, tüm Nâzım dostlarıyla paylaşıyoruz" denildi.

    Açıklamanın devamı şu şekilde:

    "Nâzım, bu toprakların yetiştirdiği en güzel yüzlerden biri, tıpkı Aziz Nesin, Ruhi Su, Yılmaz Güney gibi, tıpkı Behice Boran, Sümeyra Çakır, Sevgi Soysal gibi…

    Nâzım’ı ve diğerlerini güzel yapan, çalışkanlıkları, inatları, entelektüel gelişkinlikleriydi. Güzelliklerinin ölçütü ise, sadece kendini ayakta tutmakta değil, başkalarını da ayakta tutabildikleri bir üretkenlikte saklıydı. Toplumsal eşitsizliklerden kişisel çıkarları için faydalanmayı tercih etmedi bu güzel insanlar. Tam tersine, bu eşitsizliklerin, yoksulluğun, gericileşmenin, ayrımcılığın, savaş çığırtkanlığının üstüne yürüdüler, böyle güzelleştiler.


    Nâzım, işgal altındaki bir şehirde büyüdü ve bağımsızlık peşinde, Anadolu’nun yollarına düştü. Araştırdı, sorguladı; uzaktan laf yetiştirmeyi değil, mücadele etmeyi, mücadelenin içinde yer almayı tercih etti.

    Bu tercihleri onu şu sonuca taşıdı:

    “Toplumsal devrim hedefinden yoksun bir bağımsızlık savaşı kurmaca bir savaştır.”

    Heyecan dolu bir yurtsever olarak bağımsızlık yolunun, eşitlik, özgürlük, kardeşlik zeminini döşemekten geçtiğini gördü.

    Ve bu noktadan itibaren, tüm hayatını, tüm yaratıcılığını, tüm entelektüel birikimini, tüm heyecanını, ‘insanlığın gençliği’ olarak nitelediği sosyalizm mücadelesine adadı. Kendini adadıkça kendini geliştirmek zorunda hissetti; kendini geliştirdikçe, memleketinin ve tüm insanlığın ulu kurtuluş düşüne daha çok inandı, sevdi ve bağlandı…

    Nâzım’ın, ekmeğe, kitaba hasret tüm insanlığın şairi olmasını sağlayan işte bu büyük sevdasıydı. Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya, Latin Amerika’dan Kuzey Amerika’ya, Avrupa’dan Afrika’ya kadar tüm “büyük insanlık” onun bu sevdasına, hasretine ve inadına inandı ve yürekten sevdi Nâzım’ı.

    Onu düşünmek, güzel şey…

    Onu düşünmek, ümitli şey…

    Dünyanın en güzel sesinden, en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…


    Nâzım Hikmet Kültür Merkezi olarak, ölümünün kırk altıncı yılında, bu büyük insanla, bu güzel insanla aynı safta olmaktan, aynı mücadelenin içinde olmaktan dolayı duyduğumuz mutluluğu ve kıvancı, tüm Nâzım dostlarıyla paylaşıyoruz.

    Bu güzel şarkıyı dinlemekle yetinmeyip, memleketimizi ve tüm insanlığı aydınlık geleceğe taşıma mücadelesinde, onunla birlikte, Nâzım’la aynı safta yer alan tüm dostlarımızı da selamlıyoruz.


    Büyük insanlığın en güzel şarkısını hep birlikte söylemek dileğiyle…

    Selam ve teşekkürler sana Nâzım!"

  3. #3
    bursali68
    Misafir..

    Cevap: Nâzım Hikmet her yerde

    Dünyanın ucunda bir gül açılmış
    Efil efil esen yele merhaba
    Karanlığın sonu bir ulu şafak
    Sarp kayadan geçen yola merhaba

    Ustayı saygıyla anıyoruz.

  4. #4
    bursali68
    Misafir..
    Ustanın anısına

    ŞEYH BEDRETTİN DESTANI

    Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    Çelebi hünkâr idi amma
    Âl Osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    Köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    Kırık testiler susuz
    su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
    Yolcu, yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.



    Bu göl İznik gölüdür.
    Durgundur.
    Karanlıktır.
    Derindir.
    Bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.

    Bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    Balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.

    Bu göl İznik gölüdür.
    Yanında İznik kasabası.
    İznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    Çocuklar açtır.
    Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    Ve delikanlılar türkü söylemez.

    Bu kasaba İznik kasabası.
    Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    Bu evde
    bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
    Boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    Çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.

    Bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne
    oturmuş.
    Hattı talik ile yazıyor
    «Teshil»i.
    Karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    Bakıyor:
    Başı tıraşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
    Bakıyor:
    kartal gagalı Torlak Kemâl..
    Bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymıyarak
    İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..


    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    Ve gölde ipi kopmuş
    boş bir balıkçı kayığı
    bir kuş ölüsü gibi
    suyun üstünde yüzüyor.
    Gidiyor suyun götürdüğü yere,
    gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

    İznik gölünde akşam oldu.
    Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
    güneşin boynunu vurup
    kanını göle akıttılar.

    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
    bir sazan balığı yüzünden
    kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

    İznik gölünde akşam oldu.
    Bedreddin eğildi suya
    avuçlayıp doğruldu.

    Ve sular
    parmaklarından dökülüp
    tekrar göle dönerken
    dedi kendi kendine:
    «— O âteş ki kalbimin içindedir
    tutuşmuştur
    günden güne artıyor.
    Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
    eriyecek yüreğim...

    Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
    Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
    Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
    biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
    iptâl edeceğiz...»


    Ertesi gün
    gölde kayık parçalanır
    kalede bir baş kesilir
    kıyıda bir kadın ağlar
    ve yazarken
    Simavneli «Teshil»ini
    Torlak Kemâlle Mustafa
    öptüler
    şeyhlerinin elini.
    Al atların kolanını sıktılar.
    Ve İznik kapısından
    dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
    heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...

    Kitaplarının adı:
    «Varidat»dı.


    Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
    Aydın elinde Karaburunda.
    Bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.

    Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»

    Duyduk ki...
    Bu işler duyulur da durmak olur mu?
    Bir sabah erken,
    Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    «Varalım,
    dedik.
    Görelim,
    dedik.
    Yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.»
    Düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları...

    Dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    Bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    Dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    Dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..



    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    Yıldızlar sayısızdı.
    Yelkenler sönüktü.
    Su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.

    Sarı Anastasla Adalı Bekir
    hamladaydılar.
    Koç Salihle ben
    pruvada.
    Ve Bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.

    Ben:
    — Ya! Bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    Ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    Sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — Sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.

    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
    gidiyordu Deliormana
    Ağaçdenizine...


    Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
    demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
    «Malûm niçin geldik,
    malûm derdi derunumuz» diye
    her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.

    Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
    Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
    reaya zinciri bırakıp gelmiş.
    Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...

    Bir kızılca kıyamet!
    Karışmış birbirine
    at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
    gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
    Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
    ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
    Deliorman deli olalı beri....



    Sıcaktı.
    Sıcak.
    Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
    sıcak.

    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular,
    bulutlar boşanacak
    boşanacaktı.
    O, kımıldanmadan baktı,
    kayalardan
    iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
    Orda en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın:
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.

    Sıcaktı.
    Baktı Karaburun dağlarından O
    baktı bu toprağın sonundaki ufka
    çatarak kaşlarını :
    Kırlarda çocuk başlarını
    Kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.

    Bu gelen
    Şehzade Murattı.
    Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
    ismine
    Aydın eline varıp
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.

    Sıcaktı.
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
    baktı köylü Mustafa.
    Baktı korkmadan
    kızmadan
    gülmeden.
    Baktı dimdik
    dosdoğru.
    Baktı O.
    En yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.

    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
    Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
    fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
    Oysaki onlar bu toprağı,
    bu kayalardan bakanlar, onu,
    üzümü, inciri, narı,
    tüyleri baldan sarı,
    sütleri baldan koyu davarları,
    ince belli, aslan yeleli atlarıyla
    duvarsız ve sınırsız
    bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.

    Sıcaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...


    En yumuşak, en sert,
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.

    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular.
    Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
    Birden-
    - bire
    kayalardan dökülür
    gökten yağar
    yerden biter gibi,
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
    çıktılar.
    Dikişsiz ak libaslı
    baş açık
    yalnayak ve yalın kılıçtılar.

    Mübalâğa cenk olundu.

    Aydının Türk köylüleri,
    Sakızlı Rum gemiciler,
    Yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
    düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
    Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
    saflar
    pâre pâre edildi ama,
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    on binler iki bin kaldı.

    Hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini..

    Yenildiler.

    Yenenler, yenilenlerin
    dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
    kılıçlarının kanını.
    Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    Edirne sarayında damızlanmış atların
    eşildi nallarıyla.

    Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
    zarurî neticesi bu!
    deme, bilirim!
    O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
    Ama bu yürek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    O, «hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahbe devran hey,»
    der.
    Ve teker teker,
    bir an içinde,
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
    yüzleri kan içinde
    geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
    geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*


    Karanlıkta durdular.
    Sözü O aldı, dedi:
    «— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
    Yine kimin dostlar
    yine kimin boynun vurdular?»

    Yağmur
    yağıyordu boyuna.
    Sözü onlar alıp
    dediler ona:
    «— Daha pazar
    kurulmadı
    kurulacak.
    Esen rüzgâr
    durulmadı
    durulacak.
    Boynu daha
    vurulmadı
    vurulacak.»

    Karanlık ıslanırken perde perde
    belirdim onların olduğu yerde
    sözü ben aldım, dedim :
    «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
    Göster geçeyim!
    Kalesi var mı?
    Söyle yıkayım.
    Baç alırlar mı?
    De ki vermeyim!»

    Sözü O aldı, dedi:
    «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
    Girip çıkılmaz.
    Kalesi vardır,
    kolay yıkılmaz.
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»

    Dedim: «— Girip çıkarım!»
    Dedim: «-—Yakıp yıkarım!»
    Dedi: «—Yağış kesildi
    gün ağarıyor.
    Cellât Ali,
    Mustafayı
    çağırıyor!
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»

    Dedim: «— Dostlar
    bırakın beni
    bırakın beni.
    Dostlar
    göreyim onu
    göreyim onu!
    Sanmayınız
    dayanamam.
    Sanmayınız
    yandığımı
    el âleme belli etmeden yanamam!

    Dostlar
    "Olmaz!" demeyin,
    "Olmaz!" demeyin boşuna.
    Sapından kopacak armut değil bu
    armut değil bu,
    yaralı olsa da düşmez dalından;
    bu yürek
    bu yürek benzemez serçe kuşuna
    serçe kuşuna!

    Dostlar
    biliyorum!
    Dostlar
    biliyorum nerde, ne haldedir O!
    Biliyorum
    gitti gelmez bir daha!
    Biliyorum
    bir deve hörgücünde
    kanıyan bir çarmıha
    çırılçıplak bedeni
    mıhlıdır kollarından.
    Dostlar
    bırakın beni,
    bırakın beni.
    Dostlar
    bir varayım göreyim
    göreyim
    Bedreddin kullarından
    Börklüce Mustafayı
    Mustafayı.»


    Boynu vurulacak iki bin adam,
    Mustafa ve çarmıhı
    cellât, kütük ve satır
    her şey hazır
    her şey tamam.

    Kızıl sırma işlemeli bir haşa
    altın üzengiler
    kır bir at.
    Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
    Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
    Ve yanında onun
    bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!

    Satırı çaldı cellât.
    Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
    birbiri ardına düştü başlar.
    Ve her baş düşerken yere
    çarmıhından Mustafa
    baktı son defa.
    Ve her yere düşen başın
    kılı depremedi:
    —İriş
    Dede Sultanım iriş!
    dedi bir,
    başka bir söz demedi..



    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
    karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
    hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.

    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir sabah
    çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
    Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
    Hava öyle güzeldir,
    yürek öyle umutlu,
    göz çocuklaşmış
    ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda...

    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir gece
    çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
    Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
    ve terkilerinde
    en değerlimizin
    arkadan bağlanmış kolları vardır.

    Ben tanırım bu nal seslerini
    onları Deliorman da tanır..



    Rumeli, Serez
    ve bir eski terkibi izafi:
    HUZÛRU HÜMAYUN.

    Ortada
    yere saplı bir kılıç gibi dimdik
    bizim ihtiyar.
    Karşıda hünkâr.
    Bakıştılar.

    Hünkâr istedi ki:
    bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
    son sözü ipe vermeden önce,
    biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
    âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.

    Hazır bilmeclis
    Mevlâna Hayder derler
    mülkü acemden henüz gelmiş
    bir ulu danişmend kişi
    kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
    «Malı haramdır amma bunun
    kanı helâldır» deyip
    halletti işi...

    Dönüldü Bedreddine.
    Denildi: «Sen de konuş.»
    Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»

    Bedreddin
    baktı kemerlerden dışarı.
    Dışarda güneş var.
    Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
    ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
    Bedreddin gülümsedi.
    Aydınlandı içi gözlerinin,
    dedi:
    — Mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    Gayrı uzatman sözü.
    Mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü..


    Yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.

    Yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

    Yağmur çiseliyor,
    Serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    Bedreddinim bir ağaca asılı.

    Yağmur çiseliyor.
    Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    Ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.

    Yağmur çiseliyor.
    Serez çarşısı dilsiz,
    Serez çarşısı kör.
    Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

    Yağmur çiseliyor.


    Şeyh Bedrettin destanından bir bölümdür.

    Sağlıcakla kalınız.

    http://siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikm...rettin_destani

Benzer Konular

  1. Nâzım Hikmet 111 Yaşında
    SOSYALİST Tarafından Kültür, Sanat Foruma
    Yorum: 5
    Son mesaj: 16-01-2015, 10:21 AM
  2. Nâzım hikmet için
    shgiptare Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 16-06-2009, 03:21 PM
  3. Nazım Hikmet'in aşkı...
    kAoSs Tarafından Ask ve Sevgi Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 31-05-2008, 04:56 PM
  4. Nazım Hikmet ve Küba
    HeVaL Tarafından Vip Salonu Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 05-04-2008, 12:07 PM
Yukarı Çık