(Büyük kızgınlıklarımızı özgür bırakmadan önce uzun uzun beklemek gerek.)

Altı şeritli otobanın iki yanındaki kalın kar tabakasının içinden yükselen kilise kulelerini görüyorum hızla kayan bir saat sarkacı gibi. Ağaçlar, bacalar, dikkat geyik çıkabilir levhaları, bulutlar, tepeler, tepelerdeki kaleler, yavaş yavaş mavi bir buz keskinliğiyle gelen akşam...

Dışarının müthiş soğuğuna karşın sıcacık arabanın içi. Etkileyici bir erkek sesi genizden genizden bir Almanca ile tıkalı otoban noktalarını söylüyor.

Kuzey Avrupa kışına ters bir kızgın öfke zıplıyor midemde. Bir açık bulsa fırlayıp boğazıma, gırtlağıma, dilime ulaşacak.

Akıverecek dışarıya, öfkeme sebep olanları yakacak... Ve biliyorum ki şu boyum kadar kalın karı bile eritir içimdeki kızgınlık...

Midemin içinde dört dönüyor öfkem, allak bullak ediyor bedenimi... Kalbim hızlanıyor. Öfke yanaklarımda kıpkırmızı birer elma oluyor. Öpeni de zehirleyecek kadar yoğun hem de...

Sakin olmalıyım oysa...

İstedikleri o, beni öfkelendirmek!

Ama hayır, bunu yapmayacağım.

Öfkem midemi aşıp dilime ulaşamayacak. Bunu onlara göstermeyeceğim.

İntikam bile almayacağım.

Yutkundukça diken batıyor sanki boğazıma. Sanki ağzımın içinde bir avuç çakıl taşı var; dilim dönmüyor, dişlerim kırılıyor, damağım kan içinde kalıyor... Kan diken dolu gırtlağımdan mideme aktıkça öfkem semiriyor öte yandan. Suskunluğumun kanıyla besleniyor çünkü... Haksızlık yapıyorlar en başından beri, bu yüzden öfkeliyim.

Yalancılar üstelik. Arsız ve kuralsızlar...

Küçük akılları büyük çamur topları yapıyor ellerini de kir içinde bırakan...

Altı şeritli otobanda kuş kafası kadar büyük yağarken ve iki yanımda beyaz duvarlar yükseltirken kar �İçimi Soğut Tanrım� diye dua ediyorum. �Bana akılcı davranmayı, sağduyulu olabilmeyi unutturma!�



***


Aradan zaman geçiyor...

Bir zaman, çok zaman, az zaman...

Boğaz�ın soğuk suyunda insanı ürperten bir akıntı var. Sabahın erken bir saati ve gökyüzü güneş vaat etmiyor.

Mutlu bir sabah yaşıyoruz bütün bunlara rağmen. Kahve sıcacık, eldiven, bere sıcacık, ekmek kokusu sıcacık... Koltuğumun altında yazı çizi notlarım, içi tüylü koca botlarım, her mevsimine ayrı tutkun olduğum şehrin sabah sesi içinde Boğaz�daki sahil kahvelerinden birine giriyorum.

İşte gazeteler. İşte gazetede onlar.

İşte birbirlerini yiyorlar.

İşte kendilerinden koparıp koparıp fırlatıyorlar... Bütün çekmeceler açılıyor; bütün lekeli mahrem, bütün sırlar ortaya çıkıyor.

Kafamı kaldırıyorum.

Az ötemde onlardan biri oturuyor bak...

O da ne?

Yanında gencecik bir kız, kıza patatesli omlet yediriyor. Bıraktığı yerden devam ediyor alışkanlıklarına...

Ama saklamıyor da hayret!

Yakında bunlar da çekmecelerini açacaklar demek ki yine...


***


Sipariş ettiğim kahvaltıyı iptal ediyor, eşyalarımı toparlayıp sessizce çıkıyorum oradan... Öfkelerimi anımsıyorum.

Kızgınlığımı bile hak etmemişler... Damağımdan akan kanla midemde büyüyen öfkem en doğru olanı bulmuş aslında... Tarihte en başarılı oyun: Zamana bırakıp birbirine kırdırmakmış en temiz yolu...

Ama yine de... Gerçekten �insan kendisine ne kadar yenik!� yahu...


İclal Aydın
_________________
Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım.
Senin bakışında sonsuz bir hülyânın eteğine varacağım.
Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.