1990’lı yılların ikinci yarısında birkaç kez Sivas’a gitmiştim. Sivas’taki solcu-sosyalist çevrelerin önemlice bir bölümünün 1993 yılında yaşanan Madımak olayına ilişkin değerlendirmeleri bana şaşırtıcı gelmişti. Bu arkadaşlar nedense “dinci gericilik” diye bir olgudan hemen hiç söz etmiyor, Madımak olayını da “derin devlete” bağlıyorlardı.

“Derin devlet”, “derin güçler”, “Susurluk çetesi”, Gladyo, kontrgerilla, Ergenekon vb vb…

“Yoktur” demek elbette olmaz; ama vardır diye de tutup her tür toplumsal olayı bunlarla mı açıklayacağız? Yani, bu ülkede dinci gerici ve/ya da şoven milliyetçi kesimler olmadığını, olsa bile bunların her eylemini “derin güçlerin” tezgâhladığını mı düşüneceğiz?

Madımak olayıysa, otelin önünde biriken kalabalık bir yana, Cafer Erçakmak’ın ve merdivenden inmekte olan Aziz Nesin’i itip kakan itfaiyecilerin “derin devletin adamları” olduklarına ya da olay sırasında “derin devlet” tarafından tahrik edildiklerine mi inanacağız?

İsterseniz, “Vurun Kahpeye”yi yeniden yazalım; o tarihlerde Gladyo olamayacağına göre Hacı Fettah Efendi’yi de “derin devletçi” ya da en azından yüz yıldır var olduğu söylenen Ergenekon örgütü üyesi yapalım...

Oldu olacak, “dinci gericilik” denilen olguyu “laikçi Kemalist seçkinlerin” gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmayan paranoyasından ibaret sayalım.

***

Farazi bir örnekle devam edelim.

Diyelim, “derin devletle” hiçbir ilişkisi olmayan “sağlam” dört kişi, başka hiç kimseye bir şey söylemeden AKP ile MHP’ye toplam yüzde 85 oy çıkan bir “derin Anadolu” kentine gidip bu kentin çarşısında bildiri dağıtmaya başladı. Diyelim bu kişiler 10 dakika içinde çevredeki esnafın saldırısına uğradı.

Gene “derin devlet” mi diyeceğiz? “Derin devletin” harekete geçme süresinin birkaç dakika olduğu ya da esnaftan kişiler arasında “derin devletçiler bulunduğu” gibisinden açıklamalara mı başvuracağız?

***

“Derin devlet” tartışmalarının şirazesinden çıkması ve giderek kahvehane muhabbetine dönüşmesi, bu arada “derin devletten” her zaman her yerde var olan bir heyula yaratılması pek çok açıdan sakıncalıdır.

En başta, gerçekten fail ve müdahil olduğu durumlarda bile mutlaka belirli sınıfsal çıkarlar adına hareket eden, yani kendisi de bir araç olan yapılanmalara bağımsızlık ve mutlak güç yakıştırdığı için sakıncalıdır. Tarihsel süreçleri komplo teorileriyle açıklayan, bu süreçlerin öznelerini de salt “derin güçler” olarak tanımlayan bir mantığın en azından sola hiç bulaşmamış olması gerekir.

İkincisi, “derin devletin” her yerde hazır ve nazır bir güç olarak bu ölçüde abartılmasının, toplumsal formasyondaki asıl egemen gücü (toplumsal sınıfı) ve bu sınıfın egemenliğinin dayanak noktaları arasında yer alan siyasal-ideolojik oluşumları aklayıcı yanı da vardır. Öyle ya, işin içinde ne burjuvazi var, ne de bu sınıfın egemenliğini sürdürmesinin temel dayanakları arasında yer alan, çeşitli mekanizmalarla beslenen ve göreve hazır tutulan toplum kesimleri; sadece “derin devlet” var ve o da kafasına göre ne isterse yapıyor ve yaptırtıyor…

Üçüncüsü, “derin devlet” heyulası, sol açısından sakıncalı ve naif bir popülizmi davet eder. Bu aşırı “safça” popülizme göre, tanım gereği “barışçı”, “hoşgörülü” ve “sakin” sayılan halkı “tahrik eden” birtakım karanlık güçler vardır ve halk bu tahriklerle kendi asal özelliklerini unutup galeyana gelmektedir…

***

Son tutanak sızması olayında Zaman gazetesi adresi “derin güçler” olarak veriyordu.

Önümüzdeki dönem pek çok gelişmeye, “şok olaylara”, “gündeme bomba gibi düşen” konulara gebedir.

Her ne olursa olsun, şimdiden haber verelim:

Hepsinin ardında “derin güçler” bulunacaktır!

“Derin güç” tanımı fazla “anonim” kaçarsa, olağan şüpheliler de bellidir.

Olmadı “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın yaşadığı söylenir, öbür taraf da “Bahoz Erdal kod adlı Suriye uyruklu Fehman Hüseyin”le (bir şahıstan her söz edildiğinde bu uzunlukta bir künye verilmesi garip bir durum) idare edilir…

Metin Çulhaoğlu/SOL'da yazanlar