İÇ SAVAŞ KORKUSUNU AŞMALISINIZ...



1- "Aydınlar"ın "...Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir ulus-devlet olarak varlığını sürdürmesi noktasında söylem birliğine sahip oldukları" ve yine "hemen hepsinin Kuzey Irak'taki 'kukla' Kürdistan yapılanmasıyla ilgili aynı görüşlere" sahip bulundukları yani söz konusu yapılanmayı kabul etmedikleri düşüncesi; "Irak'ın kuzeyi" yerine "Kürdistan" ve "Kuzey Irak" ifadelerini kullanmanın gereksizliği bir yana, "aydınlar" tabiriyle işaret edilenler sadece millici, vatansever bilinenler olsa bile, hayli iyimser bir değerlendirmedir.

Aydınların, daha doğrusu "aydınlar kastı"nın, milli ve milliyetçi olan her şeye, vatan-devlet-ordu kavramları ve kurumlarına açıkça düşman olmaları yüzünden "Batıdan bağımsızlığımızı kazanınca milliyetçiler-milliciler bizi kesecekse, sömürge olarak kalalım" psikolojisiyle davranan "gizlisiz liberal capulcu... 2.Cumhuriyetçi" kanadı; son 30 yıl boyunca nasıl ki Irak ve Türkiye'deki etnik bozguncu hareketlerle -karagöz perdesinde Türk Milletinin nazarına genellikle "iyi bozguncu" rolüyle sunulan Irak'ın kuzeyindekilerle açıkça, payına "kötü bozguncu" rolü düşen Türkiye'nin güneydoğusundakilerle de daha çok "Irak'ın kuzeyindeki dostlar" üzerinden yarı gizli-yarı açık ilişkiler kurarak -"Saddamcılık, Kemalizm canavarı; BAAS diktatörlüğü, Kemalist diktatörlük" adlarıyla öcüleştirip aynılaştırdıkları milliciliğe, milli devlet yapılarına karşı birlikte hareket etmişlerse; gizlendikleri samimi milliciler, vatanseverler arasında, "Batıdan bağımsızlığımızı kazanınca gericiler bizi kesecekse, sömürge olarak kalalım" psikolojisiyle bilerek bilmeyerek hedef şaşırtan aynı "kast"ın güya öbürüne muhalif kanadı da, etnik bozgunculuğun her iki ayağıyla benzeri ittifak ilişkilerini bu sefer, tam bağımsız vatanı, yabancı güçlerin taleplerine boyun eğilmediği, stratejik sektörlerin millileştirildiği bir yerden ziyade, her metre karesinde şarap çanağıyla dolaşılabildiği taktirde özgür olunabilen, herkesin eli herkesin cebinde, vur patlasın çal oynasın bir gazino olarak tasavvur eden "meyhaneci laikliği"nden ibaret "ilerici maksatlarla" geliştirmişlerdir.

Türkiye'nin Güneydoğusunun Irak'ın kuzeyine teslim edildiği, güneydoğusundaki etnikçiliğin de en az Irak'ın kuzeyindekiler kadar "gayet makbul bozguncular" olarak kabul görüp "devlet"i ele geçirdiği bugün, etnikçiliğe 30 yıldır iyi niyetlice alet olanların şaşkınlığı, birbirlerine karşı dost kuvvet olarak kullandıklarını zannettikleri etnik bozgunculuk tarafından fena halde kullanıldıklarını anlamaktan kaynaklanıyor.

Sürecin bilinçli güdücüleriyse, akıllarınca maksat hasıl olduğu için seslerini çıkarmıyorlar.

2- Uygulamaya koyan devlet görevlileri, işin buraya varacağını hesaplamışlarmıdır ayrı konu; ancak Türkiyenin güneydoğusunun Irak'ın kuzeyine teslim edilmesine varan sürecin başında, ortadan kaldırılan önderlerince sergilenen davaya inanmışlık örneklerinin de etkisiyle, 71 yükselişinin hemen ardından sosyalist hareketin uygun soğuk savaş şartlarında, anti-amerikan bir devrime doğru hızla kitleselleşmesini, bu hareketi besleyen güneydoğulu unsurları ana gövdeden ayırıp bölerek durdurmak maksadıyla etnikçilik zehrinin önünü açma stratejisi yatar.

Bozguncuların özellikle 70'lerin sonlarında ve 80'lerde yayınladığı dergiler incelenecek olursa, öldürülmüş etnikçi militanlarla ilgili resim altı yazılarında "...Bir süre faşist-Kemalist Türkiye sol hareketi içinde çalıştı. Ulusal hareketle tanışınca kimliğini buldu, Kemalist sosyalist Türk faşistlerini kürdistandan kovmaya and içti" benzeri cümlelerle maksada nasıl yüründüğü görülecektir.

Irak'ın kuzeyindeki kukla yapılanma, başlangıcı 70'lerin başlarına kadar uzanan ve T.Özal döneminden bugüne gemi azıya alan bir aymazlıkla esasen Ankara'dan kuruldu ki bu kuruluş sürecinin üzerindeki "örtü" ayrıntılı araştırmalarla henüz tamamıyla kaldırılıp Türk milletine anlatılmış değildir.

Dolayısıyla "Türkiye'de, üst düzey sivil ve askeri bürokrasiyle birlikte muhalefetteki siyasiler(in) hemen hiçbir konuda olmadıkları şekilde tek ses oldukları", hatta "bu konuyu 'milli mesele' olarak benimsedikleri" tespiti de doğruluğu daha çok görünüşte bir iyimserlik taşımaktadır.

3- "Savaşacağız ama iç savaş çıkar" diye düşünerek kazanılmış tek bir bağımsızlık savaşı örneği yoktur. "Savaşacağız ama iç savaş çıkar" diye düşünmek, "Düşmanın çoktan başlattığı bu savaşı seyrederek vatanımı kaybetmeye, Türk milleti olarak siyasi tarihten silinmeye razıyım" demektir. Milletçe içinde bulunduğumuz savaşın, samimiler içine gömülerek gizlenenlerin işbirlikçi yüzlerinin açığa çıkacağı, işgalcilerle, bozguncularla yan yana görünür hale gelecekleri seviyeye ulaşması lazımdır.

Durumu kavrayamayan iyi niyetlilerce üzerinde düşünmeden tekrarlanan ve Türk Milletinin topyekun seferber olmasını frenleyen "kardeş kavgası tehlikesi... iç savaş tehlikesi" edebiyatından vazgeçilmelidir.

İç savaş tabirinden korkmayacaksınız. Zira, sadece evin içindeki dış düşmana değil, 1920'lerde görüldüğü üzere, onun yönlendirdiği işbirlikçi bozguncu kalkışmalara karşı da verildiğinden, bütün istiklal savaşları aynı zamanda birer "iç savaş"tır.

Siyasi tarihi hiçe saymaktan başka bir şey olmayan marangoz eşitliği uğruna, "Türk" sıfatını, adı olduğu milli bütünlüğün unsurlarından biri derecesine indirerek, "Türk-Kürt kardeşliği...Türk-laz Kardeşliği... Türk-Keldani kardeşliği...Kıldani kardeşliği" gibi, dış düşmanın etnikçi bozgunculuğu kullandığı bir vasatta sadece yalvarmak, yaltaklanmak olarak anlaşılan kalıpları kullanma kolaycılığından da bir an evvel kurtulunmalıdır.

Savaş, "Türkçü-Kürtçü iç savaşı" olarak hızlansa bile, aslında, kendilerini adı Türk olan milli bütünlüğe mensup hissedenlerin teşkil ettiği Türk Milletiyle, böyle hissetmeyen unsurların doluştuğu dış destekli etnik bozguncu şebeke arasında gerçekleşen bir kurtuluş savaşı olduğu kısa sürede görülecektir.

Olanca haşmetiyle yerinden doğrulup, içinde birikmiş olanca kızgınlığıyla düşmana patladığında, onu 30 yıldır mıncıklayıp şekillendirdiklerini
zanneden bozguncu-sömürgeci takımı, güçlerinin yetmeyeceği büyüklükte bir muhteşem varlığı kavrayıp oynamaya kalkıştıklarını öğreneceklerdir.

Türk Milletinin tarihi varlığı, görüldüğü zannolunandan çok daha büyüktür.


OrduMillet








"Devlet" Adı Altında Aşiretlerin Kaynaştırıldığı Kukla Yapılanma : Kuzey Irak'daki Kürdistan -1

Emre KOŞAK

Kaynak: SonUlak.com


Anadolu ve Trakya coğrafyasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir ulus-devlet olarak varlığını sürdürmesi noktasında söylem birliğine sahip olduğu gözlenen aydınların hemen hepsinin Kuzey Irak’daki “kukla” Kürdistan yapılanmasıyla ilgili görüşleri aynı düzlemde olagelmiştir.
Kurulması olası “’Kürdistan’a engel olmak” yıllarca bir devlet politikası olan Türkiye’de, üst düzey sivil ve askeri bürokrasiyle birlikte muhalefetteki ve hükümetteki siyasiler hemen hiçbir konuda olmadıkları şekilde bu konuda tek ses olurken diğer bir deyişle bu konuyu “milli mesele” olarak benimserken daha ABD Ordusu’nun “Koalisyon Güçleri” ile Irak’ı işgalinden tam bir yıl önce, 2002 yılında, Ankara’da Barzani aşiretine bağlı Kürdistan Demokratik Partisi’nin Ankara Temsilciliği tarafından dağıtılan bildiride Cevher Salim adlı bir parti yetkilisinin “Kürdistan Ulusal Meclis Başkanı” sıfatıyla yapmış olduğu bir konuşma yer almıştır. Söz konusu konuşma metninde şu ifadeler geçmiştir:
“1991 yılında, ABD ve müttefiklerinin öncülüğünde Kürdistan kurulmuştur. 1991’de Kürdistan kurulduktan sonra ABD ve Avrupa ülkelerinin himayesi altında kendi parlâmentomuzu oluşturduk ve yönetimimizi getirdik. Bulunduğumuz topraklar, artık Kürdistan Ulusal Hükûmeti’nin yönetimi altındadır.”(1)
Aslında coğrafi bir bölge olarak “Kürdistan”ın konumu ve nereleri kapsadığı hep tartışıla gelmiştir. Devlet olarak “Kürdistan” ise yukarıdaki ifadelerde de belirtildiği üzere hep bölge içi (Rusya)/bölge dışı (İngiltere, Amerika gibi) güçlü devletlerin öncülüğünde ve güdümünde kurulmaya çalışılmış, hiçbir zaman da dikiş tutturulamamıştır. Çünkü güçlü devletlerin amacı kesinlikle Kürtler’in iyiliği ve refahı olmadığı gibi Kürtler’i kullanarak komşu (İran-Irak ve Türkiye gibi) bölge devletlerini güçten düşürmek, tampon bölge oluşturmak, yeraltı zenginliklerine bekçilik yaptırmak olmuştur.

“Kürdistan” Adının Kullanımına İlişkin:
Soner Yalçın, “Kürdistan” tanımının ilk olarak Selçuklu SultanıSencer tarafından kullanıldığını yazmıştır ve bunu da “Kürdoloji’nin babası” olarak öne çıkartılan, Rus diplomat Basile Nikitine’ye dayandırmıştır.(2) Oysa Nikitine’ye göre Sultan Sencer, 12. yüzyılda “Kürdistan” tanımıyla, yalnızca (bugün gayri resmi olarak “Kürdistan Eyaleti” olarak adlandırılan) İran’ın kuzeybatısını tanımlamaktadır.(3) Yani Soner Yalçın, Rus yayılmacı siyasetinin kültürel-tarihsel zemin hazırlayıcılarından Nikitin’i kaynak alırken, bir yandan da “tamamlanmamış bilgi aktarımı” yaparak söz konusu “Kürdistan” tanımının Türkiye sınırlarını da içine aldığına ilişkin okuyan insanların kafasında soru işareti bırakmaktadır.
***
Osmanlı son dönem tarihinde, var olan ününe hazırla(tıl)mış olduğu Tanzimat Fermanı’nı okuyarak ün katan Mustafa Reşit Paşa, diplomatlıktan gelip 6 kez sadrazamlık koltuğuna oturmuştur ve Osmanlı’da İngiliz siyasetinin en önemli uygulayıcılarından biri olmuştur.
“Reformların Mimarı” Mustafa Reşit Paşa’daki Avrupa’da uzun yıllar yaşamışlığın da vermiş olduğu Avrupa hayranlığı, özelde de İngiliz hayranlığı, yönetim noktasında İngiliz uyduluğuna dönüşen bir konumlanmayla kendini göstermiştir.
Osmanlı Devleti, 2. Mahmut’un son döneminde, Mustafa Reşit Paşa’nın Dışişleri Bakanlığı’nda, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanının bastırılmasına destek veren İngiltere’yle Baltalimanı Antlaşması’nı imzalamıştır. Bu antlaşmayla İngiltere’ye çok büyük ticari ayrıcalıklar verilmiştir. İngiliz tüccarların Osmanlı topraklarında rahatça dolaşması ve ticaret yapması sağlanmış ve Osmanlı’nın kendi vatandaşlarından daha az vergi ödeyecekleri bir yasal düzenleme gerçekleştirilmiştir.
İngiltere’ye verilen bu ayrıcalıkların kısa bir süre sonra diğer Avrupalı devletlere de sağlanmasıyla 1850’li yılların sonunda Avrupa üretimli mallar Osmanlı piyasasını işgal etmiş ve Osmanlı ekonomisinin çöküş süreci hızlandırılmıştır.
Tanzimat Fermanı’nın yürürlüğe girmesinden hemen önce İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Antlaşması’nın ve sonrasında diğer Avrupalı devletlerle yapılan aynı türden antlaşmaların, Tanzimat’ın öngördüğü yeni toplumsal şekillenmenin dış devletler tarafından yönlendirilmesinde çok büyük katkı sağlayan bir işlevi olmuştur. Gümrük duvarlarının neredeyse tamamen kaldırıldığı ortamda, mallarıyla Osmanlı piyasasını alt-üst eden devletler tarafından Osmanlı’nın özellikle toplumsal ve kültürel dokusuyla oynayacak ve ciddi sıkıntılar yaratacak şekilde ajanlık faaliyetlerine de girişilmiştir. Özellikle İngiltere’nin Anadolu’nun Doğu ve Güneydoğusuna yönelik etkinlikleri maliyesi çöken bir devletin içişlerine de ne denli karışıldığının en somut örneklerinden biridir.
Bu bağlamda söz konusu bölgelerin yönetiliş şekliyle ilgili olarak Avrupalı devletlerin Osmanlı devlet yöneticilerine sürekli dayatmalarda bulunmalarının bir sonucu olarak, 26 Kasım 1847’de Diyarbekir vilâyetine bir vali atanmışken, 13 Aralık 1847’de Kürdistan Eyâleti kurulmuş ve Van, Muş, Hakkâri sancakları ve Cizre kazası 1849’da, Diyarbekır, Mardin ve Siirt sancakları 1856’da bu eyalet sınırlarına katılmıştır. Bununla bağlantılı olarak yine Mustafa Reşit Paşa tarafından “Kürdistan Madalyası” ihdas edilmiştir.
Halbuki Mustafa Reşit Paşa’ya ve Osmanlı yöneticilerine “Kürdistan Eyaleti”nin merkezi olarak belirletilen Diyarbakır, asırlar boyu Akkoyunlu ve Karakoyunlu göçerlere yurt olmuş ve batılı kaynaklarda “Türkmenia” (Türkmenler’in yaşadığı yer) olarak adlandırılmıştır. Kabul görmeyen ve bir anlam ortaya koymayan bu “Kürdistan Eyaleti” tanımı 1860lı yılların 2. yarısında getirilen yeni düzenlemelerle resmen kaldırılmıştır. Fakat başlayan bir sürecin devamı olarak, Batı’dan Doğu’yu şekillendirmek isteyen güçler yine bizzat Batılı tarihçilerce “Turcomania” olarak tanımlanan Doğu Anadolu Bölgesi’ne de “Armenie” (Ermeni bölgesi) demeye başlamışlardır.(4)

(1)Kürdistan Kuruldu mu, Kurulmadı mı?-Orkun-52. Sayı-Haziran 2002
(2)İran’ın Kürt Açılımı idamla son buldu-Soner YALÇIN-Hürriyet-8/11/ 2009
(3)Kürtler (Sosyolojik ve Tarihi İnceleme)-Basile Nikitine-Deng Yayınları-1976 (Akt. Irak Kürtleri-Kerim Yıldız-Belge Yayınları- Haziran 2005)
(4)''Kürdistan'' tabiri- Yrd.Doç.Dr. Nahide Şimşir-Orkun-Sayı 76-Haziran 2004



Kaynak: OrduMillet