hrant dink olayının iç yüzü ve hesaplar üstüne enteresan bir yazı

http://www.anarkismo.net/newswire.php?story_id=4781
Hrant Dink’in Ardından Faşizm ve Anti-Faşizm
Ender Yılmaz
(Mülksüzler Şubat 2006 sayısı için yazılmıştır.)

Hala kazananı belli olmamış bir oyunun ortasından yazıyorum bu satırları. Doğrularım var, kafa karışıklıklarım ve sorularım olduğu gibi. Cuma günü cinayet haberini ilk duyduğumda hissettiklerim, çaresiz bir şaşkınlık ve bunun da iki üç günde üstünü kapatılabileceği korkusuydu. 2005 Newroz’undaki bayrak kışkırtmasından beri gittikçe yükselen milliyetçi rüzgâr bir kişiyi daha ezip geçecek miydi? Çatışmalarda ölenler, linç girişimlerine uğrayanlar, Diyarbakır sokaklarında katledilen “sözde vatandaşlar” (Kürdün diğer adı oldu artık bu topraklarda), okullardaki faşist saldırıların kurbanları ve diğerlerinin yanındaki yeni kaldırım taşı da Hrant Dink mi olacaktı? Cuma sabahı İstanbul Üniversitesi’nde tur atan akşam da Mimar Sinan Üniversitesi çıkışında pusuya yatan faşistler bir rastlantı mıydı, yoksa bu olayın o bilindik “sağ-sol çatışması” haberleriyle üçüncü sayfalara atılacağının mı işaretiydi? O gün korktuğum olmadı; en azından tahmin ettiğim kadar olmadı. Cuma akşamı yürüyen 5–10 bin kişinin ardından Hrant Dink’i anmak için Salı günü 100 bini aşkın kişi yürüdü. Ne kadarını “biz” başardık bunun, ne kadarı tezgâhtı, ne kadarı B planı bilemem.

Şemdinli olayları ve Danıştay saldırısı da devletle ilişkili faşist çetelerin varlığını gözler önüne sermiş; onlara karşı da protestolar yapılmaya çalışılmış, ama hiçbiri bu kadar gündeme oturmamıştı. Medya, “vatandaş tepkisi” diye mazur görülen linç girişimlerini ve münferit bir vaka olarak geçiştirilen Rahip Santoro cinayetini öz-eleştiri vermeden de olsa yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Tecrit gibi en azından tüm solu ilgilendiren bir konuda bile Taksim meydanındaki haftalık eylemler 600 kişiyi geçememişken hem cinayetin hemen ertesinde başlayan protesto hem de cenaze töreni devasa bir insan kitlesinin tepkisizliğini yenmesini sağladı. Bu gibi gelişmelerle açılan yarık çok sınırlı elbette. Aydın Doğan medyası Hrant Dink’i bağrına milliyetçiliklere taviz vermemiş bir Ermeni olarak değil, Ermeni soykırımının varlığını reddeden bir “vatan evladı” olarak bastı. “Hepimiz Ermeniyiz/Türküz” tartışmasının aslında milliyetçiliğin ırkçılığa dönüşümü için yeni temeller sağladığı ve bazı Türklerin artık Ermeni olarak vurulmasının önünün açıldığı da bir gerçek (“Ermeni dölü” gibi yaygın bir hakaretin bulunduğu bir ülkede “ermeni” kelimesinin bir hakaret olarak kullanılmasına daha kötü denilebilir mi, emin değilim). Özellikle de bu slogan tartışmasında “Hepimiz Ermeniyiz” cümlesinin bir metafor olduğu başta Tercüman olmak üzere medya tarafından unutturulup Türk milliyetçilerinin elinde bir silaha dönüştükten sonra daha dikkatli adımlar atmak gerekiyor. Bu çatlağın nereye, nasıl derinleştirilebileceğini milliyetçi bir sel ortalığı kaplamadan düşünmek gerek.

“Kim yaptı(rdı)?” sorusunun görünürdeki cevabı şu ana kadar üç kişiyle sınırlı: 17 yaşında umutsuz bir yoksul genç, mahalleden faşist abisi ve bir üniversite öğrencisi. Bu ekip, büyük olasılıkla Rahip Andrea Santoro cinayetini 16 yaşındaki birine işletenlerden. Üniversite öğrencisinin bir polis muhbiri olması, faşist abinin cinayeti ilçede polis dışında herkese önceden müjdelemiş olması, Trabzon Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan ihbarların birini İstanbul’a gönderilip doğrulatılamaması, diğer üçününse Trabzon dışına bile çıkamaması devletle bağlantıların şu ana kadarki en açık göstergeleri. Hedef seçimlerinden Türk-İslam sentezciliğine, dolayısıyla BBP’ye, yakın olduklarını tahmin etmek güç değil. Muhsin Yazıcıoğlu aynı fotoğraf karelerinde görünmelerini şansa bağlasa da BBP’nin gittikçe daha aktif bir faşist güç olacağı görünüyor. Ülkücüleri “sokağa çekmek” amacını MHP içinde gerçekleştiremeyen Ümit Özdağ ve ekibinin, MHP’den en son istifaları takip ederek BBP’ye geçmesi de mümkün. Bu, okullarda bugünkü düşük yoğunluklu saldırı ortamının daha da vahimleşeceğinin bir işareti. Türkiye’de merkez milliyetçileşirken MHP de gittikçe merkeze kaydı ve en son ABD donanma gemisini protesto eden Ülkü Ocakları yöneticilerini görevden almasında görüleceği gibi ABD emperyalizmine her alanda biat ediyor. Hrant Dink’in avukatının andığı bir diğer kişi de kendisini tehdit eden Susurlukçu generallerden Veli Küçük. Veli Küçük’ün Danıştay tetikçisiyle ve 301 davalarını açan Hukukçular Birliği başkanı Kemal Kerinçsiz’le yakın ilişkilere sahip olduğu biliniyor (28 Ocak tarihli Radikal gazetesinde Veli Küçük’ün bilinen ilişkilerinin bir dökümüne ulaşılabilir). Devletle bağlantılı bu kadar isim geçince insan malum olanı düşünüyor tabi. Hele de devlet insanların peşine ajan orduları takmaktaki becerisini bu suikastı engellemekte gösteremeyince.
Amaçlar ve Olasılıklar
“Peki, amaç neydi?” sorusunun cevabı ise daha da karmaşık. ABD-NATO’nun kontrgerilla örgütlenmesi, devletin Teşkilat-ı Mahsusa geleneği ve faşist çeteler zaten kendi başına karmaşık bir denklem. Hrant Dink’in ölümünden sonra Türk milliyetçiliği karşında artan bir sinmişlik mi, yoksa AB’ci bir liberal anti-faşizm ortamı mı yaratılmak istendiğini bilemeyince daha da karışıyor. Ama en açık olan nokta şu: Hrant Dink’in yerini bu ülkede doldurabilecek hiç kimse yok. Dink sözünü sakınmayan, milliyetçiliklerin önyargılarına düşmeden fikir üretebilen biriydi. Anadolu’nun son Ermeni köylerinden birinden geliyordu. Dink Türklere esas muhataplarının yurtdışındaki milliyetçi Ermeniler değil, bu topraklarda tüm acılara rağmen kalmış olanlar olduğunu gösteriyordu. Agos gazetesinin amacı bu ülkenin Ermenilerini görünür kılmak, bu topraklarda Ermeni olarak yaşamanın ne demek olduğunu anlatmaktı. Son yazılarında Ermenileri tek sorunlarının soykırımın tanınıp tanınmaması olmadığını, bunun Türklerin vicdan meselesi olduğunu söylüyordu. Bir 24 Nisan daha gelip çattığında Hrant Dink’in yokluğunu daha da acı hissedeceğiz.

İkinci olasılık Mülksüzlerin Ocak sayısında Metin Kılıç’ın işaret ettiği gibi Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde gerginlik yaratarak Tayyip’in seçilmesini engellemektir. Hemen suikasttan önce gündeme gelen EMASYA (Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma) Protokolü bu açıdan bağlantılıdır. 28 Şubat’taki postmodern darbesinin ardından Temmuz 1997'de Genelkurmay Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan bu protokolde, "toplumsal hareketler” karşısında yerel mülki idare amirinin çağrısı ve kararını beklemeden askeri birliklerin harekete geçmesi öngörülüyor. Çağlayanda toplumsal olaylara karşı tanklı tüfekli tatbikat yapılma planı basına sızmıştı ve daha sonra aslında böyle tatbikatların hiç yapılmadığı iddia edilmişti. Oysa geçen Aralık ayında Edirne’nin bir ilçesinde bu tatbikat yapılmıştı. Bu sızdırma vakasının Emniyette gittikçe güçlenen ve daha önceki Danıştay baskınında veya Cumhuriyet gazetesi bombalamasında olduğu gibi AKP hükümetini istikrarsızlaştırmaya çalışan devlet güçlerini engellemeye çalışan bir tarikat yapılanmasının eseri olması mümkün. Faşist katliamların ardından ordunun tarafsız (!) bir güç olarak olaya el koyması 70’lerin sonundan hatırladığımız bir senaryo. Bu satırlar yazılırken Yaşar Büyükanıt “bu menfur saldırıyı” şiddetle kınadıklarını söylemekten fazla bir şey dememişti. Slogan tartışmalarına da dahil olmaması ordunun kendisine tarafsızlık süsü vermek istediğini gösteriyor.

AKP hükümeti ise tetikçinin kısa sürede bulunmasının rahatlığını yaşarken soruşturmayı sürdürme kararlılığını değişik ağızlardan tekrarlıyor. Trabzon Valisi ve Emniyet Müdürü merkeze çağırıldı ve Tayyip derin devletin var olduğunu kabul ederek ve bunun minimize ve hatta yok edilmesi gerektiğini söyleyerek duruma hakim olduğu imajını vermeye çalışıyor. Oysa bu devletin derin yüzü değil, gerçek yüzüdür. AB’nin terörle mücadele adına attığı ve atmayı planladığı yasal değişikliklere bakan herkes bunun basitçe bir bürokratik devlet geleneği sorunu olmadığını görebilir.

Tartışmaların bir odağının da 301. madde olması manidar, çünkü hem AB hem de TÜSİAD bu maddeyi daha önce eleştirmişti. Hükümetin maddeyi tamamen kaldırmayacağını ve daha önce uzlaşamayan “sivil toplum örgütlerini” tekrar tartışmaya çağırması 301’in en azından başka bir şekilde duracağına işarettir. 301. maddeden yargılananların çoğunun burjuva demokrasilerin oksijen kaynağı olan “entelektüel kanaat önderleri” olması bu yasada yapılacak bir değişikliğin Toplumla Mücadele Yasası (TMY) ile örgütlü devrimci sola saldırılar sürerken bir makyaj vazifesi göreceği düşünülebilir. Tetikçi Samast’ın TMY’den yargılanacak olması da TMY karşısında bir mücadeleyi güçsüzleştiren diğer bir etken. (Tabii 301’e karşı mücadele daha geniş bir mücadeleye bir basamak olarak da düşünülebilir. “Bakın onlar bunu eleştirmedi ve düzenin oyununa düştü” deyip radikallik taslamanın da manası yok)

Üçüncü olasılıksa Kuzey Irak’ta gelişmelerle bağlantılısı. Meclis CHP’nin önerisiyle gelişmeleri değerlendirmek için 23 Ocak Salı gününe bir kapalı oturum planlamıştı. Ona paralel olarak Irak Kürdistanı Parlamentosunda Türkiye üstüne yapılan oturumla birlikte Hrant Dink suikastının gölgesinde bu çok az gazetede haber oldu. Ayrıca bu cinayetin Türk milliyetçiğinin yükselişini durduracak bir etki yaratacağı tahmin edilmişse operasyon yanlısı havayı azaltma amaçlı olduğu da düşünülebilir. Bu konunun gündemde fazla yer almasının engellenmiş olması Ortadoğu’daki ABD politikalarına, yani bir Türkiye-Irak Kürdistanı-İsrail ekseni oluşturulmasına, yarıyor. Bu üç milliyetçiliği karşı karşıya getirecek gelişmeler ABD’nin de Ortadoğu’da tökezlemesine yol açıyor.

Yine de bu en karmaşık kurguya sahip olasılık olduğu için gerçekliği oldukça şaibeli görünüyor. Dahası meclis toplantısı kısmen saklanmış olmasına rağmen Hrant Dink cinayeti Irak’a müdahale çığlıklarını tedavülden kaldıracak bir etki yaratmadı. Irak Milli Petrol Şirketi SOMO sözleşmelerini yenilemek isteyen Türk firmalarına ''Kuzey Irak yönetimine başvurun'' derken ve Türkiye sınıra tekrar asker sevkıyatına başlanmış durumda. Tıpkı geçen seferki sınıra asker yığma gibi bu da tamamen iç politika malzemesi niteliği taşıyor. Türkiye 90’lardaki özel konjonktürdekinin aksine alt-emperyalist arzularını tatmin etmek için rahatça sınır ötesi operasyonlar yapamaz. Hem PKK’yi sadece asker gücüyle yenmek zor ve kanlı, hem de PKK üyelerinin önemli bir kısmının Irak vatandaşı olduğu düşünülürse diplomatik açıdan bir felaket yaratabilir (Abdullah Öcalan’ın yakalanışında her tür diplomatik inceliğe dikkat edilmişti). Kürt sorununun askeri olarak bitirilemeyeceği de ortada: 27 Ocak tarihli Zaman gazetesinde İbrahim Kalın’ın dediği gibi bölgeye harcadığı paranın yüzde 80'ine yakını askerî harcamalardan oluşan devletin Kürt sorunu haftada 3 saat Kütçe yayına izin vererek çözmesi mümkün değil; hele de uydu üzerinden onlarca Kürtçe kanal izleniyorken.

Kerkük’e müdahale fikri ise komik olmaktan öteye gidemiyor. Diplomasi ve askeriye bilgisi bir yana birazcık harita bilgisi olanlar bile Kerkük’e varmanın hiç de öyle söylendiği kadar kolay olmadığını görebilir. Türkiye’nin politikası de zaten doğrudan bir saldırıyla değil, maşalar kullanarak bölgeye müdahale etmek. Irak Türkmen Cephesi (ITC) geleneksel görevini sürdürüyor. Yıllarca müttefiki Saddam’ın zulmü altında ezilen Türkmenler, Türkiye’nin aklına ancak Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra gelmişti ve 1995’te ITC kuruldu. ITC son seçimlerde Kerkük’e KDP tarafından Kürtlerin yerleştirilmesi ve Erbil teşkilatının KDP listesinden seçime katılmasıyla oldukça başarısız oldu. Irak parlamentosundaki 14 Türkmen milletvekilinin sadece 3’ü ITC üyesi (Kimin Türkmen olduğu aslında kaynaklara göre değişiyor. Kimi toplam 6, kimiyse 8 Türkmen milletvekili olduğunu söylüyor). Geri kalanların 5’i Şii listesinde, 4’ü Kürt listesinden, birer tane de Allavi ve Yaver’in listelerinden var. Aslında bu üçünden sadece 1 tanesi ITC’den seçilmiş durumda; diğer ikisi Musul’da ayrı bir örgütün listesinden seçildi. ITC’nin sadece Türkmenlerin Şii olan %30-40’ını değil, Sünnileri bile temsil edemediği ortada. Türkiye ikinci bir ayak daha kazanmak için 13–14 Aralık 2006’da Iraklı Sünni liderlerin bir toplantısına ev sahipliği yapmıştı. Türkiye’nin Irak’taki en büyük üç radikal Sünni gurubu olan Ensar ül Sünne Ordusu, Irak İslam Ordusu ve 1920 Devrimi Tugayı’na teknik-lojistik destek verdiği iddia ediliyor.
Milliyetçiliğe karşı Anti-faşist Mücadele?
Ancak sınıfsal mücadeleler devletin gerçek yüzünü göstererek milliyetçiliğe karşı bir darbe vurabilir. Liberal anti-faşistler, faşizmi bir bürokratik oligarşi veya devletin gövdesine yapışmış bazı guruplar sorunu olarak algıladıklarından her zaman başarısız oldular. Faşist örgütler basitçe bir kukla olarak değerlendirilemez, ama Hitlerin Nazi Partisi’ne bir devlet ajanı olarak girdiğini veya seçimde başarısız olan Musollini’nin devlet eliyle hapisten kurtarılıp tarım işçilerinin grevlerini kırmada kullanıldığını da unutmamak gerek. Devletin ve sınıfsal egemenliğin mantığı hiyerarşinin mantığıdır ve başlı başına baskıcıdır zaten.

Milliyetçi, hatta faşizan sendikalar bir yana yükselen milliyetçilik emekçilere kendi sınıfsal gündemlerini ikinci plana attırdığı için sınıfsal mücadelelerin de altı oyuluyor. Bu kısırdöngüden çıkabilmek için iki taraftan da vurmak gerekiyor. Türkiye gibi emperyalizm hiyerarşisinin tepelerinde olmayan bir ülkede iç çelişkiler daha şiddetli yaşanıyor, burjuva demokrasisi sınıf egemenliğini gizleyen bir aygıt olmakta daha şiddetli sorunlar yaşıyor. Bu solun eline önemli bir koz verir gibi görünse de aynı zamanda faşist hareket için bereketli bir yatak oluşturuyor. TÜSİAD tipi AB’cilik, insanların ekmeğini çalıp demokrasi havariliği yapmak, emekçiler arasında tiksinti uyandırıyor. Ordu ya da ufak faşist gurupların bu ekonomi politikalarına bir alternatifi olmamasına rağmen sırf bu temelsiz demokrasi ve çok-kültürcülük söylemini eleştirmek üzerinden bir seçenek gibi görünüyorlar. “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı üstüne tartışmalarının gösterdiği gibi büyük çoğunluğun duygudaşlık göstermeye hali de, nedeni de yok. Bu yüzden anti-faşist mücadelenin liberal demokrasi havariliğinin ötesine geçip anti-emperyalist ve anti-neoliberal olması gerekiyor.

Peki, bu nasıl olacak? Bu sorunun tek bir kampanya, platform vs. ile çözülecek hali yok. Burjuva demokrasisi kendisinin işeyaramazlığını kanıtlamaya devam ettikçe faşizan hareketler ortaya çıkacaktır. İlk anti-faşist örgütlerden olan 1920 İtalyasındaki Arditi del Popolo örneğinde olduğu gibi bir sınıfsal anti-faşist örgütlenme yaratmak oldukça zor, çünkü askeri önlemler gizliliği, gizlilik de belli ölçüde hiyerarşiyi getiriyor. Hiyerarşinin olduğu yerde de guruplar arasında çekişmeler, yer kapma kavgaları başlıyor. Bu alanda siyasetler arası dayanışma ağları veya bölgesel siyasetler koalisyonu şeklinde örgütlenmek en makul çözüm gibi görünüyor.

Saldırı ve karşı-saldırı meselesinin dışındaki alanda, solun çok sevdiği siyasetler toplantısı merkezli ya da yerel özerkliğin bu merkezi yapıya bir şekilde bütünleştirilmeye çalışıldığı kampanyalar ve platformlar yerine katılımcı ve doğrudan bir demokrasiyi yaşatabilen federatif kampanyalara yönelmesinde yarar var. Merkeziyetçi kampanyalarda yerel toplantılar bile siyaset temsilcileri dışında kimseye açık olmadığından örgütlerin üyeleri bile karar alma süreçlerine katılamıyor ve özne olamıyor. Emekçi mahallelerindeki insanların durumu ise çok daha vahim: Sola sempatileri olsa bile başka yerlerde alınmış kararların uygulayıcıları ya da devletin deyimiyle “yasadışı terör örgütlerinin maşaları” olmaktan korkan pek çok kişi var. Yereli herkese açık bir karar organı ve merkezi de bir eşgüdüm organı olarak görmeden yapılan çabalar çok az verim verecektir.

Milliyetçiliğe ve faşizme karşı mücadele basitçe faşistlere veya faşist saldırılara karşı mücadeleye indirgenemez. Aslında mücadelenin çoğunluğu gündelik hayatın içinde gizlidir: Irkçı alaylara maruz kalmak, dinlediği müzik veya konuştuğu şive yüzünden dışlanmak, sokak ortasındaki gasplara ses çıkaramamak vs. Ogün Samast’ı cinayetten önce yakalamak ufak bir olasılıktır; içinde yaşadığımız pasiflik kültürünün yerine bir direniş kültürü koyabilmek ise esas meselemizdir. Tam da bu noktadan anti-faşist mücadele sınıf mücadelesine eklenecektir. Sıradan kişiler, gündelik faşizm altındaki lider-takipçiliklerini bırakıp düşünen, karar alan ve kendi hayatına sahip çıkan insanlara dönüştüklerinde bu mücadele ilerleyecektir.