A- İslam ve Osmanlı

Osmanlı’da dini anlam dünyasına göz atarken iki ayrı örgütlenmeye ayrı ayrı ve birbiriyle olan ilişkileri açısından yaklaşmakta fayda var. Osmanlı Devleti ve Osmanlı toplumu.

Osmanlı Devleti; kendi yapısı içinde ve uygulamalarında katı bir teokratik devlet miydi?

“Devletin ana kanununun şeriat olması, padişah ve yöneticilerin meşruluklarını tanrısal kaynağa dayandırmaları , halifeliğin kabulünden sonra devlet-din birliğinin pekişmesi, padişahın Müslümanların reisi de olması, cismani-dinsel otoritelerin kaynaşması, şeyhülislamlık kurumu ve bunun eliyle padişahın kural koyma yetkisinin şeriata uygunluğunun denetlenmesi, şeyhülislamın etkisinin artması ve 16. yy’da vezirler heyetine katılması, devlet hizmetinin yalnız Müslümanlara açık olması, 1876 Anayasası’nın devletin dinini İslam olarak saptaması, hilafeti anayasallaştırması, padişaha halife sıfatıyla İslamı koruyucu görev verilmesi, ona ahkamı şeriyeyi uygulatması, şeriata bağlılık yemini ettirmesi (1909), meşihat (şeyhülislamlık) makamını anayasa kurumu yapması, şeyhülislamın vekiller heyetine alınıp şer’i mahkemelerin ve medreselerin başına getirilmesi, Heyet-i Ayan’ın yasaların din kurallarına uygunluğunu denetlemekle görevlendirilmesi, yasaların fıkıh hükümlerine uygunluğu koşulunun konması (1909), tutuklama işlemlerinin şeriata uydurulması (1909)” gibi birçok özelliği şer’i düzenin yerleşik ve egemen olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu yerleşik sistemde islamın, ülkenin yönetiminde varlığı gerekli yasal, toplumsal, siyasal tüm düzenleri ve biçimleri tüm ayrıntılarıyla, değişmez bir biçimde oluşturduğu aşikardır.

Bu tablodan da ortaya çıktığı gibi, islam toplumlarının hükümdarları, müslümanların reisleri olarak görüldükleri ve bu toplumlarda toprak hukuku esas itibariyle Kur’an’a dayandırıldığı için, İslam dini hiyerarşisi, teorik olarak, İslam devletlerinin anayasa hukuku denilebilecek bir şeyle uzvi bir ilişki içindeydi. Osmanlı’da ulema, devlet teşkilatıyla çok daha açık bir biçimde bütünleşmişti. Eğitimi, kazai ve idari çatıyı kontrol altında bulundurmaları sayesinde, devlet elemanları gibi hareket etmekte ve bu şekilde, dolaylı olarak, devletin sosyal hayatı denetim altında tutmasını temin etmekteydiler. Bu açıdan, yönetim hem islami hem bürokratikti. Devlet dininin İslam olması ve sultanın asli rolünün İslam toplumunun lideri olarak görülmesi anlamında İslami; osmanlı memurlarının devleti korumaya yönelik çeşitli uygulamaları açısından ise bürokratikti.

Medrese veya dini okullarda değil de “saray” sisteminde yetişmiş olan Osmanlı bürokratlarının siyaset ve dinin karşılıklı ilişkisiyle ilgili olarak farklı bir görüşü vardı. Bu görüş, hikmet-i hükumet’in (rasion d’état) önceliği şeklinde tanımlanabilir. Osmanlı bürokratı kendini, devlet bütünlüğünün korunmasından ve İslam’ın yüceltilmesinden sorumlu görüyordu. Bu görüş, “din ve devlet” (din-ü devlet) formülünde ifadesini bulmuştu. Bu, dinin muhafazası için devletin yaşamasının zaruri olduğu anl***** geliyordu.

İslam’ın devlet üzerindeki egemenliğinin, halifeliğin Osmanlı İmparatorluğuna geçişinden itibaren arttığını, devlet ile dinin hızla kenetlendiğini ve birbirlerinden güç aldığını söyleyebiliriz. “Bu özelliğin 16 yy.’dan itibaren gittikçe abartılarak vurgulandığını görüyoruz. Yani Batı Aydınlanmaya geçerken, ekonomik öğeyi de içeren “ulusal devlet” örgütlenişini gerçekleştirirken, Osmanlı Orta Çağ’a gerilemiştir. Devlet kendini gittikçe daha çok dünyadaki yaşamı öbür dünya için düzenlemekle görevli saymaktadır. Din dışına taşarak yapmak zorunluluğunda kaldığı faaliyetleri bile “şer’ileştirmek”te yani dinsel görüşe uyarlamaktadır”

Bu düzen içerisinde Osmanlı toplumunda İslam’ın yeri neydi? Nasıl algılanıyordu? Bireyin kendi kendisiyle ve toplumla olan iletişiminde İslam’ın fonksiyonu neydi? Bu soruları cevaplamak için öncelikle Osmanlı Toplumuna kısaca değinmeli.

Osmanlı toplumunda, “İster Müslüman ister Hristiyan olsun nüfusun çoğunluğu kırsal cemaatlerde yaşıyordu. Dini sadakatle birlikte köy, asli sadakat ve kimlik odağını sağlıyordu.” Buradan anlaşılan; toplumun çoğunluğu, hangi dinden veya ırktan olursa olsun genelde kırsal alanda, devletin başkentine uzak yerlerde yaşıyorlardı. Kimliklerini belirleyen esaslar ise dinleri ve yaşadıkları köydü.

Farklı alt kimliklere ait grupların Osmanlı toplumu başlığı altında bir arada tutmanın tek yolu ise ümmet kavramından geçiyordu. Bu bütünleştirici etki o denli etkili bulunuyordu ki, Fatih’ten sonra, değişik dinlere inanan uluslardan oluşan karmaşık yapının merkez yönetimi bölmemesi için bile, ulus-din kaynaşması öngörülmüş ve uluslar dinlerine göre sistemleştirilerek bir dengeye varılmıştı.

Sonuçta din yüzyıllar boyu Osmanlı devleti ile toplum arasında organik bir bağ işlevi gördü.

Daha detaya inildiğinde Osmanlıda toplumsal yapının mezhep temelinde ayrımlaşmış cemaatlerden oluştuğunu görülür. “Bu cemaatler kendi içlerinde dini liderlik altında hiyerarşik bir kapalı toplum meydana getirirken, kendi aralarında da Sünni/Hanefi cemaatin tepede yer aldığı bir hiyerarşi içindeydiler. Bu sistemde, “her mezhep kendi hukukunu yarattığı için, o mezhebe dahil olanların hangi kurallara göre yönetileceği kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Cemaatler arası ilişkiler ise cemaatler hiyerarşisi tarafından belirleniyordu.” Böylece Osmanlı, birçok geçmiş imparatorluk sistemine benzer şekilde, birbirine hiç benzemeyen, heterojen bir topluluklar kümesini yönetebiliyordu. Bu sistemin konumuz açısından en önemli yönü, mezhep tercihinden itibaren çok geniş bir özel alan tanımına olanak vermesi; her cemaatin kendi eğitim, miras ve benzeri alanlardaki adetlerini koruyabilmesiydi. Devlete sadece vergi ve (müslümanlar için) askerlik konularında muhatap olunuyordu. Dolayısıyla kendilerini doğrudan etkileyen durumların azlığı nedeniyle cemaatler genelde yönetimin içsel sorunlarına karşı duyarsız sayılırdı.”

Burada şu önemli noktayı vurgulamakta fayda var; özel hukukta pratikte örfi kuralların geçerli olmasına karşın, devlet tasarruflarının ideolojik meşruiyetinin İslamiyet tarafından sağlanmaktaydı. Buradan anlaşılan, toplum karşısında mutlak otoritesini korurken, devletin kendisinin de islami esaslarla sınırlı bir hareket alanı olmasıdır.

Osmanlı toplumunda bilhassa Tanzimata kadarki dönemde, din, sıradan insanın kendi vatandaşlık yükümlülüklerini kavradığı bir çerçeve idi. Bu açıdan bakıldığında, Kuran’ın mitsel bir işlevi bulunmaktaydı. Kur’an’ın ortaya koyduğu yol göstericilik, değişik pek çok duruma uyarlanabilecek bir esneklik taşımaktaydı. İlkokul düzeyindeki eğitimde, Kur’an’ı merkez alan uygulama, ortak bir etik temel sağlamaktaydı. Kur’an, Batı’daki insan bilimlerinin eşdeğeriydi.

Özellikle 19. yüzyıl itibariyle; kitlelerin, daha geniş bir iletişim sürecine katıldıklarını, İslam’ı, artık sırf kendi mahalli çevrelerini anlamak için değil, daha geniş bir dünya içinde entegre olabilmek için kullanma zorunluluğunda olduğunu görüyoruz. Bu haliyle İslam’a bir “toplum pekiştiricisi”, yeni teşekkül eden milli devlet sınırları içinde ve dünya devletleri alışverişinde bir “yer” ve “kimlik” belirleyicisi görevleri yükleniyordu.

İslam; parçalı Osmanlı toplumunda grupların topluma adaptasyonu, toplumla devletin birbiri ile iletişimi gibi işlevlerinin yanında; iktisadi düzen (fetih hakkı), ahlak (erdemin temeli Allah korkusudur), sanat, dil vs gibi alanlarda da egemendir. Dolayısıyla tüm bu işlevleri ile İslam o dönemin devleti ve toplumu için bir gerçeklik, ve bir bakıma da bir zorunluluktu.


B- Osmanlı’da reformasyon ve islami hareketler

18. yy sonu itibariyle Batının maddi manevi üstünlüğünü bir tehdit şeklinde yoğun olarak hissetmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, modernleşme ve batının düzeyine gelmek adına birçok reform hareketi başlattı. “1730’larda Padişah I. Mahmut İbrahim Müteferikka’ya “küffarın ekser zamanda galebesine ve ehl-i İslamın mağlubiyetine sebep nedir? Araştır, bildir” buyurmuş. Mütefferika da “Milletlerin Düzeni Üzere Düşünce Yolları” adlı eserinde başka nedenlerle birlikte şu noktayı da belirtmiştir: “Günümüzde artık devletler dinden ve gelenekten gelen esaslara göre değil, akıl ve bilim ilkelerine göre yönetilmektedir.””

Buradan da açıkça görülüyor ki Osmanlı Devleti; iktisadi, siyasi, askeri gibi birçok alanda batıdan geri kalışını İslama dayandırmaya başlar. Batılılaşma ve modernleşme taraftarıları, giderek artan bir şekilde Osmanlı’daki cemaatsal yapıya ve dinin toplumsal yaşam üzerindeki etkisine karşı olurlar. Bu pozisyonlarını giderek bilimsellik iddiasına dayandırırlar ve programlarını hayata geçirmek üzere giderek daha otoriter ve baskıcı yöntemleri benimseler. Böylece batılılaşma Aydınlanmanın yüzeysel bir taklidi haline gelir. Batılılaşma hareketi da aynen Aydınlanma gibi dinsel anlam dünyasına ve genelde toplumsal yapının ataerkil özellikler gösteren unsurlarına karşı çıkar.”

Osmanlı’da eskinin yerine yeniyi getirme çalışmaları II. Osman döneminde yavaş yavaş başlar. Bozulan Yeniçeri ve Sipahi ocaklarını ortadan kaldırmak ve yerine Anadolu, Suriye, Mısır Türkleri ve Türkmenlerden oluşan bir ordu kurmak istenmiştir. Bu girişim ilmiye sınıfının çıkarlarına ters düşmüş ve bu sınıfın nüfuzunu tehdit etmiştir. Yeniçeri ve Sipahi ocakları isyan etmiştir. Yenilik çalışmalarının doğrudan ordu ile alakalı olması konumuz dışı gözükse de, isyanın dini esaslara dayandırılarak yapılması son derece önemlidir. Atmeydanı’na gidilerek Şeyhülislam Hocazade Esad Efendi’den fetva alınarak bazı devlet adamlarının, Sadrazamın ve Padişahın katledilmesi; Osmanlı’da ilk islami hareket olarak tarihe geçmiştir. İkinci önemli islami hareket olarak Osmanlı tarihine geçen, Kadızadeliler isyanıdır. Kadızade Efendi ve çevresindekilere göre, Hz. Muhammed’den sonra yapılan bütün yenilikler, müspet ilimler dahil olmak üzere haramdı. İşte sonunda İslam’ın kalesi olan Osmanlı Devleti, Cenab-ı Hakkın gazabına uğramış, bu hallere düşmüştü. Bu kişilerin amacı, Hz. Muhammed’den sonra yapılan bütün yenilikleri ortadan kaldırarak, kendi görüşlerine uygun bir düzen kurmaktı. Girişilen isyan hareketi, Köprülü Mehmet Paşa tarafından bastırılmıştır.

Osmanlı’da yapılan çarpıcı yenilik hareketlerinin başı sayılan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile çevresindeki yöneticilere karşı girişilen bir başka irtica hareketi de Patrona Halil olayıdır. Lale Devrinde, matbaanın da kurulması dahil, yapılan yenilik ve imar faaliyetlerine karşı olanlar, Arnavut Patrona Halil ile birlikte 1730’da isyan hareketi başlatmışlardır. Şeyhülislam Abdullah Efendi’nin desteği ile III. Ahmet tahttan indirilmiş yerine I. Mahmut getirilmiştir.

1792 senesinde imzalanan Yaş Barış Antlaşması sonrasında, Osmanlı Devleti de gerekli ıslahatları yapmak için bir soluklanma zamanı bulmuş oluyordu. III. Selim, bu barış döneminden faydalanarak devlet içinde özellikle askeri alanda ıslahatlar yapmaya başlar. Nizam-ı Cedit ile devlet ile orduda başlayan yenilikleri, başka bir islami hareket bekliyordu. Yenilik hareketlerinden rahatsızlık duyan Şeyhülislam Ataullah, vaizlere telkinlerde bulunmuş ve onları camilerde yapılan vaazlarda halkı “askere ceket ve pantalon giydirip, Frenk muallimlere teslim eden” padişaha karşı gelmelerini teşvik ettirmiştir. Devletin ileri gelenlerinden Tayyar Paşa da; “Müslümanlara kafir elbisesi giydirildi, şimdi ne sipahi ne yeniçeri var, cümlesi başı kalpaklı Frenk oldu. Bunları emreden padişahtır. Kendisinin dine ve halka hıyaneti meydandadır” demekten çekinmemiştir. Nitekim, ıslahatlara karşı Kabakçı Mustafa liderliğinde isyan çıkmıştır ve padişah tahttan alınmıştır.

II. Mahmut devri, gerçekleştirilen yenilik hareketleri itibariyle Osmanlı Devleti’nin yol ayrımına girdiği bir dönemi ifade eder. Öncelikle ordu baştan aşağı düzenlenmiş, yeniçeri ocağı kaldırılmıştır. Hükumet teşkilatında, sosyal alanda, iktisadi ve adli sistemde değişikliklere gitmiştir. Avrupa tarzında eğitim veren rüşdiyeler, Harbiye ve Tıbbiye okullarının açılması ile eğitimde laikleşme hareketleri gerçekleşmiştir.

Tanzimat’tan önceki Osmanlı reform hareketleri, yeni ordunun kurulmasıyla ve sürekli bir ordunun meydana getirilmesine destek olacak yeni vergi kaynaklarının bulunmasıyla başlamıştı. Bu çabalar, 1839’dan sonra yeni bir idari, adli ve eğitim ağının yaratılmasıyla daha da yaygınlaştırılmıştır.

Tanzimat dönemi boyunca yapılan bütün laiklik yolunda yenilikler, toplam nüfus içindeki payları %40 gibi önemli bir oranda olan gayrimüslimlerin ayrılıkçılığını önlemek içindir. Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuat Paşa gibi dönemin devlet adamlarının bıraktıkları metinlere genel olarak baktığımızda; 1700’lerden beri gelen ıslahat hareketlerinin geçirdiği aşamaların bir muhasebesi sonucunda, devletin iç ve dış problemleri karşısında ne yapılması gerektiği hakkında hemen hemen hepsinin aynı fikirde buluştuklarını söyleyebiliriz: Eski usullerden vazgeçmek! Tanzimat Fermanı, “usul-i atikayı bütün bütün tağyir ve tecdid” etmekten bahsederken, Fuat Paşa’ya göre geçmiş ile ilgiyi keserek yeni gelişme ufuklarına yönelmek zorunludur. Bu potansiyel mevcuttur ama bunun için bütün siyasi ve idari kurumlarımızı değiştirmek mutlaka gereklidir. Bu topyekun değişim önerisi için iki temel gerekçe ileri sürülür: dini ve beşeri.

1840’lardan 1870’lere kadar süren bu dönemde; Gülhane Hatt-ı Hümayunuyla olsun, Islahat Fermanıyla olsun; gerekçeler her ne olursa olsun Tanzimatçıların gözle görülür bir şekilde laikleştirici bir politika uyguladıkları görülüyor.

Tanzimatçıların laikleştirici politikaları, üst düzey ulemayı devlet politikasının hazırlanması, ayrıntılandırılması ve uygulanması konularında sahip oldukları paydan tedricen yoksun bırakmıştır. Din, gene tedrici biçimde idari ve yargısal olaylardan ayrılırken, eğitim kurumları da la-dinileştirildi. Devlet adamlığının yanı sıra , ilahiyat eğitimi görmüş olmayı da gerektiren resmi makamlardan bir çoğu iktidarın kaynağını oluşturan yerler olmaktan çıkarıldılar. Yargı sistemine getirilen değişiklikler, örneğin şer’i mahkemelere paralel bir laik nizami mahkemeler sisteminin kurulması, resmi eğitim kapsamında 1846’da bir Maarif Nezareti’nin kurulması, rüşdiyelerin yaygınlaşması istinaden Fransız lise programından esinlenilmiş bir lise inşa dalgası, 1880 yılında laik bir hukuk fakültesinin açılması gibi örnekler, bariz bir biçimde yeni ve laik bir çerçevenin yaratıldığını göstermektedir.

Temel kaygının devleti yeniden güçlü hale getirme olan Tanzimat düşüncesinin, laikliğe doğru atılan adımları şüphesiz sosyal anlamda bazı çelişkilere ve dengelerin bozulmasına sebep oldu. En büyük sarsıntı, şer-i alanda ve özellikle millet sisteminde yaşandı. Hukuk ve eğitim konularında devlet var olan sistemi ortadan kaldırmamasına karşın, batılı ve laik uygulamaları paralel bir şekilde başlattı. Nizamiye mahkemelerinin kurulmasıyla şer-i alan daraltıldığı gibi ; noterlik avukatlık gibi kurumların yerleştirilmesi sistemin islami temeldeki mantığını sarstı. Aynı şekilde eğitimde de laik bir okul sistemi oluşturularak eski yapıdan tamamen bağımsız alternatif bir öğrenim süreci kılındı. Bu reformlar toplumun gündemine ataerkil yapıyı temelinden sarsan üç tür eşitlik fikri soktu. Bunlardan ilki müslim-gayri müslimlerin kanun önünde eşitlenmesiydi. Kanun önünde eşit duruma getirilmek, yaşam biçimlerini karşılıklı olarak belirleyerek ‘doğal’ bir düzen yaratmış olan ezeli ve kadim zihniyete karşıydı. İkincisi, cemaat içi hiyerarşinin erimesine yol açtı. Örneğin, tüm Hristiyanların lideri durumundaki Ortodoks cemaat önemli bir prestij kaybına uğrarken kendi içindeki alt cemaatlerde de özerkleşme eğilimi başladı. Başka bir ifadeyle, ataerkil yapı sadece İslami cemaatin değil, bu topraklardaki tüm cemaatlerin ortak özelliğiydi; ve her değişim anında olduğu gibi, 19. yüzyılın Osmanlısında da toplumsal sistemin güç odakları değişime ortak direnç gösterdiler. Üçüncü ve son olarak da kadın ve erkek devlet nezdinde eşit hale geldi. Bu laik açılım, cemaatsal yapılar arasındaki ve bu yapıların içindeki güç ilişkilerini yıpratarak toplumu yeni bir anlam dünyası içinde homojenize etti.

1870’lerin sonlarına doğru Yeni Osmanlıların Abdülaziz’e başlattıkları muhalefet mücadeleye dönüşür. Kanun-i Esasiyi ilan edeceğini beyan eden II. Abdülhamit tahta gelir.

Yeni Osmanlılar, Osmanlı entelijansiyasından çıkan, Aydınlanma’nın fikirlerinden yararlanan ve modernleşmeyi İslam’la sentezleştirmeye çalışan ilk örgütlü muhalefet grubuydu. Romantik liberalizm ile birlikte içlerinde şiddetli ve romantizmden gelen bir vatanseverlik bulunuyordu. Ancak karşılaştıkları problem Osmanlı İmparatorluğu gibi değişik etnik ve dini gruplardan oluşan bir alanda “vatan” ın neresi olduğu tespit problemiydi. “Osmanlı” olmak en anlamlı şekliyle İmparatorluğun sınırlarını savunmaktı fakat bu sınırlar içinde paylaşılan bir “kimlik” oluşturmak daha zordu. Bundan dolayı, Yeni Osmanlılarda “Osmanlı” “Türk” “İslam” “Müslüman” kimliği etrafında devamlı gidip gelmeler tespit edebiliriz.


Meşrutiyeti ilan eden II. Abdülhamit, önceki islamcıların önderdiği çözüm yollarını hatırlatacak şekilde, İslam’a yeni bir kullanım alanı sağladı. 19. yüzyıl boyunca imparatorluğun geniş topraklar ve nüfus kaybetmesi yüzünden Müsluman toplum farkedilir bir şekilde artmıştı; dolayısıyla, padişah iç politikayı şuurlu bir şekilde islamileştirdi. Sultan panislamizmi kullandı ve Madani tarikatını Osmanlı İmparatorluğunun Müslüman toplulukların hamisi olduğu fikrinin propagandasında seferber etti; fakat öte yandan Şeyhülislamı sıkı bir göz hapsinde bulundurttu, diğer sufi tarikatların güç kaybetmesine göz yumdu. Kendisinin kurmuş olduğu Mekteb-i Mülkiye-i Şahane gibi yeni, modern meslek okullarında din eğitimine özel önem verimesini istemesine rağmen, dini eğitim veren kurumlara karşı ilgisiz soğuk bir tavır takındı. Sultan Osmanlı’ya dayanan ve İslamiyet’in faydalı bir şekilde kullanılmasını amaçlayan bir anlayış sergilemiş fakat saltanatının sonlarında idari sistem saray sistemi ve eğitim büyük ölçüde laikleştirilmişti.

93 Harbinin sürdüğü sıkıntılı zamanlarda, meclisteki azınlık mebusları çalışmaları sekteye uğrattığı gibi, bunalımı da arttırıyordu. Bunun yanında, meclis savaşın gidişatından hükumeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasi tansiyonu yükselltmekteydi. II. Abdülhamit, Kanun-i Esasi’nin kendine verdiği yetki ile meclisi kapadı. Bu durum, yeni osmanlıların bertaraf edilmesine yol açan istibdat dönemine karşın; Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi kişilerin başlattığı muhalefetin güçlenerek büyümesine zemin hazırladı. Nitekim Jön Türkler adı verilen meşrutiyet taraftarları İttihat ve Terakki Cemiyetini kurdular. Jön Türklerin güçlenmesi karşısında sultan II. Meşrutiyeti ilan etti.

1890’lardan itibaren padişaha karşı özgürlükçü bir muhalefet yürüten Jön Türkler, II. Abdülhamit’in yerleştirdiği islami politika karşısında ne yapacaklarını uzun zaman kestiremediler. Dinin bir “sosyal pekiştirici” olarak rolünü biliyorlar ve aynı zamanda İslam’ın Osmanlılar arasında ne kadar derin bir şekilde yerleşmiş olduğunu anlıyorlardı. İktidarda kaldıkları sürede programlarında İslam’a gittikçe artan bir değer verdikleri görünüyor çünkü ittihatçılar dinin ideolojik etkisinin ihmal edilemeyeceğini görmüşlerdi.

II. Meşrutiyetin ilanı sonrasında, halk katlarının fikirlerine tercüman olan bir ikincil ulema grubu, 1909’da İttihad-ı Muhammedi adında bir teşekkül kurdu. İttihad-ı Muhammedi’nin kuruluş beyannamesi, bir çeşit halk İslamlığını temsil etmesi açısından üzerinde durulmaya değer bir belgedir. Örgüt, İttihat ve Terakki’ye karşı yürüttüğü muhalefet dolayısıyla büyük ilgi görmüştür. Organı olan Volkan gazetesi, İstanbul’da en cesur muhalefet organları arasında yerini almıştır.

Volkan, Mizan ve Serbesti gazetelerinin arasında bulunduğu gazeteler aracılığı ile; muhalifler ,İttihat ve Terakki’ye karşı şiddetli bir muhalefet başlatmışlardır. Ordu içerisinde, hükümet ileri gelenlerinin kafir oldukları ve dinin kaldırılacağına fikirler yayılmaya başlar. Bu gelişmeler sonucunda, Taşkışla’daki Avcı taburları Sultan Ahmet meydanında toplanarak “şeriatı kurtarmak” amacıyla herkesi kendileri ile birleşmeye çağırmışlardır. Bir grup meclisi basmış ve meclis başkanı ve Tanin gazetesi başkanı zannettikleri iki kişiyi öldürmüşlerdir. İsyana bir süre sonra donanma erleri de katılmış ve Harbiye Nezareti sarılmış, bazı mektepli subaylar katledilmiştir. 31 Mart vakası diye bilinen bu olay, Osmanlı Tarihinde görülen en belirgin islami harekettir. Bu olaydan sonra irtica terimi Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatında yerini almıştır.

Osmanlı’da laik yapılanma girişimleri, Avrupalılaşma hamlelerine hız vermek amacıyla ortaya çıkmış olarak gözükmektedir. Özgür düşünce ve laiklik, kaynağını diğer batılı ülkeler gibi halktan almadığı için, dini çevrelerce sürekli eleştirilmiştir ve tarih boyunca karşıt hareketlere maruz olmuştur.




ATATÜRK DÖNEMİNDE LAİK DÜZENE GEÇİŞ VE KARŞITLARI



Cumhuriyet tarihi boyunca, “düşünce” üzerinde Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün son derece yoğun bir belirleyiciliği olmuştur, bu etki iki tür işlemiştir: Pozitif anlamda, yani bir tarz düşünceyi teşvik ederek ve destekleyerek ve negatif anlamda, yani o tarza uymayan düşünceleri yasaklayarak veya marjinalize ederek. Sonuç olarak, bütün bu Cumhuriyet tarihi boyunca herhangi bir düşüncenin “Atatürkçülük” ile bir çeşit modus vivendi kurmadan varolması hemen hemen imkansız hale gelmiştir. Bu nedenle, Türkiye’deki laik düzeni incelemek için öncelikle kemalist ideolojinin laiklik anlayışını ele almak gerekir.

Kemalist ideolojinin laiklik anlayışı

Kemalist iktidar, dinin kamusal alandan uzaklaştırılması yönünde giderek radikalleşen bir çizgi izlemiş, çok köklü dönüşümlere girişmiştir.

Atatürk’te laiklik kavramı şu anlamı taşır: Din artık toplumsal, siyasal, ekonomik, eğitsel, sanatsal kurum ve kuralları belirleyecek bir pozisyonda değildir. Toplumlar bu alanları bilimsel verilerin yardımıyla demokratik bir süreç içerisinde çözümleme gereğine inanmaktadırlar. Herhangi bir dinin bu alanları düzenleyen değişmez, kutsallık niteliğini taşıyan hükümleri çerçevesinde ilerleme de, toplumsal uyuşma, toplumsal birlik ve dayanışma da, toplumsal barış da sağlanamaz. Dinlerin toplumu yönettikleri dönemde bile birçok mezheplere bölünmüş olmaları boşuna değildir. Üstelik yeni ve yakın çağlarda yaşamın blimsel olarak bilinebilir alanları durmadan genişlemiştir. Bu alanlarda özgür tartışmaya ve nesnel araştırma verilerine dayalı çözümler öneriler çoğunluk kararına dönüştürülerek toplumsal dayanışma içinde uygulamaya geçirilebilir. Bu olanak ortaya çıktıktan sonra, kimde ne türlüsü olduğu bilinemeyen (“iman ile paranın kimde olduğu bilinmez” sözü binlerce yıllıktır) dinsel inançların zorlamasıyla düzen kurmada direnmek toplumla uyum değil uyumsuzluk dayanışma değil, çözülme barış değil, kavga getirir. Kemalizmin laiklik anlayışı bu tablodan çıkan sonuca göre, dinsel inancı artık yalnızca bireylerin kendi bireysel vicdanlarına, bireysel özel yaşamlarına iter.

Atatürk’ün tasarımında iki temel unsur vardı: “millet” ve “batı uygarlığı”. Hedef kişiyi “geleneksel doğulu cemaat hayatı” çemberinden kurtarmaktı. Mustafa Kemal, Osmanlı- İslam halk kültüründen kaynaklanan sosyal denetim araçlarından tiksiniyordu (mahalle, cami, kahvehane, imam, bekçi, mahalle kuralları, mübarek zatların adalet dağıtması vs.). İslami ahlak ve buyruklar kişiyi söndüren akıldışılıklardı. Laikleştirici reformlar, kişiyi halk denetiminden toplum baskısından sıyırmak içinde gerekliydi. Meşruluğunu bilim ve akıldan alan Batı toplumunun özgürlükçü ve yaratıcı kimliğine ancak böyle ulaşılabilirdi.

Yeni düzene geçişte, düzenlemelerin nasıl bir laiklik anlayışına dayandığı 1937’de laiklikle ilgili Meclis görüşmelerinde Hükumet adına konuşan İçişleri bakanı Şükrü Kaya’nın şu ifadelerinden de anlaşılmaktadır: “Laiklikten maksadımız dinin memleket işlerinde müessir ve amil olmamasını temin etmektir. Bizce laikliğin çerçevesi ve hududu budur. Biz diyoruz ki, dinler, vicdanlarda ve mabetlerde kalsın, maddi hayat ve dünya işlerine karışmasın. Karıştırmıyoruz ve karıştırmayacağız.”

Bu ifadeler ve uygulamalar göstermektedir ki, bu dönemde laiklik genel bir dünya görüşü ve ideoloji olarak anlaşılmıştır. Eğer sorun salt devleti laikleştirmek olsaydı o zaman kamu düzeninin dışında kalan bireysel alana müdahale edilmemesi gerekirdi. Oysa yapılan düzenlemelerin bir kısmının doğrudan bireysel alana ilişkin olduğu görülmektedir. S. Sayarı’ya göre Atatürk’ün laiklik hareketi, genel olarak Batı’da anlaşıldığı gibi sadece devletle dinin birbirinden ayrılmasını öngörmez; dinin devlet kontrolü altına ve düzenleme sahası içine alınmasını da öngörür. Bir dizi düzenleme çerçevesinde Kemalist rejim, din üzerinde yönetsel denetimini büyük ölçüde genişletmiştir.

Böylece, Cumhuriyetle birlikte laikliği otoriter zihniyetin mutlak hakimiyeti altına sokan batılılaşma anlayışı, bu kavramı kamu sahasının inanca ait taleplerden tamamen temizlenmesi ve bu sahanın devlet kontrolü altına alınması olarak yorumladı. Böylece Osmanlı klasik toplum anlayışının yarattığı ve yüzyıllarca toplumsal bir “doğal hak” olarak kullanılan özel alana, toplumun rızası alınmadan el konmuş oldu. Toplum cemaatsal yapıdan homojen bir yapıya geçerken doğal olarak yaşanması gereken özel alanın bir bölümünün kamu sahası haline gelmesi; devletin otoriter zihniyeti altında bir özgürlük genişlemesi değil aksine özgürlük daralması olarak yaşandı.

Türkiye Cumhuriyeti kurucuları, dini, üstünde değerlerin, ideolojilerin ve gücün aşılabileceği çok işlevli bir halka olduğunu öğrenene kadar, önlerinde gerçek bir engel olarak gördüler. Kurumsal İslam’a karşı tavırları nefret dolu bir güvensizlikti. Burada, onlar için, Voltaire’in kiliseye duyduğu nefrete yakın bir vaziyet alış vardır. Yine de Voltaire, Türk liderlerden daha özgürdü. Dini kurumun baskılarına maruz kalmasına karşın, dinin böylesi birincil işlevi olduğu bir halkı hesaba katmak zorunda değildi.

Türkiye’de laiklik, dini ve sosyal hayat şartları icabı doğmamış olduğundan, kabulü sırasında topluma yabancı idi ve bu yüzden; dinin sarsılarak kültürün zedelendiği milli birlik ve beraberlikte sarsıntıya uğradığı, sosyal ve ahlaki düzenin bozulduğu, milli gururun kırıldığı, din aleyhtarlığı ve hürriyet bir arada yaşayamayacağından laiklik anlayışının demokrasinin gelişimini kösteklediği görüşleri doğrultusunda birçok tepki ve eleştiriye maruz kaldı.

Bu tepkilerin nedenlerine inilmediği için, yeni düzene tepki hep dinci nedenlere bağlanmış, “gericilikle” suçlanmış, hedef laiklik ilkesi olarak gösterilmiştir.

İslamcı muhalefet, siyasal yapıdaki ulusçu – islamcı çatışması nedeniyle ve Osmanlı döneminde gelişmesine olanak tanıyan nedenlerin sürmesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nde de geniş bir yandaş yığını bulabilmiştir. Bu muhalefet hareketinin önüne ise yasaklayıcı ve cezalandırıcı yöntemlerle çıkılmıştır. İslamın niteliği gereği çağdaş uygarlığa erişmeyi engellediği fikri ve İslamcıların dinsel görüşler ile Müslüman halkın yandaşlığını sağlayabildiği kanısı; İslamcı muhalefetin yasacılık yoluyla bastırılabileceği yanılgısına yol açmıştır. Bu nedenledir ki Hıyanet-i Vataniye Yasası ile başlayan bir dizi yasayla, İslamcı muhalefetin örgütlenmesi ve görüş açıklaması suç sayılmıştır.

Laiklik kapsamı içinde yapılan reformlar ile bunlara karşı oluşan islami harektelerin olası sebeplerinin üzerinden geçtikten sonra; Atatürk döneminde gerçekleşen olayları somut bir şekilde görmek de fayda var.

Laik düzene geçişte yapılanlar ve islami hareketler

Türkiye 1920’den itibaren devleti ve toplumu laikleştirici dönüşümlere sahne olmuştur bunları dört alanda toplayabiliriz.

Devletin Laikleşmesi

Bu yöndeki en önemli adımlar şunlardır:
Amasya Kararları, Erzurum ve Sivas kongreleri ile ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesinin vurgulanması (böylece hakimiyet Tanrı’dan topluma verilmiş oluyordu.)

TBMM’nin açılması ve “egemenlik ulusundur” ilkesinin kurtuluşun temeli yapılması
1921 anayasası (1. maddesinde “hakimiyet bilakaydü milletindir” denilmiş ve egemenliğin kaynağının Tanrısal olmadığı anayasallaştırılmıştır.

Saltanatın kaldırılması ( Rauf Bey ve hemfikirlerinin saltanat ve hilafete vicdanen ve hissen bağlı olduklarını, ailelerinin padişahın nimetleri ve ekmeğiyle yetiştiğini, saltanat ve hilafetin kaldırılmasının islam aleminde çok kötü etki yapacağını söylemelerine karşın gerçekleşmiştir)

Cumhuriyet’in ilanı (1928 nisanında yapılan değişikliklere değin, “Türkiye devletinin dini, din-i İslamdır” hükmü geçerli kalmak üzere cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet’e karşı gösterilen tepki saltanatın kaldırılması karşısındaki tepkiden daha kuvvetli olmuştur. Bunun nedeni, saltanatın kalkmasından sonra bile hilafeti yeni siyasal düzende Devlet Başkanı olarak görmek eğiliminin yaygın olmasıdır)

Hilafetin kaldırılması (Hilafetin kaldırılmasıyla, gündelik hayatın en küçük noktasına kadar nüfuz etmekte olan dinin, bu bölgelerle ilişkisi kesilmiş oldu.)
1924 anayasası

1928 anayasa değişikliği ( Üç dinsel esas olan devletin dini, ahkamı şer’iye ve yemin anayasadan silindi. Gerekçe “Muassır medeniyet hukuku ammesinde, milletin hakimiyetinin tecellisine medar en mütekamil devlet şeklinin laik ve demokratik cumhuriyet olduğu müsellimattandır” cümlesi ile verildi.)

Laiklik ilkesinin anayasaya girmesi (“altı umde” den biri olarak 1937’de anayasaya girmesiyle, devletin temel yapısındaki gel-git’li laikleşme süreci tamamlanmış, 1920’de kayıtsız şartsız milet egemenliği ile açılan seyir defteri kapanmış oluyordu)

Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı ve Hilafetin kaldırılması sonucunda; “halife ve şeriatı” yeniden egemen kılmak amacıyla, Şeyh Sait isyanı patlak vermiştir. Şeyh Sait dinin elden gittiği gerekçesiyle 1925 şubat ayında doğu illerinde ayaklanma başlatmıştır. Bu ayaklanma ile, etkinlikleri aynı zamana rastlayan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası “dinsel gericilikle” ilintileri olduğu söylenerek kapatılmıştır.

Bunun üzerine İttihat ve Terakki Fırkası üyeleri bu fırkayı yeniden kurmak için teşebbüse geçtiler. İktidarı ele geçirmek maksadıyla Atatürk’e suikast planları bu dönemde başlamıştır fakat gerçekleşmeden suikastçılar silâhlarıyla yakalanarak tevkif edilmiştir. 14 Temmuz 1926'da başta Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Çopur Hilmi, Şükrü Bey, Ayıcı Arif, İsmail Canpolat olmak üzere 13 kişi idam edilmiştir.


Meclis içinden gelen muhalefeti toplumdaki eleştri ve tepkiler izlemiştir. Askeri Hoca başkaldırısı bastırılmış, ve Hoca ölüm cezasi ile cezalandırılmıştır. Silifke olayını, Reşadiye, Bursa, Adapazarı olayları izlemiştir.
Ayaklanmalar sonucunda çıkarılan Takrir-i Sükun Kanununun ve İstiklal Mahkemelerinin yarattığı buyurgan hava altında diğer devrimler gerçekleşmiştir.


b)Hukukun laikleşmesi

Şer’iye vekaletinin kaldırılması ( md 1 TC’de insan ilişkilerine ilişkin olan hükümlerin yasallaştırılması ve uygulanması TBMM ile onun kurduğu hükümete ait olup, iyiyle kötüyü ayırdedici İslam dininin bundan başka inançları ve tapınmaları için Cumhuriyetin başkentinde bir “Diyanet İşleri Başkanlığı” makamı kurulmuştur ibaresini içerir)

Mecellenin kaldırılması

Şer’iye mahkemelerinin kaldırılması

İsviçre ve İtalya’nin ilgili yasaları temel alınarak Türk Medeni Kanunun, Borçlar Kanununun, Türk Ticaret ve İcra-İflas Kanunlarının kabulü

Kadın haklarına ilişkin yasal düzenlemeler (İsviçre Medeni Hukukunun kabulüyle getirilen geniş bir alandaki değişimler, kadının yasal statüsünün dönüşümü ile ilgiliydi. Bunlar arasında tek-eşli evlilikler, varisler olarak erkek ve kadınların statü eşitliğini ve emlakın yönetimi ile ilgili birtakım hükümler yer alıyordu. Bunu 1930’da kadınlara mahalli seçimlerde seçme ve seçilme hakkının verilmesi, 1934 senesinde genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkının kabulü takip etti.)

c)Eğitimin laikleşmesi
Medreslerin ve mahalle mekteplerinin kaldırılmasıEğitimin birleştirilmesi (Mustafa Kemal’in kişiyi topluluk normlarından kurtarma girişiminde karşımıza çıkan ilk görüntü Tevhid-i Tedrisat kanunudur. Bu kanun, eğitimi, ilk ve son defa ulemanın elinden almakla kalmadı, ayrıca ortak eğitimin ve böylece de okul yıllarından ileriye doğru cinsiyetler arasında tam anlamıyla yeni bir kaynaşmanın yolunu açmış oldu.)
Üniversitelerin kurulması

d)Kültürün laikleşmesi
Türbe, tekke, ocak...ların kapatılması; şeyh, efendi, mürit, seyyit, mansıp, dede sanlarının kaldırılması ve kullanılmasının yasaklanması

Yazı Devrimi (Geçmişle ilişkilerin kopartılmasını amaçlayan en etkili reformlardan biridir. Yazı Devrimi, simgesel önemi bakımından Şapka devrimi ile karşılaştırılabilir fakat alfabe değiştirmek, bir kuşak içinde o zamana kadar yazılmış bütün yapıtları okunmaz/anlaşılmaz hale sokmuştur. Bu, düşünülebilecek en köktenci kültür değiştirme girişimiydi.)

Giysi Devrimi, örtünmenin kalkması, soyadı kanunu

Tarih Devrimi
Takvim, ölçüler, resmi tatil ve bayramlarla ilgili düzenlemeler

Sanatın laikleşmesi
Uluslararası ilişkilerin laikleşmesi


Siyasal partileri, taşraları ve dinsel gericiliği bağlayan ikinci bir sarsılma 1930’da ortaya çıkmıştır. O sırada, Kemalizme karşıt birçok grubun kuvvetle desteklediği çok partili siyasa konusunda yapılan bu deney, (Serbest Cumhuriyet Fırkası) Menemen kasabasında küçük “patrona” tipinden bir ayaklanmayla sonuçlandı. Çevrenin temel yeri olan taşra, Cumhuriyet’in laik amaçlarına hıyanetle bir kez daha özdeşleştirildi.

Dolayısıyla; Atatürk dönemi otoriter zihniyetin ve merkeziyetçi yapının, ‘laik’ ve ‘türk’ ideolojiyle bütünleştiği bir eylem alanı oldu. Her türlü baskı ve şiddet, meşruiyetini laiklik ve milliyetçilikte temellendirirken; bu ilkeler de devletçi anlayıştan güç alarak toplumsal ve zihinsel yapıyı şekillendirdiler.

kaynak