Yağcılık sonradan oluşan bir davranış mıdır?


Toplumumuz; kural tanımamazlık, yağcılık, pervasızlık ve ihmalkârlık ya da vurdumduymazlık gibi yaygın hale gelmiş davranış biçimi ya da hastalıklarla boğuşmaktadır. Aslında boğuşulup bu hastalıklardan kurtulmaya çalışıldığını söylemek de pek mümkün değil. Adeta bu hastalıklar normal davranış biçimleri olarak algılanmaya başlanmış durumda. Sanıyorum bu durum işin vehametini daha da artırıyor.

Kural tanımamazlıkla ilgili olarak önceki günkü yazımda çeşitli misaller verdim, olaya dikkat çekmeye çalıştım. Bugün de yağcılık üzerinde durmak istiyorum. Zaman zaman yalakalık, dalkavukluk, riyakârlık olarak da nitelendirdiğimiz yağcılık her geçen gün toplumda yaygınlık kazanıyor. Bu ise samimiyetten yoksun sahte ilişkileri gündeme getiriyor. İnsanlar kendilerine karşı gösterilen riyakârlıkları gerçek vasıfları gibi algılamaya başlıyorlar.

Giderek öyle bir noktaya geliniyor ki gerçeği yansıtmayan övgüler, içten gelmeyen saygı ifadeleri ve gösterileri insanların nefsine hoş geliyor. Çevrelerindeki herkesten benzer tavırları bekliyorlar. Bekledikleri tavrı göstermeyenlere karşı ise antipati duyuyorlar. Kısacası, öyle bir noktaya geliniyor ki artık toplumda yağcı ve yalakaların önü açılıyor, düzgün karakterli olanlar bir kenara itiliyor. Bir başka ifade ile doğru söyleyenler dokuz köyden kovuluyorken riyakâr, yağcı ve yalakalar hep baş köşeyi kapıyorlar.

Bu noktada akla gelen soru, "Yalakalık doğuştan mıdır yoksa sonradan kazanılan bir davranış biçimi midir?" oluyor. Elbette birçok kötü davranış gibi yalakalık ya da yağcılık doğuştan değil sonradan kazanılan bir davranış biçimidir. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Başta da bir kimse kendisinde olmayan vasıflarla anılmaya ve övülmeye başlandığında muhatabını susturmuyor, bundan hoşlandığını belli eden tavır sergiliyorsa, yağcılık ve yalakalık prim kazanıyor demektir. Belli bir hedefe ulaşmayı kafasına koymuş kişi de yalakalığını giderek artırmaktadır. Kısacası yalakalığın toplumda yaygınlaşmasının ana sebebi yalakalığın prim yapmasıdır. Karakter zaafı olanlar artık istediklerini elde etmek için yalakalığı kullanmaya devam ederler.

Bir memlekette belli makamlara gelişin ehliyeti ölçü alan kesin kurallar yoksa, varsa da uygulanmıyorsa ister istemez yalakalar o noktalara gelebilmek için ölçüyü giderek kaçıracaklardır. Toplumda giderek bir yalakalık zinciri oluşacaktır. Bir makama gelebilmeyi, bir işi alabilmeyi sağlayacak olan yalakalık olacaktır. Artık ehil olanlar bir kenara itilecek, belki de küskünler ordusuna katılacaklar buna karşılık iş konusunda hiçbir ehliyeti ve becerisi olmayanlar eğilebildikleri ölçüde bir yerlere geleceklerdir. Böyle bir davranışın yaygınlaştığı toplumlarda artık hak-hukuk gibi kavramlar dilden düşmüyor olsa da fazlaca bir anlam ifade etmeyecektir.

Dilimizde; "Testiyi kıranla suyu getirenin bir olduğu" şeklinde bir deyim vardır. Yani bir işi yapanla yapmayının eş tutulmasının felaket habercisi olduğunu anlatmak için kullanılır. Halbuki yağcılığın ve yalakalığın yaygınlaştığı toplumlarda testiyi kıranla suyu getirenin bir tutulması bir yana testiyi kıranlar makbul sayılmaya başlanır ki artık o toplumda "At izi ile it izi birbirine karışmış" demektir.

Bir avuç toprak alıp yalakanın suratına fırlatanların sayısı, yalakalığa prim verenlerden fazla olmadığı sürece meydan yalakalara kalacak demektir. Bunun da ötesinde bugün yalakalıktan hoşlanan ve bu ruh hastalarına prim verenler yarın kendileri de bir başkası karşısında yalakalık yapmak zorunda kalacaklardır. En büyük korku ise bunun sonunda ortaya bir yalakalar toplumu çıkmasıdır.


Abdülkadir Özkan