Kent bizde başlar ve biter, o belleklerimizde gömülüdür
Lawrence Durrell Balthazar


Ahmet Hamdi Tanpınar 1940’lı yıllarda kaleme aldığı “Beş Şehir” adlı kitabının “Bursa’da Zaman” adlı bölümünde dönemin Bursa’sında içine düştüğü hoşnutsuzluktan söz eder…

Bir kahvecinin kurnaya attığı gül şairi kendine getirmiştir. Ancak bu durumdan sıyrılıp eskiye ait izler havsalasıyla yeniden canlanır.

Zamanımızın Bursa’sına gelelim…

Geçen Pazar Bursa turuna çıktım. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” diye başlayan ünlü şiiri aklıma geldi. Ben de bir başka tepeden Bursa’ya baktım. Yukardan cezbeden taraf arıyorum.

Sanatçılara ilham kaynağı olan Bursa çok değişmiş. Kentin doğusu batısı her yeri beton yapılarla dolmuş. Bursa Ovası’nda sanatçılara ilham verecek yan bırakmamışlar.

Ciğerleri kurum bronşları dağlı
Parkları çalınmış
Her yanından beton kistler çıkarırken
Kentin istediği nedir?

Diye soruyordu bir şiirinde Gülten Akın.

En çok dikkatimi çeken Emirsultan Camii tarafındaki sırtlara yaslanmış binalardı. Uzandıkları tepede Bursa’yı bir seyir açgözlülüğü içindeydiler. Onlar adına utandım.

Sonra şehrin doğu tarafında gökdelenimsi yapılar dikkatimi çekti. Bursa kuşatıldığı tarihlerde sanki akıncıların konakladığı kalelerden gibiydi. Ovanın batı ucundakiler de sanırım belediyelerin yaptırdığı apartmanlar idi.

Yakın zamanda da stadyumun yanına plaza diye devasa bina dikilmişti. O uzun süre tartışıldı. Sonra binayı boşalttılar. Üst katları ruhsatsızmış…

1980’lerin mahpus şairi Nevzat Çelik “İstanbul’da büyüdüm tanımam İstanbul’u müzelerinden çok meydanlarını bilirim” demişti:

yola çık
acılara dalma
alnını dağ serinliğine yasla
unutma
bütün sokaklar kent alanlarına çıkar

Sokaklarında ısrarla dolaşmalıydı…

Şimdi Bursa’da “Kent Merkezi” diye şehrin tam göbeğinde bir başka ucube ortaya çıkarttılar.

Bir projenin ödül alması başlı başına anlam ifade etmiyor, ona değer katmıyor ki, kullanım açısından uygun olması hiç önemli değil mi? Mesela; meydandaki ana binanın doğu tarafındaki parke döşenmiş yayalara açık geçiş yolunu oldukça meyilli yapmışlar. Kod farkını düşürmek için geniş basamaklı merdiven yapmayı bile akıl etmemişler.

Kış burasını sıkça kullanmak zorunda olanların başına ne çorap örecek göreceğiz. Yağmurda o zemin bir gölete dönüşmüştü. Velhasıl Bursa şimdi sadece sudan ibaret değil.

Kent meydanının tam ortasındaki çeşme kitschi ile kanopi dedikleri saçak; meydanın üstünü örten camdan silueti saran yabancı markalar, ürünlere ait yazılar beni büsbütün itiyor.

Kentte adıyla anılan önemli simgeler tek tek yitirilmiş; kestane, ipek, dokuma vs. den sonra sıra ötekilere gelmiş.

Yine Balibey bedesteni vardı. Osmanlı dönemine ait tarihi bir yapı… Tophane yokuşunda. Restore edileceği söylenmişti. Yerinde garip bir yapı var şimdi. Bilmem kaç trilyon liraya “mal” etmişler. Çay bahçesi falan olarak kullanacaklarmış. Yazık hem de çok yazık.

Türkiye’nin en eski KİT’lerinin yerinde de yeller esiyordu. S.Merinos Fabrikası da yok artık.

Nerde o küçük ve mutlu köylerini bağıra basan sanat şaheseri, nerede koyu eflatun heyulalarla çevrili zümrütten kadeh; Bursa Ovası…

“Her şehir nesilden nesle değişir”. Ama İstanbul bir başka değişti diyordu Tanpınar.

Hele eski Bursa bütün ülkem gibi sanki ovayla beraber kaybolup gidiyor.

Ama ben her şey, her şey için umutlu olmak istiyorum.

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma.

Bütün dokunaklı, acınası yanlarına karşın Kavafis’in şiiri güç vermelidir insana.



Tamer UYSAL
dosteli16@hotmail.com