Hadi Uluengin'in 1 Nisan tarihli makalesine cevaben
Kuba Buyukelcisinin cevabini iletiyorum.



önce uluengin ne yazmıştı hatırlayalım...

Hadi ULUENGİN


Fidel'e destan cehalet bostan


NE zaman ki megaloman Küba diktatörü Fidel Kasto'ya
sahte destan, yalancı efsane ve cahil methiye
düzülür, işte o zaman da benim cinlerim başıma
toplanır. Nevrim dönüverir.

En önce, burada biline ki Antil ülkesini kırk
yılı aşkın bir süredir adım adım izliyorum.

Küba merakım henüz "cinnet yıllarım"a yelken
açarken başladı. Binbir zorlukla Havana'dan
İstanbul'a getirttiğim "Granma" ve "Tricontinental"
dergilerini okur oldum.

Eh yaşım toy ve ahmaklığım diz boyu, Jean Paul
Sartre'lerden Regis Debray'lere, "entelokrat" denilen
ve züppelik üreten o "sol" aydınların
"Kastromani"sine kapılmıştım.

Dolayısıyla, Karaip adasının çağdaş tarihini
bir papağan gibi ve ezbere anlatabilirim.

* * *

ARTI, aynı "cinnet yıllarım"ı noktaladıktan sonra
da ilgim nihayete ermedi.

Küba'yı bu defa da, Gümüşsuyu'ndan aşağı 6.
Filo askeri kovalarken attığım "Ernesto'ya bin
selám" sloganının romantizmine niçin
kapıldığımı; dolayısıyla, nasıl bir naiflikten
ötürü totalitarizm batağına saplandığımı
kendi kendime açıklayabilmek için sorguladım.

Castro'nın kızıl diktatoryasını bir "vicdani
hesaplaşma" unsuru olarak inceledim.

Ve, işkembe-i kübradan atmadığı vurgulamak için
şunu da ekleyeyim ki, gittim de!

* * *

GİTTİM ki, ayıp tercümesini size bırakıyorum,
gümrükten çıkıldığı an "kamon senyor, tüventi
dolar, gud cob" diye üşüşen küçük
kızcağızlardan kendimi kurtardığımda, "sosyalist
cennet" ne kelime, "sosyalist kerhane"ye geldiğim
kafama tamamen dank etti.

Sonra, turistik yerler hariç tek ampul yanmayan
semtlerden geçerek otele vardığımda, ertesi sabah,
korumalara rüşvet vererek çöp artığı
karıştıran sonsuz yoksul insanları seyrettim.

Yalanım varsa çocuklarımı görmek nasip olmasın,
Çin ve Mısır hariç, gezdiğim tüm ülkeler
arasında uçurumun ve eşitsizliğinin Küba kadar
göz çıkarttığı başka yere rastlamadım.

Dehşet ayrıcalıkla donanmış ve militarist
oligarşiyle bütünleşmiş çok azınlık bir
"kızıl burjuvazi"; onun denetlediği fahişelikle
"turist tırtıklayan" ve "orta halli" olmaya
çalışan gayet cüzi bir şehirli kesim; ve nihayet,
sefalet içinde yaşan sonsuz geniş kitleler!

İşte Fidel Castro'nun Küba'sı budur ve gerisi
koca, koskoca bir yalan ve efsanedir!

* * *

EFSANE dedim de aklıma geldi. Georges Dumezil'in
"Efsane ve Destan" başyapıtı bir; Roland Barthes'in
"Modern Mitologyalar" denemesi de iki, bunları
iyicene özümsemiş insan Castro'nun sahte efsanesini
öylesine rahatlıkla yerle bir eder ki! Soyup soğana
çevirir.

Zira, her efsane gibi "Sakallı"nın bütün
yalanları da "sembolizm" üzerine kuruludur.

Örneğin, Fidel Efendi en baştan beri, kendinden
önceki diktatör Fulgencio Batista iktidarında
sosyal eşitsizliğin hüküm sürdüğünü "simgesel
propaganda"ya dönüştürmüştür.

Peki de, tam "Devrim" arifesindeki 1958 yılında
Küba'nın en zengin ve en okur-yazar ikinci Latin
ülke olduğunu; televizyonda ilk sırayı
aldığını; aynı yıl 40 milyonluk Türkiye'de 100
bin otomobil varsa, bunun 7 milyonluk Antil devletinde
220 bin olduğunu kaç kişi bilir?

Kim yukarıdaki "mitolojik" propagandanın cilásını
kazımak zahmetine katlanmıştır?

Kim "kızıl semboller efsanesi"nin rengini
zımparalayıp, yarım asırlık "komünist
eşitsizlik"le, ondan önceki "sermayedar eşitsizlik"
arasında ciddi bir kıyaslama yapmıştır?

Kim "kapitalist kerhane" dönemindeki hayat düzeyinin
ve gelir dağılımının şimdiki "sosyalist kerhane"
işletmesinden fersah fersah ileride ve "eşitçi"
olduğunu incelemiştir?

Yani, kim o Batista yıllarında kişi başına
GSMH'nin Portekiz'i aştığını öğrenmiştir?

* * *

HİÇ şüphesiz ki, Büyük Kemal Atatürk'le
totaliter başıbozuk Che Guevara'nın resmini yanyana
koymak gafletiyle avunan o hazin ve o cahil
"ulusalcı" taife değil!

Dolayısıyla, Allah bizi "Fidel efsanesi" yutturan
"cehalet destanları"ndan korusun.









"cevap

Ankara, 1 Nisan 2008

Sayın Ertuğrul Özkök
Genel Yayın Yönetmeni
Hürriyet Gazetesi
İSTANBUL

Sayın Bayım,

Genel Yayın Yönetmenliğini yapmakta olduğunuz
gazetenizin bugünkü sayısında, Hadi Uluengin'in
imzasıyla, ülkem hakkında kaleme aldığı makaleye
dair düşüncelerimi belirtmek isterim.

Mektubumu yazmadan önce, bu makaleye cevap vermenin
haysiyetli bir davranış olup olmayacağına, ayrıca
Küba ve Türk halkları, hükümetlerimiz ve
yetkililerimiz arasındaki dostluk ilişkilerini
geliştirmeye adadığımız görevimize verdiğimiz
ilgiden kendimizi uzaklaştırmaya deyip
değmeyeceğine dair düşündüm. Geçen hafta
ülkelerimiz arasında Karma Ekonomik Komisyon
Toplantısının sekizincisini gerçekleştirmiş
bulunmaktayız ve akabinde yapılan değerlendirme
deÂ*; çok olumlu sonuçlara ulaşıldığını ve
birçok farklı alandaki işbirliklerinin artışı,
karşılıklı saygının ve bağımsız gelişimin
karakterize ettiği temaslarımızda bir ilerme
olduğunu göstermiştir.

Biz Kübalılar, Türk halkının, her gün
gösterdiği, halkımıza ve yöneticilerimize saygı
ve dostluk duygularından ötürü çok büyük gurur
duymaktayız
. Bu kardeş ülkede, şayet Küba'ya dair
ne gibi duyguların beslendiği hakkında bir anket
yapılsa, eminim ki; diğer güçlü devletlere dair
dile getirdiği görüşlerin tam aksine, halkın
%90'nından fazlası dostluk ve hayranlık
duygularını belirtecektir.
Bu sebeble de; kendi
kendimize soruyoruz: "Sayın Uluengin'in Küba ve
Fidel Castro, Ernesto Che Guevara gibi şahsiyetleri
hakkında böyle karalayıcı bir yazı yazmasının
amacı nedir? Acaba Türk halkının, ülkemiz
hakkındaki görüşlerini değiştirmeye çalışan
birileri mi kendisi teşvik etmiştir?"


Miami ve Amerika Birleşik Devletleri basınında sık
sık buna benzer bazı makaleler okumaktayım, ama
Türkiye'de bir gazetecinin böyle bir yazı yazması
çok şaşırtıcıdır. Orada, bu tarz
saldırıların yayınlanması çok doğaldır,
çünkü Washington, Küba'nın bağımsızlığıyla
çok büyük bir kayba uğramıştır ve neredeyse
elli yıldır, Adada sahip oldukları iktidarlarını
yeniden ele geçirmek için çabalamaktadır. Sayın
Uluengin için tarihin en güçlü imparatorluğunun
bir kaç kilometre ötesinde ulusal şerefini
savunması ve bağımsız bir ülke olması bir
kahramanlık değil midir? Hakarete vararak
diktatörlük olarak adlandırdığınız, bir
hükümetin, neredeyse yarım yüzyıldır, halkının
iradesine ve ülkeyi devirmek üzere elinden geleni
yapan komşusu İmparatorluğa karşı gelerek,
iktidarı elinde tutabilmesinin mümkün
olabileceğini inandırmaya mı çalışmaktasınız?

Son yıllarda, yılda ortalama beş ila altı bin
Türk turist Küba'ya seyahat etmektedir ve hemen
hemen hepsi de orada karşılaştıkları dostane
yaklaşımdan, bağımsızlığını savunan bir
bütün olmuş halkı ve Devrimi anlatan sosyal
başarılarını tanımaktan dolayı çok memnun bir
şekilde dönmektedir. Küba'da lüksün olmadığı,
çok fazla arabanın ne de ışıklı reklamların
olmadığı bir gerçektir.
Ama buna karşın okula
gidemeyen veya çalışmak zorunda kalan çocuklar,
üniversiteye gidemeyen gençler, toprağı olmayan
çiftçiler, iş bulumayanlar, doktora gidemeyen
hastalar, kaderine terk edilmiş yaşlılar da yoktur.

Yolsuz siyasiler de mevcut değildir, ne ırk ne de
cinsiyet ayrımı vardır.
Bu da; sadece imtiyazlı
küçük bir grubun iyi yaşayabildiği ve halkın
büyük bir çoğunluğunun her şeyden mahrum
bırakıldığı, 1959'dan önce mevcut olan
panoramadan çok farklıdır.

Mütevazi koşullarda yaşıyoruz, ama küçük bir
ülke olarak, bizlere 90 milyar dolarlık bir kayba
sebebiyet veren yaklaşık 50 yıldır sürdürülen
ekonomik bir ablukaya karşı direnmekten ötürü
kendimizle gurur duyuyoruz. Askeri işgallere, kirli
savaşlara ve her türlü terörist saldırıya
karşı başarıyla direndik ve boyun eğmedik, hala
başımızı dik tutabiliyoruz.

Küba, bir sosyal gelişim örneğidir. Birleşmiş
Milletler Kalkınma Programı (UNDP), 2007 yılında
ülkemizi, "yüksek insani gelişme endeksi"
sıralamasında 51. sırada yer vermiştir. (Türkiye
ise; 84. sırada yer almakta ve "orta gelişim"
ülkeleri olarak sınıflandırılmaktadı r). Dünya
Sağlık Örgütünün verilerine göre; Küba'da
canlı doğumlarda bebek ölüm oranı bin de 5,3'dür
(Devrimden önce ise; bu oran 40 idi). Bu oran
A.B.D'nin çocuk ölüm oranından bile daha
düşüktür, kıta genelinde sadece Kanada elde
ettiğimizin oranın daha altında bir orana
ulaşmıştır. Yaşam beklentisi, 78 yaşa uzamış
durumdadır, ayrıca dünyanın en yüksek kişi
başına düşen doktor sayısına sahibiz. Sporda
büyük bir potansiyeli oluşturmaktayız
(Olimpiyatlarda ilk on ülke arasında yer
almaktayız), çok önemli kültürel bir gelişime
sahip olmanın yanı sıra yüksek bilimsel bir
gelişime de ulaşmış bulunmaktayız.

Küba, ekonomik bir güç olmamasına rağmen, insani
dayanışma politikası gereğince, özellikle fakir
ve muhtaç ülkelere örnek bir işbirliği
geliştirmektedir. 30 bine yakın doktorumuz diğer
ülke halkları için hizmet etmekte
, binlerce hasta
hastanelerimizde tedavi edilmekte, on binlerce burslu
yabancı öğrenci üniversitelerimizde öğrenim
görmektedir. Kübalı öğretmenlerimiz ve
okuma-yazma metodumuz sayesinde, Üçüncü Dünya
ülkelerinde milyonlarca kişi okur – yazar
edilmiştir.

Sosyalist ve Devrimci Küba'nın politikası, egoizme
değil dayanışma temeline dayanmaktadır, her ne
kadar bazıları bunun bir ütopya olduğunu
düşünse de; daha iyi, daha insancıl bir dünyanın
mümkün olduğuna inanmaktayız.

Yukarıda bahsettiğim bu konular mı Bay Uluengin'i
rahatsız etmekte?

Bu gazeteciyi, sadece, Türkiye'de daha önce hiç
yayınlanmayan, Küba ve yöneticileri hakkında en
karalayıcı ve en çirkin makaleyi yazma
"başarısıyla" tanımaktayım. Ne tesadüftür ki;
A.B.D Hükümetinin de bu tarz makalelerin
yayınlanması için milyonlarca dolarlık bütçe
ayırdığı bilinmektedir.


Fidel Castro ve Ernesto Che Guevara'ya hakaretleriyle
ilgi olarak da; ne yazık ki, bazı insanların, bu
kişilerin sakallarının kılı kadar değeri bile
olmadığı söylemekle yetineceğim.


Sayın Genel Yayın Yönetmeni, ülkeme ve
yöneticilerine yapılan hakaretleri göz önüne
alarak, bu mektubumun gazetenizde yayınlanmasını
rica ediyorum.

Saygılarımla,



Ernesto Gomez Abascal
Küba Cumhuriyeti Büyükelçisi

cevap gazetede yayınlandımı bilmiyorum.saygılar