Boksörlerin çeşitli çalışma yöntemlerinden biri de "Gölge Boksu" dur. Bu deyim gölgesiyle kavga edenler için de kullanılır. Son günlerde "Türban"la ilgili olarak üniversite rektörleriyle YÖK arasındaki tartışmalara baktığımızda, iktidar ve muhalefet partilerinin savlarını dinlediğimizde hepsinin, hatta anlı şanlı medya köşecilerinin bile kendi yarattıkları, gerçekle ilgisi olmayan gölgeler ile savaştıkları izlenimini elde edebiliriz. Oysa, sorunun temelinde YÖK bulunmaktadır. Bilindiği gibi bu kurum "Küresel Kapitalizm"le eklenmenin koşullarından biri olarak dayatılmıştı. ABD akademik çevrelerinin Türkiye uzantısı olan Prof.Dr İhsan Doğramacı'nın düşünsel çizgisinde oluşturulmuştur. 1961 Anayasası ile pekiştirilen üniversitelerin bilimsel ve idari özerkliği kaldırılarak akademik yaşam disiplin altına alınıyordu. Niteliği kendisinden ve ABD'den menkul Doğramacı ne hikmetse (?) siyaset ve iş çevrelerince aşırı bir beğeniyle yüceltildi. Adı, her tarafsız (?) Cumhurbaşkanı adayı arandığında hep ilk olarak akla geldi. Oysa YÖK 150 yıla yaklaşan "Darülfünun" kurumunun özerklik mücadelesini bir kalemde neredeyse sıfırladı. Bu kurumun eski başkanlarının, Doğramacı, Gürüz, Alemdaroğlu hatta Teziç'in merkeziyetçi yaklaşımları arasında sadece "nüans" vardı. AKP'nin temsil ettiği düşün çizgisine aykırı olması Sezer gibi Teziç'in de artısı olmuştu.

Bugünkü YÖK Başkanı iktidarın yaklaşımına uyumlu olduğu için militan tavrıyla öne çıkıyor. Oysa üniversitelerin olmazsa olmaz sorunu olan özerklik sorunu unutuluyor. İşte bu tavır son yirmi beş yılın "Gölge Boksu"na benzettiğimiz, eskilerin "havanda su dövmek" özdeyişine çok uygun. YÖK'ün başına "Türban"a geçit vermeyecek başka bir "Prof.Dr" atansa sorun çözülecek mi? Kuşkusuz ki hayır. Yıllardır, Prof. İzzettin Önder ve akademisyen arkadaşları YÖK'e karşı bunun için mücadele veriyorlar.

Bugünkü üniversitelerimizin temelini oluşturan İstanbul Darülfünun'unun kuruluşu 1860'lı yıllara kadar uzanmaktadır. "Özerklik" mücadelesi de o tarihe kadar uzanır. Müstebit olarak nitelenen Abdülhamit bile "maarife" verdiği önem nedeniyle bu kuruma, akademisyenlere bugüne oranla daha az karışmıştır. Örneğin Mizancı Murat Bey'in "Mekteb-i Mülkiye" de verdiği tarih derslerinin ağırlığını oluşturan "Fransız Devrimi" konusu en küçük bir müdahale ile karşılaşmamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1924) "Darülfünun Emini" (Rektör) seçimi günlerce basının önde gelen konularından biri olabilmiştir. Benim İstanbul Üniversitesi'nde okuduğum yıllarda (1950-1954) dekanlar ve rektör akademik kurul üyelerince (Proflar, Doçent'ler vb) özgürce seçilirdi. Tartışılan tek sorun rektörlük sırasının hangi fakülteye geldiğiydi.

Akademisyenler yapıları gereği özgür düşünce ortamında kendilerini geliştirebilir; merkezden denetlenilen bir üniversite bu ortamı sağlayamaz. Hele mali özerkliğe sahip değilse sorun daha da büyür. Mali kaynakları genel bütçeden sağlanıyorsa iktidar bu imtiyazını yüksek öğrenime yönelik baskı aracı gibi kullanabilir. Demokrat Parti iktidarı bu olanağı sonuna kadar kullanmaya çalıştı. Fevzioğlu, Kubalı vb. kendine karşı olan hocaları suçladı. Rektör Sıddık Sami Onar emniyet güçlerince tartaklandı. Başbakan Menderes, öğretim üyelerine "Karacüppeliler" diye hakaret etti. Ne var ki o dönemde bile Kampus'e rektörden izinsiz polis giremezdi. Oysa şimdi Kampus'ler güvenlik güçlerince neredeyse kuşatılmış durumda.

YÖK Türkiye'nin bilimsel gelişiminin önündeki belki de en büyük engeldir. Bilim dünyası YÖK eliyle kuşatılmıştır. Bu düşüncemizi bir adım ileri götürerek şunu da ekleyebiliriz, ülkemiz üniversiteleri YÖK ile akademik emperyalizmin sultası altına sokulmuştur. Kültürel emperyalizmin bir boyutu akademik yaşama yöneliktir, 1950'den sonra ABD akademik çevreleri gerek bilimsel çalışma, gerekse üniversite örgüt yapısı içinde kendini göstermeye, 12 Eylül'den sonra YÖK ile daha da etkili olmaya başladı.

YÖK ve onun kurucu başkanı Doğramacı'nın asli görevi de buydu. Önce doktora ve diğer akademik aşamalar belirli ölçütler içerisine hapsedilmeye başlandı. Yaratıcılıktan ziyade aktarmacılığa dayanan bir yapı geliştirildi. Özgün düşünce, onu yansıtan çalışmalar "Hakemlik" kurumunun onayına bağlandı. Akademisyenler yapıtlarını yayınlamak için "hakemli yayın" aramaya başladılar. Kimse bu olgunun bir çeşit "bilimsel sansür" olduğunu fark etmedi. Bu bağlamda bilimin temel öğesi olan kolektif çalışmadan uzaklaşıldı. Tezler içerdiği özgün düşünceden daha çok aktardığı dip notların, yorumların sayısı vb. gibi neredeyse nicel ölçütleriyle değerlendirildi. Bilimsel kollektiflik anlayışı yerini bireysel yaklaşıma bıraktı. Akademik kadroların düşün özerkliğine dayanan dokunulmazlığı, yeni ünvanlar yaratılarak bunun da ötesinde merkezi atama, rotasyon vb yollarla yok edildi. Nihayet bilimi ve düşünceyi metalaştıran bir yöne sapıldı ve piyasanın egemen olduğu özel üniversiteler dönemine girildi.

Geldiğimiz nokta tüm açıklığı ile ortada. Rektörlerimiz, YÖK başkanımız, iktidar ve muhalefet partilerimiz "Türban"ı üniversitede ve eğitimde fırsat eşitliğinin tek meselesi haline indirgemiş garip bir gölge boksu yapıyorlar. Ekonomiden dış politikaya uzanan tüm yaşamsal konularda temele inmeden yaptığımız tartışmalar gibi bu kez de YÖK ve onda simgeleşen bilimsel merkeziyetçiliğin yarattığı problemleri bir kenara iterek sadece havaya salladığımız yumruklarla tatmin oluyoruz. Şu gerçeği artık bellememiz gerekir: Emperyalist bir ülkeye eklemlenmiş ulusların her sorunları için gerçekleri göz ardı eden bir yaklaşımla "Gölge Boksu" yapmaktan başka bir özgürlükleri yoktur.
alıntı Tevfik Candar