Fundamentalizmi tahlil etmek için önce bu terimi doğuran batı kültürünü incelemek gereklidir.

Son birkaç asırdır batıda görülen kültürel değişmeleri üç safhaya ayırmak mümkündür: Sömürgecilik, modernizm ve postmodemizm. Son yıllarda ortaya çıkan postmodemist akımlar ve anlayışlar, “fundamentalizm”i anlamak için çok önemli kıstaslardır. Bu anlayışlara ve yaklaşımlara vakıf olmadan, kasten ve belli bir hedefe ulaşmak için kullanılan bu tür terimlerin gerçek muhtevalarını bilmek ve arkalarında yatan emellerin farkına varmak mümkün değildir.

Batı kültür ve medeniyetinin sömürgecilik ve modernizm safhalarında görülen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, postmodemizmde yumuşatılmış görünmektedir. Artık vurgulanan şey “çoğulculuk”tur. Norm olarak kabul edilen mefhum da “çok kültürlülük” tür.

Günümüzde batı kültür ve medeniyetinin uzandığı sahalar, insanlığa vaatleri ve vaat edip de yerine getiremedikleri, artık herkesin malumudur. Kendileri de bu hakikatin farkına varan batılılar, diğer kültür ve medeniyetleri global bir arenada ele almak gerektiğini düşünmektedirler. Yani, tekellerinde bulunduğu imajını verdikleri “hâkim batılı kültür”ün hâkimiyetinin sarsıldığını farketmektedirler. Dünya görüşleri mutlak hakikatin varlığını inkâra dayanan batılılar, hiçbir düşünce ve hakikatın “mutlak” olamayacağı peşin hükmüyle, bütün “doğru” ve “hakikat”lerin birer hayalden ibaret olduğunu empoze etmeye çalışmaktadırlar. Gayeleri çok kültürlü, karşılıklı anlayışa dayalıymış gibi gözüken ve sübjektif doğru ve hakikatlerden oluşan bir medeniyet kurmak olduğu için, diğer kültürlere de yaşama hakkı tanıyor gibi bir tavır takınmaktadırlar. Tabii bu hak kendileri tarafından çok yakından takip edilmekte ve gerektiği zaman sınırlamalar getirilmektedir. Bu tür ayarlamalar ve müdahaleler, aslında batı kültürünün her safhasında görülen temel eğilimin bir neticesidir. Bu eğilim, batı dışındaki kültürler üzerinde bir hâkimiyet kurmak gayesine yöneliktir. Sömürgecilikte bu gaye, üçüncü dünya ülkelerini tahakküm altına almak, modernizmde onların üzerinde bir baskı rejimi uygulamak, postmodernizimde de onları tesirsiz hale getirip kaynaklarını tüketmek yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmış ve halen çalışılmakta, şartlar ne olursa olsun taviz verilmemektedir. Bu gaye uğrunda en çok kullanılan iki metod ise, muhalif fikirler üretmek ve karşılıklı mücadeleler ortaya çıkarmaktır.

Batı medeniyeti, diğer bütün medeniyet ve kültürleri batılı mefhumlarla tarif ve tasnif eder. Yani batılılar, bu kültürleri, yine o kültürlerin ilke ve terimleri ile ele almaya yanaşmazlar. Onların kendilerini tarif ve takdim etmesine de fırsat vermezler. Diğer anlayışları kendi dünya görüşlerine göre açıklamaya çalışırlar. Bu şekilde, müşahhas kalıplar içine konan bu kültürleri yorumlamak, ölçüp biçmek, yönlendirmek, onlar hakkında politik ve ekonomik hesaplar yapmak çok kolay bir hale gelir. Batı, bu tarif ve tasnifleri yaparken birbirine zıt iki görüş ortaya çıkarmaya çalışır: Bir tarafta kendi hakikatleri(!), diğer tarafta yine kendilerinin tarif ettikleri muhalif anlayış. Sömürgecilikte bu, “ilkel” ve “medeni”, “Hıristiyan” ve “kâfir”, “batılı ve batılı olmayan” terimleriyle; modernizmde “ananevi” ve “modern”, “gelişmiş” ve “gelişmemiş”, “seküler” ve “dini” kelimeleriyle yapılmış olup postmodernizimde ise, “liberal” ve “fundamentalist” mefhumlarıyla yapılmaktadır. Böyle bir ayırım batılıların baskısını meşru gösterir; yani onlara göre ilkel olanlar modernleştirilmeli, gelişmemiş olanlar gelişmiş hale getirilmeli, fundamentalist olup da mutlak bir hakikate inandıklarını zannedenler ise, liberal hale getirilmeli, yani manadan mahrum bir dünyaya boyun eğmeye mecbur edilmelidirler. Bütün bu mecburiyetler, onların baskılarını gayr-i meşru olmaktan kurtarır(!). Bu çalışmalardaki en şeytani taraf ise, kendilerinin diğer kültürlerin herşeyine vakıf oldukları fikrini vererek, bu kültürlerin cehaletten başka birşey olmadığını göstermeye çalışmalarıdır. Neticede batılı hayat anlayışını kabul edenler, batılılar tarafından alkışlanırlar. Çünkü onlar “ılımlı” ve “liberal” insanlardır.

Buna karşılık, batılıların sunduğu kurtuluşa ermeği(!) istemeyip, kendi kurtuluş anlayışlarını tebliğ etmeye çalışanlar ise, “fundamentalist”, “radikal”, “genci”, “dinci” ve “tutucu” gibi imaj bombalarına hedef olmaya mahkûmdurlar. Eşya ve hadiseleri sadece “bilimsel” metotlarla değil, “dîni nass”larla da açıklamaya çalışanlar, hemen karanlık çağ dehlizlerine atılmaktadır. Bu imajlar, bilhassa batılı sosyal bilimlerde tarafsız bir şekilde ele alınıyor gibi gösterilmektedir. Yapılan araştırmalar, uzun uzun unvanlar, muhatap kitlenin anlatılanların yalan ve aldatmaca olamayacağını düşünmesine yol açmaktadır. Şu anda batıdaki hemen hemen bütün disiplinler, kendilerine yabancı akideler hakkındaki tespitlerinin şüphe edilemez hakikatler olduğunu düşünmekte ve bunları yaparken de “objektif” davrandıklarını söylemektedirler. Sanki kendi hastalığının farkında olmayan ve kendisini doktor sanan bir dessas, “hasta” diye diye yıpratılan bir insanı zorla karşısına almakta, başını iki yana sallayarak durumunun vehametini ifade etmekte ve bu hastalıktan kurtulması için mutlaka belli ilaçları kullanması gerektiğini tavsiye etmektedir. Bu ilaçların o sağlam insan için zehir zemberek gibi geleceğini ise adı gibi bilmektedir. Ayrıca, hasta damgası vurduğu insana söz hakkı tanımamaktadır.

Postmodernizmin bir yaklaşımı da, hadiselere yine hadiseler hesabına bakmasıdır. Onların doğruluklarını değerlendirecek kıstasların olmadığını iddia etmekte, eşya ve hadiseleri, arkalarında yatan manalara bakmadan ve bunların delalet ettikleri hakikatlere ehemmiyet vermeden sadece “nazara vermektedir.” Hâlbuki hadiseleri tasvir etmek yetmez, onları tefsir de etmek gereklidir ki, “objektif olma” uğruna birer fotoğraf makinesi olmaktan kurtulabilelim.

Batılıların yaptığı bütün tasvirler, kendi tekellerinin kırılmasını önleyecek şekildedir. Mesela İslam, (haşa) “terör” ile özdeşleştirilmektedir. (Hâlbuki “İslami terör” tabiri, “dört köşeli üçgen” kadar saçmadır; çünkü “İslam”ın tedai ettiği bir mana da “barış” tır). Bu arada bütün müslümanları aynı kefeye koymanın yarardan çok zarar getireceğini, kendilerine gösterilen tepkinin artacağını farkeden batılı strateji ve dış politika uzmanları, “iyi” ve “kötü” gibi bir ayrım yapmanın daha faydalı olacağını düşünmüşlerdir. Ilımlı, liberal ve seküler olanlar “iyi”dir; fundamentalist olanlar ise “kötü”. Fundamentalistlere yakıştırılan sıfatlar oldukça fazladır: Terörist, militan, dogmatist, cahil, gerici, eğitim görmemiş, bilimselliğe ve entellektüelliğe karşı, dar kafalı, acımasız, kavgacı, cinsiyet ayrımı yapan, vs. Bu sıfatların kitlelerin zihnine nakşedilmesi ise, akademik “bilgi” üreten enstitüler, araştırma merkezleri ile imajlar üreten medya tarafından gerçekleştirilir. Hollywood, TV istasyonları, ajanslar, bu imaj makinelerinin başında gelir. Makalelerde, haberlerde, filmlerde, hatta çizgi filmlerde ve bilgisayar oyunlarında tasvir edilen müslüman tipi, yukarıdaki sıfatları hatırlatacak şekildedir. Olup bitenlerin farkında olmayanlar için anlatılan herşey, gerçek gibi gözükmektedir. Ama farkında olanlar için ise, bütün bunlar, empoze edilmeye çalışılan kasti saptırmalar ve tezvirlerdir.

Bu arada bir noktayı aydınlatmakta fayda var. “Ben dindarlara değil dincilere karşıyım” diyenler, “dinciler” mefhumuyla ortalığı karıştırmaya çalışıp politik veya ekonomik çıkarlar peşinde olanları kastediyorlarsa, bunlara “provokatör casuslar” denir. Eğer bu kışkırtıcılara uyan saf kalabalıkları kastediyorlarsa, onlara da “ahmak” denir; zira teröre dayalı tebliğ anlayışı, müslümanların işi değildir. “Dinciler” ile dinin bir şiarını yerine getirerek iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan ve bunu bir terörizm şuuruyla değil, tebliğ ve irşad şuuruyla yapan, dinin hükümlerinde hassasiyet gösteren, neslin elinden tutmak için eğitim müesseseleri inşa eden, Allah’ın sevdiğini seven, sevmediğinden hoşlanmayan insanları kastediyorlarsa, onlara göre ‘dindarlar’ kimdir acaba?

Netice olarak, başkalarının bizleri yanlış tanıtması yerine kendi kendimizi tarif ve takdim etmemiz için üzerimize düşen vazife, öncelikle mevcut desiselerin farkına varmak ve medyanın kitleler üzerinde oluşturduğu yanlış imajları kıracak çalışmalar yapmaktır. Bu da, ancak araştırma merkezleri ve basın-yayın kuruluşları tesis etmek ve buralarda sadece malumatla değil feraset, dirayet ve hikmetle donanmış kadrolar yetiştirmekle mümkün olur.


KAYNAKLAR

- Afzal, O. “Media’s new shooting target”, The Message, March 1993
- Alvi, H. “Muslims: Meet the media”, The Message, March 1993
- Faruqi, M. H. (1993) “Islam defined for Muslims”, Impact İnternational Vol. 23:7-8; İslamic Horizons, September 1993, ss. 36-37
- İlhan. Doç. Dr. Mehdi (1990) “Islamic Fundamentalism and Modemity - Book Review”, İslami Araştırmalar Dergisi Cilt: 4, Sayı: 3, ss. 220-223
-Khan,A. “Media Assault”,The Message October 1993, s.26
- Memon, K. “Anti-Muslim Feeling Produces Violence, Harassment”, İslamic Horizons, September 1993, s.32
- Memon, K. “To be (in media), or not to be (in media)” The Message, March 1993
- Mumin, A.(1987) “On Islamic Fundamentalism: The geneology of a stereotype”, Hamdard İslamicus, Cilt: 10, No: 4; “İslam Köktenciliği Üzerine”, Çev. Mevlüt Uyanık, İslami Araştırmalar; Cilt: 6, Sayı: 3, 1992, ss. 165-171
- “Muslim-bashing, full speed ahead”, Islamic Horizons, September 1993, s.34
- Peters, R. “Kalvinizm, Weber ve İslam Fundamentalizmi”, Çev. Kadir Canatan, Bilgi ve Hikmet, Güz 1993, Sayı: 4, ss. 98-104
- Sardar, Ziauddin. (1993) “Fundamentalizm is out there”, Impact İntemational Vol. 23:7-8, 1993
- Siddiqi, M. (1993) “The Distorted Image”, The Message, October 1993, ss. 17-19



ALINTI