ANADOLU'NUN DEVLET ANALARI

Türkiye kadın kaymakamlarla tanışalı 15 yıl oldu. Toplumun kabullenmekte zorlandığı kadın kaymakamlar hiç sandığınız gibi değil. Ezber bozan hayatlarıyla kadın kaymakamların dünyası…


Yıllarca, kaymakamı bir “otomobil” olarak hayal etmiş. Çünkü hayatı boyunca “köye kaymakam geldi” dediklerinde pencereden her baktığında gördüğü tek şey “makam otomobili” olmuş. Kaymakamlar hep erkek olduğu için, sadece kahvede erkeklerle görüşür, sonra köyden ayrılır, haliyle kadınlarla konuşmazlarmış.

Kaymakam denince aklına otomobil düşen, Ağrı’nın Hamur ilçesinin bir köyünde yaşayan, kendi halinde bir nine. Türkçe bilmediği için, onun sözlerini yakınları çeviriyor Kaymakam Özlem Bozkurt Gevrek’e. Bir dağ köyündeki yaşlı kadının kafasındaki kaymakam modeli, odadaki herkesi güldürürken, genç idareciyi düşündürüyor. Çünkü o âna kadar cinsiyetinin, mesleğinde bu kadar fark oluşturabileceğini hiç düşünmemiştir.

Özlem Bozkurt Gevrek, Türkiye’nin ilk üç kadın kaymakamından biri. Diğer iki isim halen İçişleri Bakanlığı’nda görev yapan Elif Miskioğlu ve Edirne İpsala Kaymakamı Aylin Kırcı Duman.

KAYMAKAMDAN ÖNCE KADIN VALİMİZ OLDU

Türkiye’de kadınlara kaymakamlık yolu 1989’da açılır. İçişleri Bakanlığı o tarihte artık kadınların da kaymakamlık sınavlarına girebileceğini duyurmuştur. İlk sınav 1991 yapılırken, atamalar 1992’de gerçekleşir. Bu özellikleriyle kaymakamlık, Türk kadını için en yeni ‘kamu görevi’ diye de tanımlanabilir. Halen Türkiye’de kadın kaymakam sayısı 25. Bunların dördünün aday, bir kısmının merkezde, bir kısmının da yurtdışında olduğu düşünüldüğünde bu işi aktif yapan kadın sayısı 15’i geçmiyor.

25 KADIN KAYMAKAM VAR

Aslında daha ülkede kaymakam bile yokken Lale Aytaman, 1991 yılında ilk kadın vali sıfatıyla Muğla’ya atanmıştı. Bu, kadınlar açısından yine bir ilkti; ama aynı zamanda son oldu. Kadın valilerin devamı gelmedi. Şimdi kadın kaymakamlar, vali olma hedefiyle Anadolu’nun en ücra köşelerinde hizmetlerini sürdürüyor. Muhtemelen bundan sonra göreve gelecek ilk kadın vali, şu anki kaymakamlardan biri olacak. Halihazırda Türkiye’deki 925 kaymakamın sadece 25’i kadın. Kadın kaymakamların dünyasını mercek altına alırken birçok ilginçliklerle, onlarla ilgili ezber bozan hatıralarla karşılaştık.

Kaymakamlık aslında Türkiye’de insanların hayatını en fazla etkileyen bir iki meslekten biri. Büyük şehirlerden bakıldığında pek fark edilmese de, kaymakamlar Anadolu’nun cumhurbaşkanları adeta. Küçük bir ilçede de görev yapsalar, en tepede onlar var. Kadın kaymakam sayısı henüz çok az; ama onlar çalıştıkları ilçelere damgalarını vurmayı başarmış. Görev bölgelerinde ziyaret ettiğimiz 9 kadın kaymakamın ortak özelliği, halkla bütünleşmişlikleri ve idealist çalışma anlayışları. Bir diğer ortak özellik ise hepsinin yaptıkları işi çok tatmin edici bulması ve hayatlarından duydukları memnuniyet.

İlginç olan, hemen hepsi büyük şehirlerde yetişmiş, çok iyi okullarda okumuş, küçük ilçe ve köylere yolları hiç düşmeden yetişmiş genç hanımların, yabancısı oldukları bir hayat tarzını kendilerine sunan ve epey meşakkatli de denebilecek bu mesleği yapmaktan büyük haz almaları. Kim bilir, Mülkiyeli sıfatı taşıyan ve Ankara bürokrasisinde geleceği parlak bir yeni mezunun, Anadolu’nun köyden bozma bir kasabasının hayat şartlarına uyum sağlamayı göze almasında da, belki bu en tepede olma duygusunun çekiciliği yatıyordur. Acaba gerçekten öyle mi?

Kaymakamların hemen hepsi, ilçe ve köy kavramıyla bu işe başladıktan sonra tanıştıklarını itiraf ediyor. Hatta İpsala Kaymakamı Aylin Kırcı Duman, çocukluğunda köye gitmekten hiç hoşlanmadığını söylüyor. Şimdilerde annesinin, “Bak büyük konuştun, köye hiç gitmezdin. Kaymakam olunca köylerden çıkmaz oldun” dediğini de… Ama o bu yeni hayattan hiç de şikâyetçi görünmüyor.

BU İŞİ BIRAKIRSAM EV HANIMI OLURUM

Özlem Hanım ise daha üniversite sınavlarına hazırlanırken kafasında, ‘kadınlara neden kaymakamlık hakkı verilmiyor’ sorusunun olduğunu söylüyor. Neden bu kadar istediniz denildiğinde ise ‘Devlet memurluğunu düşünüyorsanız eğer, yapabileceklerinizin sonu olmayan tek meslek’ diye tanımlıyor kaymakamlığı. Çünkü bu işte görev yaptığınız ilçe için her türlü projeyi gerçekleştirmeniz mümkün. O ilçeye damga vurmak kaymakamın elinde. “Sahada çalışmayı, insanlarla ilişki kurmayı ve arada sırada çamura batmayı seviyorsanız eğer, çok mükemmel bir iş.” diyor.

Kaymakamlık mesleğinin büyüsüne kapılmış diğer isim, Bilecik Gölpazarı’ndan Yasemin Çetinkaya. “Bir gün bu işi bırakırsam eğer, ev hanımı olur, çocuklarımla ilgilenirim. Başka bir kuruma geçmeyi düşünmem.” diyor. Onu en fazla mutlu eden, insanlarla doğrudan iletişim kurmak ve yapılan işlerin birebir neticesini görebilmek. Başka işte veya her idarecilikte bunu bulmak zor. Hizmet verdiğin kişilerle yüz yüze ilişki kuruyorsun. Vatandaş dilekçesini yazıyor; ama kaymakamla da bizzat görüşmek istiyor. İdareci de bir süre sonra bu duruma alışıyor ve masa başı işlerde mutlu olamıyor.

ERKEKLER HENÜZ BİZE ALIŞAMADI

Sakarya Ferizli Kaymakamı Selda Özgüven de, “Açıkçası alacağım manevi tatminin bu kadar yüksek olacağını bilmiyordum.” diyenlerden. İki noktanın altını çiziyor o da. Konusu birebir insan olan bir iş yapmak ve çalıştığınız ilçenin her ayrıntısından sorumlu olmak. Okuldaki öğrenciden, dağdaki çobana; köydeki muhtardan, devlet dairesindeki memura kadar herkesi düşünmek kaymakamın işi. Bu sebeple insanların hayatında meydana getirdiği küçücük bir olumlu değişimden haz duyduğunu belirtiyor. Ona göre kadın kaymakamlar, ‘ilçelerin annesi’ adeta. Selda Hanım, taşra görevine ara verip bir süre Ankara’da, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nde de çalıştığı için, mesleğinin değerini daha fazla anlamış. Merkezdeki görevini ancak altı ay sürdürebilmiş. Sahadaki çalışmanın keyfini orada alamadığı için geri dönmüş.

Bütün bunlar bir yana, aslında Anadolu’nun insan merkezli yapısı da, kaymakamları cezbeden diğer etken. Bunu bizzat yaşamış bir isim, Adana Karaisalı Kaymakamı Huriye Küpeli. “İyi bir üniversite bitirmiş kişi, büyük şehirde yaşamak ve oradaki imkânlardan faydalanmak ister. Burada kendi hayatını kısıtlıyorsun. İmkânı olanın pek durmak istemeyeceği yerlerde çalışıyoruz; ama madalyonun diğer yüzü de var.” diyerek başından geçen olayı naklediyor. Tarsuslu Huriye Hanım kısa süre önce annesini kaybeder. Kimseye haber vermemesine rağmen, acı haber kısa sürede ilçeye ulaşır ve Karaisalıların neredeyse tamamı taziye için Tarsus’a akın eder. Genç Kaymakam bu ilgiden çok etkilenir. Sonuçta kaymakamlık, Anadolu insanının kendine has özelliklerini, değerlerini, vericiliğini size iliklerinize kadar hissettiren bir meslek. Böyle bir işin, her mülkiyeliye özellikle de duygusal yönü daha güçlü genç kadınlara cazip gelmemesi mümkün mü?

Kadınlar kısa sürede bu işi benimsedi; ama erkekler için kadın kaymakam kavr***** alışmak biraz zaman alacak gibi görünüyor. ‘Kaymakam Bey’ hitabının, bu meslek grubunu tanımlayan en yaygın ifade olduğu düşünüldüğünde, durumun zorluğu anlaşılıyor aslında. Özellikle ilk yıllarda insanları, ‘kadından da kaymakam oluyormuş’ noktasına getirmenin bile bir başarı olduğunu, yine kendileri anlatıyor. Mesela Özlem Hanım, doğuda normal, batıda ise tuhaf karşılandığını belirtiyor. Tabii burada önemli olan, insanların makama girerken düşündükleri değil, çıkarken hissettikleri. Kadın kaymakamlara karşı hâlâ yaygın bir ön yargının olduğu tartışılmaz. Ancak onların başarılı uygulamalarını gören erkeklerin bakışının hemen değiştiği de diğer bir gerçek.

Malatya Hekimhan’ın genç mülki amiri Tülay Baydar’ın ise insanlardaki ‘kadın kaymakam’ algısına dair ilginç bir tespiti var. Eğitimli ve kültür seviyesi yüksek insanların, karşılarına bir kadın kaymakam çıkınca daha fazla şaşırdıklarını söylüyor. Kapalı toplumlarda ve kırsalda ise daha normal karşılanıyorlar; çünkü buradaki insanların en önemli gündemi kendi sıkıntıları. Karşılarındaki kaymakamın kadın veya erkek olmasıyla değil, kendilerine verdiği hizmetle ilgililer.

KADIN KAYMAKAMIN AVANTAJLARI

Kadın kaymakam kavr***** toplum henüz yabancı olsa da, cinsiyetten kaynaklanan bazı avantajları da unutmamak lazım. Onlar, kendileri gibi idareciler sayesinde kadınların resmî kurumlara gidip gelmeye başlamasından son derece memnun. Sadece bu da değil. Sosyal anlamda sorun yaşayan bayanlarla, kız çocuklarının okutulması gibi konularda da kadın kaymakamın topluma vereceği mesaj çok daha güçlü. Onlar sadece kendi konumlarıyla bile bazı ön yargıları kırıyor. Kız çocuğunu okutmayan ailenin kapısına bayan idareci olarak giderseniz sizi kırma ihtimali çok az.

Bu meseleye en güzel örnek, mesleklerinin ilk yıllarını doğuda geçirmiş iki idealist idarecinin yaşadıkları. Hekimhan Kaymakamı Tülay Baydar ve Korkut Kaymakamı Sultan Doğru’dan bahsediyoruz. Erzurum Köprüköy’deki görevi sırasında kız çocuklarının okutulması için farklı bir çalışma başlatan Baydar, böyle bir sorunun varlığına da mesleğe başladıktan sonra vâkıf olmuş. Onun, kızları okula kazandırmak için geliştirdiği yöntemler son derece ilginç. Bölge insanının hayatında büyük önemi olan yeşil kart meselesini kullanmış mesela. Yeşil kart almak isteyen ailelerden, böyle bir kanuni zorunluluk olmadığı halde, ailedeki bütün çocukların öğrenci belgelerini istemiş. Bu yöntem hemen işe yaramış tabii. İki yıl içinde 800 kız öğrenci okula başlamış. Yapılan çalışmada birçok çocuğun okul çağına geldiği halde henüz nüfusa kayıt ettirilmediğini bile görmüş. Kızları okula kazandırma çalışmaları bir yandan da, çocukları nüfusa kayıt ettirme sürecine dönüşmüş: “Bir yaşlı teyze geldi, yeşil kart çıkaracak; ama resmî nikâh yok, nüfus cüzdanı yok, çocuğu olmuş onun nüfusu yok, torununun nüfusu yok. 65 yaşına gelmiş ve biz ona nüfus cüzdanı çıkarmaya uğraşıyoruz. Yeşil kart alacağı zaman aklı başına geliyor. Ülkemizin belirli bölgelerinde daha bu kadar temel problemler yaşanıyor hâlâ.”

MESLEK, ONLARI ERKEKLEŞTİRİYOR MU?

Genç kaymakamın, eğitim noktasında dikkati çektiği bir konu, aslında meselenin çözümü adına son derece etkili olabilecek bir ayrıntıyı içeriyor. Köprüköy’deki çalışmalarda sadece çocukların değil, ailelerin de eğitimiyle ilgilenilmiş. Okuma yazma bilmeyen yetişkinler için, kurslar açılmış ve birçok anne baba bu vesileyle temel eğitimle tanışmış. O dönem Köprüköy ve çevresinde 1400 yetişkin, bu kursları bitirerek, belgelerini almış. Okuma yazma öğrenen yetişkinlerin, çocuklarının okumasına destek vermeye başlaması, çalışmanın en dikkat çekici sonucu.

Halen, kendi deyimiyle ‘Türkiye’nin en geri kalmış ilinin, en geri kalmış ilçesinde’ görev yapan Sultan Doğru’nun yaşadıkları da meslektaşınınkiyle benzerlikler taşıyor. Onun görev yeri Korkut, Muş’un bahtsız ilçelerinden. İlçe denince birçok insanın aklına iyi kötü bir şehir gelir; ama bu tanım Korkut’a uymuyor. Büyükçe bir köyü andıran bir ilçeden söz ediyoruz. Sosyal imkânları bırakın, lokantanın dahi olmadığı bir yer. Ona rağmen bu ilçeyi o kadar benimsemiş ki, iki yıllık görev süresi dolduğu halde kendi isteğiyle Korkut’ta kalmış. “Doğu Anadolu’da her ilçeye bir bayan kaymakam lazım.” diyerek, neden buradan ayrılmak istemediğini aktarıyor. Büyük bir eğitim sorununun yaşandığı bölgede, kadın kaymakamların rol model özelliğine dikkati çekiyor o da. 2,5 yıldır görev yaptığı ilçede toplam 700 kız çocuğunun okula başlamasına vesile olmuş. Kız çocuklarının kaymakamları gördüğü zaman okula ve okumaya karşı isteklerinin arttığı tespitini yapıyor. Evlerine kadar giderek, okutulmayan çocukların ailelerini ikna etmeye çalışıyor. Başlangıçta, “kız çocuğu okuyup da ne olacak’ diyen ailelerin, onu gördükten sonra artık bu soruyu sormadıklarını aktarıyor.

Kız çocuklarının ısrarla okutmak istemeyen ailelerin tek sorunu, ilk anda akla geldiği gibi, cahillik değil elbette. Yaptıkları incelemelerde, okutulmayan bu çocukların genellikle evdeki hasta bir kardeş, bakıma muhtaç bir ebeveyn veya küçük kardeşlerine bakmakla yükümlü olduklarını görmüşler. İşin özü şu aslında, çocuk sayısının çok fazla olduğu doğulu aileler için, evin büyük kızı bir tür yedek anne rolü üstleniyor. Okuyan kızın bu rolün hakkını vermesi de mümkün değil haliyle.

KAYMAKAM AĞLAR, ÇAY SERVİSİ YAPARSA!

Kaymakamlarla sadece makamlarında görüşmek olmazdı. Onlar da zaten yaptıkları çalışmaları yerinde göstermekten heyecan duyuyor. Kaymakamla birlikte dolaşmak, gözlem yapma şansı da veriyor. İlk dikkati çeken, otorite kurmadaki becerileri. Gerek vatandaş, gerekse maiyetleri onlara saygıda kusur etmemeye dikkat ediyor. Kadın kaymakamların bu konuya epey duyarlı olduklarını da belirtmek lazım. Duyarlılıklarını da saklama gereği duymuyorlar. Hatta yöneticiliğin kendilerini erkekleştirdiğini itiraf edenler bile var aralarında. Her an bir köye gitme veya bir kahvede erkeklerle oturma durumları olduğundan, onlar genellikle pantolon giymeyi tercih ediyor, şıklıklarından taviz vermeden. Bakımlı olmayı cinsiyetlerinin sonucu olduğu kadar, makamlarının da gereği gibi gördükleri bir gerçek.

Özlem Bozkurt Gevrek, mesleğin ilk yıllarında makamın kendini ne kadar sertleştirdiğini itiraf ediyor açık yüreklilikle: “Henüz çocuğum yokken, önüme bir kadın öğretmenin doğum izni gelince, ‘Allah kahretsin, okul yine öğretmensiz kalacak’ diye düşünürdüm. Çocuğum olduktan sonra doğum izni karşıma gelince, ‘çocuğun anneye ihtiyacı var’ gibi olaya daha insani bir açıdan bakmaya başladığımı fark ettim. Profesyonelleşirken duyguları kaybedebiliyorsunuz, ben bunu kaybetmiştim. Bir kadın yöneticiden erkekleşmesi beklenmiyor; ama ben bunu yaşamıştım.”

Aslında onun erkekleşme diye tabir ettiği, sadece yöneticiyle ilgili değil. Toplumun, hatta erkek yöneticilerin bile beklentisi bu yönde. Bunu bizzat yaşayan Yasemin Çetinkaya, ağlama hakkının bile kendilerine çok görüldüğünü söylüyor. Gönen’deki görevi bittikten sonra çalışma arkadaşlarından ayrılırken göz yaşlarına engel olamayan kaymakam adayına ilk tepki il valisinden gelmiş; ‘Kaymakam hiç ağlar mı?’Aynı sorunu bayram günlerinde de kendi personelinde yaşadığını söyleyerek, ilginç bir anekdot aktarıyor: “Bayram günlerinde kaymakamlık personelinden evime bayramlaşmaya gelenler olur. Onlara çay ikram ettiğimde ise çok mahcup olurlar. ‘Aman efendim estağfurullah, olur mu’ diye eğilip bükülürler. Oysa ben problem etmiyorum. Ev hanımlığını seviyorum, güzel yemek de yaparım. İnsanlar hep bizi kaymakam olarak gördüğü için evin hanımı olarak düşünemiyor.”

Sahi, bir kaymakamın evinde ağırlanmanın özel bir anlamı var mı? Bir ilçeden söz ediyorsak eğer, kaymakamın evine gitmenin, Çankaya Köşkü’ne çıkmaktan farkı olmadığına emin olabilirsiniz. Bu konudaki merakımızı İpsala’da Aylin Hanım gideriyor. Ev ziyaretinde çayları ve pastaları bizzat kendi servis ediyor. Gerçekten insan biraz tuhaf hissetmiyor değil! Biraz önce makamda bütün memurların, dışarıda polis ve jandarmanın etrafında pervane olduğu kaymakamı evde eşine çay ikram ederken izlemek gerçekten ilginç! Onun ise hiçbir sıkıntısı yok. Evde evinin hanımı, dışarıda otoriter bir kaymakam olabilecek kadar komplekssiz…

TÜRK İNSANI FAZLA KİBARLIK KALDIRMIYOR

Selda Özgüven ise mesleğin insana önce kendini tanıma, devamında da geliştirme fırsatı verdiğini düşünenlerden. Onun altını çizdiği husus, görevini yaparken, ‘mülki amir duruşunu’ korumak. Bunu sağlamak kadınlar için daha zor şüphesiz. Selda Hanım, mesleğin özellikle kadınların otoriter yönünü artırdığı görüşünde. Bunu erkekleşmek olarak da görmüyor. Otoritenin insani bir kavram olduğunu, erkek-kadın fark etmediğini belirterek, ancak bu özelliğin bir kaymakamı ‘mülki amir ağlamaz, üzülmez, sevinmez’ noktasına getirmesini de doğru bulmuyor. Ölçülü olmak kaydıyla mesleki duygusallığı normal buluyor ve “İnsani duyguyu yok sayarak insanlara hizmet edemeyiz.” diyor.

Tülay Baydar’ı gördüğünüzde de ilk dikkati çeken, genç yaşına rağmen ortaya koyduğu tavizsiz duruş. Konuya girdiğinizde zaten o da hemen, bu meslekte duygusallığın, aşırı hassasiyetin, zayıflığın veya bunları ortaya çıkarabilecek davranış özelliklerinin yeri olmadığını söylüyor. Yöneticinin bunu gösterdiği takdirde, hareket alanının daralacağı kanaatinde. Ona göre Türk insanının alıştığı yönetici tipi fazla kibarlık kaldırmıyor; ama bunun karşılığı kaba olmak değil. Yöneticilik, bazı duyguların kamufle edilmesini gerektiren bir durum. İşte o kamuflajın bazen sınırları zorlaması, erkekleşmeyi de beraberinde getirebiliyor. “Bazen kabalaştığımı hissediyorum. Sonra gülüp geçiyorum. Emir ve talimat vermeye alışıyoruz. Biraz daha denetleyici olduğumu hissediyorum, hatta özel hayatımda da bunu hissediyorum.” diyor. Malatya’nın diğer kadın idarecisi, Yazıhan Kaymakamı Nilüfer Canat Sürekli kaymakam da olsa nezaketinden asla vazgeçmeyeceğini belirtiyor; ama arkasından hemen ekliyor: “Bu işte nezaketimi hiç kaybetmedim; ama otorite kurmaya gelince, bazı erkeklere göre daha fazla otorite kurduğumuzu söyleyebilirim.”

KAYMAKAMLAR KONUŞMAYI ÇOK SEVER

Huriye Küpeli, kadın kaymakamların kendilerini erkeklere göre daha kolay kabul ettirebildiğini düşünüyor. En azından kadın olmaktan kaynaklanan bir zorluk yaşamamış. Otorite kurarken de erkek gibi davranılması gerektiğine inanmıyor. “Sert bir idareci olduğumu söylüyorlar; ama biz iş yaptırmak zorundayız. Vatandaşın işi yapılacak. Bazen atamalarımızda liyakat esası gözetilmiyor. Milli eğitimde müdür var, bu çok gerekli diyorsun ama senin dediğini yapmıyor. Ne yapacaksın, mecburen sert davranıyorsun.” diyor. Daha önce görev yaptığı ilçelerde üç milli eğitim müdürünü görevden aldırdığını belirten Küpeli, eğitimin çok önemli olduğunu belirterek, o işin başındaki insanın bir ihmalinin binlerce öğrenci ve eğitimciyi olumsuz etkilediğine dikkati çekiyor. Sert olma dışında diğer özelliğinin de çok konuşmak olduğunu anlatıyor ve ekliyor: “Kaymakamlar konuşmayı çok sever. Bizim meslekte konuşma hastalığı vardır. Bıraksanız akşama kadar konuşuruz.”

HER İŞTEN ANLARIM, NE İŞ OLSA YAPARIM ABİ!

Türkiye şartlarında kaymakamları tanımlayan en iyi ifade bu olsa gerek: “Ne iş olsa yaparım.” Onlar görev yerlerindeki bütün sorunlarla birebir ilgilendiklerinden, bir süre sonra her işten anlar hale gelebiliyorlar. Her işten anlama demişken, İpsala’yı iyi bir örnek olarak ele alabiliriz. Kapıkule kadar ön planda olmasa da aslında gurbetçilerin en fazla kullandığı sınır kapısı, İpsala. Bu küçük ilçe yaz aylarında müthiş bir hareketlilik yaşıyor. Ortalama 3 bin 500 araç sınırdan geçiş yapıyor. Türkiye ile Yunanistan’ı ayıran sınır Meriç nehri, yoğun yağışlarda taşması ve göçmen kaçakçılığı ile ünlü. Her yıl bu nehri kullanarak Avrupa’ya iltica etmek isteyen binlerce kaçak göçmen yakalanarak, Edirne’deki ikamet noktalarına gönderiliyor. Dolayısıyla İpsala’daki bir kaymakamı en fazla meşgul eden işlerden biri de kaçak göçmenlerin resmî işlemleri, yeme içme ve barınma problemleri.

En bilinen yönü sınır kapısı ve kaçak göçmenleri de olsa aslında İpsala, farklı özelliklere sahip bir ilçe. Ekonomisi tarıma dayalı. Tarım denince de akla çeltik geliyor. Türkiye’de tüketilen toplam pirincin üçte biri burada üretiliyor. Kaymakam aynı zamanda çeltik komisyonu başkanı. Dolayısıyla İpsala’da kaymakam olmak, bir yandan kaçak göçmenler, diğer yanda sınır problemleri; bir yanda çeltik işi, diğer yanda sel ve su baskınlarına karşı alınacak tedbirler gibi birbirinden çok farklı sahalarda işini iyi bilmeyi gerektiriyor.

Köylerinin tamamı ‘orman köyü’ statüsündeki Gölpazarı’nda görev yapıyorsanız eğer, ormanlardaki zararlılarla mücadeleden anlamak ve geçimini bu işten sağlayan insanlara yol göstermek zorundasınız. Doğuda ise tam bir eğitim uzmanı olmanız gerekiyor. Türkiye’deki en yaygın sorunlardan sınır uyuşmazlıkları ve su kaynaklarının paylaşımı gibi meseleler de, genç kaymakamların göreve başlar başlamaz masalarının üzerinde buldukları konular. İhale yasasından güvenlik konularına, belediye mevzuatından, şehrin altyapısına, tarım kanunlarından seracılık uygulamalarına kadar her şeyi öğrenmek, onların rutini adeta. Sonuçta nereden bakarsanız bakın, kaymakamlar hem ülke sosyolojisini yaşayarak öğrenen hem de yapısal sorunları yerinde görerek kariyer yapan kamu görevlileri konumunda. Bu özellikleri itibariyle de, kamunun profesyonel yönetici ihtiyacı için biçilmiş kaftan konumundalar. Kadın kaymakamlar ise yaradılışlarındaki hassasiyetten olsa gerek bütün bu konulara neredeyse uzmanlık derecesinde hâkimler.

DEVLET BABA DEĞİL DEVLET ANA

Türkiye’nin sosyolojisini yaşayarak öğreniyorlar gerçekten; ama sadece o kadar da değil. Kaymakamların en iyi bildiği konulardan biri de, bölgesel farklılıklar. Kadın kaymakamlardan rahatlıkla ülkenin farklı coğrafyalarıyla ilgili tahlil isteyebilir, ayrıntılı analizler duyacağınızdan da emin olabilirsiniz. Atama yönetmeliği gereği onlar mutlaka hem doğuda, hem batıda hem de orta Anadolu’da görev yapıyor. Hepsinin de en güzel hatıraları doğu yıllarına ait. Özlem Bozkurt, doğu yıllarını meslek yaşamının en güzel dönemleri olarak tanımlıyor. Çünkü bir batı şehrinde asla göremeyeceğiniz durumların orada yaşandığını, hatta hayatın doğal bir parçası olduğunu söylüyor: “O bölgede yaşamadan bilemezsiniz. Elektrikler kesilecek, arabanızın önüne çığ düşecek ve yolda kalacaksınız ki, bölge insanını tanıyabilesiniz. Masa başından orayı anlamak mümkün değil.”

DOĞU VE BATI İNSANI FARKLI DEĞİL

Geleneksel yapıların hüküm sürdüğü bölgelerde ‘toplum lideri’ konumunda, sözü dinlenen, halk üzerinde etkisi büyük insanlar her dönem vardır. Özellikle Türkiye’nin doğu vilayetlerinde… Onlar bazen bir sözleriyle önemli sorunları çözebilir, gerginlikleri yumuşatabilir veya dargınlıkları bitirebilir. Özlem Hanım bu gibi insanları, ‘toplumların vazgeçilmezleri’ diye nitelendirerek, insanları iyi tanımanın onları iyi tanımaktan geçtiğini vurguluyor: “Fikirlerinizi, projelerinizi o insanlara benimsetmeden, toplumda değişim sağlamak mümkün değildir. O dengeleri korumaktır aslında idarecilik. Bunu hiçbir kitap yazmaz.”

Türkiye’nin farklılıkları hususunda en deneyimli isimse kuşkusuz Aylin Kırcı Duman. Ülkenin doğu ucu Kağızman’dan, batı ucu İpsala’ya gelmiş bir yönetici o. Başarılı idareci, iki şehirde ilgilendiği konuların yüz seksen derece farklı olduğunu belirtiyor: “Kağızman’da kız çocuklarını eğitime kazandırmak, hatta nüfusa kayıt etmek, öğretmenleri köyde çalıştırabilmek için çok uğraştım. İpsala’da ise her sınıfa nasıl internet bağlantısı yaparız; onu düşünüyorum. OKS’de çocukları dereceye nasıl sokarızın peşindeyiz. Hangi sosyal faaliyetleri yapacağımızın telaşındayız. Doğuda devletten bekleme daha fazla, burada insanlar daha verici.”

Selda Özgüven ise aradaki önemli sosyo-ekonomik ve kültürel farklara rağmen, doğu ile batıdaki insanların aslında birbirine çok benzediğini düşünüyor: “Sosyal, kültürel, toplumsal dinamikleri ve alışkanlıkları farklı da olsa temelde bizim insanımız diyebileceğimiz bir toplumumuz var. Nüanslar var; ama keskin ayrımlar yok. Sakarya ile Ağrı’nın özünde farklılık yok.” Eğer ille de bir farktan bahsedeceksek, ekonomik boyuta bakmak lazım. Mesela Taşlıçay’da bir aşevi açmak zaruri iken, Ferizli’de böyle bir ihtiyaç yok. Onun görev yeri Ferizli, Sakarya’nın hızlı gelişen ilçelerinden. Tarıma dayalı bir ekonomisi var; ama ilçede halen organize sanayi bölgesi kurma çalışması da devam ediyor. İstanbul’a ve ihracat limanlarına yakınlık, bu gibi ilçeler için büyük avantaj aslında. Ferizli öyle bir ilçe ki, köy okullarında yetişkin bayanlar için bilgisayar kursları bile var. Bir köy okulunda, yetişkin kadınlara bilgisayar kursu açmak, kadın idareci farkını özetleyen ayrıntılardan.

AİLE SORUNLARINA DA MÜDAHİL OLUYORLAR

Tülay Baydar aslen Ağrı Tutaklı ama ailesi Sincan’da yaşıyor. Isparta ve Erzurum’dan sonra Malatya üçüncü görev yeri. Bu üç ilin Türkiye ortalamasını yansıttığı düşüncesinde. Bu ortalamadan çıkardığı sonucu da tek cümlede özetliyor: “Anadolu insanı birbirine benzer karakterde; vefalı, kadirşinas ve daha az talepkâr.” İlginç bir tespiti de, Türkiye’nin doğusuna doğru gidildikçe, devlet-vatandaş işbirliğinin zorlaşması. Bu durumun çelişkisi ise doğuda devletten bekleme ve devleti kutsallaştırma anlayışının daha yaygın olması. Kendisinin de doğu kökenli olması aslında o coğrafyanın sorunlarını anlamasını kolaylaştırıyor. Bu açıdan tespitleri önemli: “Doğuda nüfusun çokluğu, coğrafi zorluklar, iklim zorlukları gibi sebeplerle insanların kendi gücüyle yapamadıkları var. Hem bundan hem de toplumsal yapının daha kapalı olmasından kaynaklanan anlayışa göre, devlet daha güçlü olmalı. Devletten bekleme anlayışı daha yaygın. Bu bir sosyolojik gerçek ve idarecilerin bu gerçekleri dikkate alarak çalışması gerekiyor.”

Doğuya özgü problemler sadece bunlar değil elbette. Aile içi şiddet ve töre cinayetleri gibi bölgenin kanayan yaraları da, kaymakamların en fazla karşısına çıkan konular. Ölüm korkusundan kaçarak kendilerine sığınan kadınları barındırabilecek bir merkez bulamamaktan yakınan Korkut Kaymakamı Sultan Doğru’nun en büyük hedefi, Muş’ta mağdur kadınlar için güvenli bir sosyal merkez açabilmek. Aslında o bu meseleye de biraz kadınca bakarak, bu gibi olayları aileleri dağıtarak değil, tekrar birleştirerek sonuçlandırmak istiyor. Gördüğü şiddet yüzünden evden kaçan kadınların kocalarıyla konuşarak, onlardan tekrar aynı fiili işlemeyeceklerine dair yazılı güvence almaya kadar götürmüş bu işi. Bu şekilde barıştırdığı çok çift olduğunu da belirtiyor: “Biz aslında kendi işlerimizi çok aştık. Devletin bize yüklediği görevler belli ama biz aile içine kadar girdik. Aile sorunlarına kadar karışmaya başladık. Bir kadın size gelip, ‘kocam beni bırakıp gitti, şimdi bana kim bakacak’ dediğinde kayıtsız kalamıyorsunuz.”

Doğuda aile sorunlarına karışabilmek için kaymakamların en büyük yardımcısı aşiret reisleri kuşkusuz. Sultan Doğru, yıllardır süren kan davalarını bitiren aşiret reislerinden artık aile içi şiddet noktasında da faydalandıklarını belirtiyor. Özellikle kadınlara karşı tavrın yumuşamasında onların önemli rolü olduğu görüşünde. “Onlar da bizi kırmıyor. Talep ettiğimiz zaman yardımcı oluyorlar. Birisinden bir şey isteyince yardım ediyor. Buranın bir özelliği, biz bir adım atarsak onlar iki adım atıyor.” diyor.

EŞİM OLMADAN ASLA!

Kaymakamlık zaten sorumlulukları çok fazla ve çalışma şartları ağır bir iş. Kaymakam kadın olunca bu şartlar ister istemez daha da ağırlaşıyor. Uzun sözün kısası, dışarıdan havalı da görünse, idealist olmayan genç bir kadın için kaymakamlığın çalışma şartlarına tahammül etmek çok zor. Görüştüğümüz bütün kadın kaymakamların idealist isimler olması da bu gerçeği teyit ediyor. Biraz dertleşince bazı konularda ne kadar sıkıntı yaşadıklarını müşahede etmek zor olmuyor. Onları en fazla zorlayan konulardan biri kuşkusuz, eş ve tayin durumları. Nilüfer Canat Sürekli’ye, “En çok hangi ilçelerde çalışmayı hayal ediyorsunuz?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap, durumu özetliyor zaten: “Benim için en gözde ilçe, ailemizin bir arada bulunabileceği yerdir. Diğer kaymakamlar için cazip olmayan bir yer, aile birliği olacaksa benim için çok gözde bir ilçedir.” Nilüfer Hanım’ın eşi de kendi gibi devlet memuru. Başbakanlık Teftiş Kurulu’nda çalışıyor. Onun görev yeri Malatya merkez. Yani Malatya’da aile birliği sağlanmış durumda!

Eş durumu krizini en fazla yaşamış isim, Aylin Kırcı Duman. İlk eşinden, tayin sıkıntıları yüzünden ayrılmak zorunda kalmış. Eşi Harun Duman, halen Edirne bilgisayar il koordinatörü. Edirne ile İpsala arası 120 kilometre. Mesafe fazla da olsa onlar en azından aynı il sınırları içinde çalışıyor olmaktan memnun. Yasemin Hanım’ın eşi ise Jandarma taburunda yüzbaşı. Çetinkaya, Genelkurmay’ın bu gibi konulara dikkat ettiğini ve tayinlerde kolaylık sağlanmakla birlikte eşinin hiçbir zaman maiyetine verilmediğini belirtiyor. “Resmiyette hiyerarşi yok, evde durum nasıl?” dediğinizde ise “Evde de hiyerarşi uygulamıyoruz” diyor, gülerek. Kadın kaymakamların evliliklerinde sık rastlanan durumlardan biri de, iki tarafın da kaymakam olması. Bu durumda İçişleri Bakanlığı onları aynı ilin ilçelerinde görevlendiriyor.

Hasılı kelam, kaymakamlık kadınlar için hem yeni hem de meşakkati bol bir meslek türü. Kadınlara kaymakamlık kapısı açılalı 15 yıl geçmesine rağmen, sayılarının 25’te kalması da bunun göstergesi. Fakat neresinden bakarsanız bakın, Anadolu’nun fakir ve geri kalmış bölgelerinde, köyden bozma ilçelerde onlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bugünlerde siyasetin en önemli gündem maddelerinden olan doğuda eğer bir kalkınma ve sosyal barış seferberliği başlatılacaksa, hükümetin en büyük yardımcılarından biri, kadınları da kucaklayan, kadın duyarlılığına ve annelik hassasiyetine sahip, ayrıntıcı ve idealist kadın kaymakamlar olacaktır. Gündelik siyaset üslubuyla söyleyecek olursak, yaptıkları yapacaklarının teminatı.

HZ. ÖMER’İN İDARECİLİK ANLAYIŞI

Gölpazarı Kaymakamı Yasemin Çetinkaya’nın anısı, kadın kaymakamların insanlara bakış açısını özetler nitelikte: “Bir köyde, anne babası olmayan, dedesinin baktığı bir çocuk var. Zaman zaman maddi yardım yaptığımız bir aile. Bir gün çocuğun evi terk ettiği haberi geldi. Kendi çocuğum terk etse, inanın o kadar üzülürdüm. Hemen çocuğun takibini yaptık, İstanbul’a gittiğini öğrendik; ama gece 11 oldu haber alamadık. İşte bu sınırlar içinde Hz. Ömer’in idarecilik anlayışı belki bizde yerleşik; yani anne babası olmayan bir çocuğun anne babası olabilmek. Ben o çocuğa üç yıldır anne babalık yapmaya çalışıyordum, kaybolunca kendimi sorumlu tutarım. Parasızlıktan hastaneye gidemeyen birisi benim sorumluğumdadır. Sahipsiz işlerin ve sahipsizlerin sahibidir kaymakamlar. Sonuçta o çocuğu bulduk, ailesine teslim ettik ve ben ancak o zaman huzur duydum.”

İkinci olay ise bu sefer gençler değil, yaşlılarla ilgili: “Bilecik’te yeni bir huzurevi açıldı. Bizden yardım alanları taradık, kendine bakamayacak ve yakını olmayan 12 kişiyi ellerimizle oraya yerleştirdik ve her gittiğimizde ziyaret ediyoruz. Arayan soran yok diye üzülmelerini istemiyorum. Hayatta yakını olmayanlar var, onların yakını biz oluyoruz. İnsanların sıkıntılarını bilirken devletin imkânı da varken neden yapmayalım?”

SINIRDA BİR GURBETÇİ KIZI

Mesleğinin on beşinci yılında İpsala’ya atanması, Aylin Kırcı Duman’ın kariyerindeki en ilginç ayrıntılardan. Çünkü o bir gurbetçi kızı. Ailesi Almanya’nın Berlin kentinde yaşıyor. Gurbetçilerin uğrak yeri bir sınır ilçesine gelmesi ise bilinçli bir tercih. İçişleri bakanlığı yetkilisi kendisine, sınır kapısında bir gurbetçi kızının görev yapmasını istediklerini söyler. Gurbetçilerin ülkeye giriş ve çıkışta yaşadıkları sıkıntıları daha iyi anlayacağı ve daha pratik çözümler üreteceği düşünülmektedir doğal olarak. Tayin dilekçesinde tercih ettiği ilçeler arasında İpsala olmamasına rağmen bu karara çok sevindiğini belirtiyor Aylin Hanım. Hudutta olmanın büyük bir sorumluluk gerektirdiğinin farkında. Yurtdışına giriş ve çıkış noktası olduğu için, “Bir anda devleti temsil eder hale geliyorsunuz. Ayrıca Avrupa ülkelerine karşı sınırda bir bayan idareci olmasının da imaj açısından önemli olduğunu söylediler” diyor. Tabii bu tayine en fazla sevinen, onu kaymakamlığa ikna eden babası olmuş. Berlin’de yaşayan babası artık sık sık kızını ziyarete geliyor. Ne de olsa kızı hemen kapıda bekliyor!

Bilecikli Aylin Hanım’ın hayattaki en önemli rehberi, Osmanlı’nın manevi kurucusu Şeyh Edebali. Sıkıntılı zamanlarda onun öğütleriyle motive olduğunu söylüyor. En sevdiği sözlerini de bizimle paylaşıyor: “Sabırlı ol, vakti gelmeden çiçek açmaz. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Unutma ki yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.”

ÖĞRETMENE TRAKTÖRLÜ SERVİS

Doğuda görev yapan kadın kaymakamların anlatacağı çok anı var. İpsala Kaymakamı Aylin Hanım da başından geçenleri unutamıyor: “Kağızman’da bir dağ köyünde, 9 yıldır kapalı bir okulu tekrar açtık. 40 öğrencisi vardı ve genç bir bayan öğretmen atanmıştı; fakat lojman yoktu. Kızın babası da geldi, yaşadıkları sıkıntılardan çok üzgünlerdi ve öğretmen istifa etmeyi düşünüyordu. Ben devreye girdim, köyde ev tutalım dedik. Moral olsun diye öğretmeni aldım, kendi aracımla köye götürdüm. Fakat o kadar kötü bir manzara ile karşılaştım ki okula okul denmez, lojman yok, kiralık ev de bulamıyoruz. Tuvalet bile yoktu. Ulaşım çok zor, makam arabasıyla 2 saatte gittik, yolda araç bozuldu, jandarma geldi. Bunun üzerine öğretmeni alıp 3 kilometre ötedeki diğer köye geçtim, orada okul lojmanı onarılıyordu. 3 öğretmen kalıyordu. Bir öğretmen daha alır mısınız dedik, kabul ettiler. Muhtarla konuşup kapalı bir traktör tuttum. Traktörlü servisle öğretmeni her gün okula taşıyarak okulu açık tuttuk. Bu benim için çok önemli ve iz bırakan bir olaydır meslek yaşamımda.”

NİNENİN FEDAKÂRLIĞI

Karaisa Kaymakamı Huriye Küpeli, Bilecik İnhisar’da görev yaptığı sırada yaşadığı bir olayı unutamıyor. Öğle yemeklerini vakıftan karşıladıkları bir okulu denetlemek için orada bulunduğu sırada okul bahçesinde oturan yaşlı bir nine dikkatini çeker. Aynı kişiyi birkaç kez okul bahçesinde görünce müdüre sorar; bu kimdir ve niye burada bekliyor diye. Müdürün cevabı genç kaymakamı çok duygulandırır. Bahçedeki ninenin torunu okulun birinci sınıfına başlamıştır ve tek başına servisle gelmeye çekinmektedir. 80’lik nine torunu okula alışsın diye her gün onunla servise binmekte ve akşama kadar okul bahçesinde bekleyerek, akşam yine servisle evine dönmektedir. “Bana göre tek başına hareket etmekte zorlanacak kadar yaşlı bir teyzeydi o; ama buna rağmen bu kadar da ileri görüşlü ve basiretliydi. Köylerimizdeki insanlar eğitimsiz olabilir; ama bu kadar ileri bir dünya görüşüne de sahipler aynı zamanda. Bu olay beni çok etkiledi. Tek başına bu örnek bile bu toprakların neden Osmanlı’nın doğuşuna ev sahipliği yaptığını anlatmaya yetiyordu.”

DOĞUMA KIZAKLARLA GÖTÜRÜLEN KADINLAR

Korkut Kaymakamı Sultan Doğru’nun, doğu görevi esnasında kendisinde en fazla iz bırakan hatırası, kar kalınlığının 2-3 metreyi bulduğu kış aylarında, kızaklarla doğuma götürülen kadınların dramı. Tipik bir doğu gerçeği olan ve her yıl televizyon haberlerinde görmeye alıştığımız kızakta götürülen kadınların sorununa da el atar, idealist kaymakam. Yılın ilk karı düşmeye başladığından itibaren köylerle irtibatın kesildiğini görünce, bir sonraki yaz ayında, doğumu kış aylarına rastlayacak bütün kadınları tek tek tespit ettirir. İlk geldiği yıl kış ayında makam aracıyla birçok kadını hastaneye yetiştiren Sultan Doğru, çalışmayı şöyle özetliyor: “İlk kış telefon çalacak ve hamile bir bayan yardım isteyecek diye çok endişe ettim. Çünkü o şartlarda onları hastaneye taşımak çok zor iş. Bir de son dakikada geldikleri için, hem kendileri hem bebekleri ciddi tehlikeye giriyor. Bu sebeple ikinci yıldan itibaren yaz aylarında bütün muhtarlarla iş birliği yaparak doğumu kışa denk gelen bütün kadınları tespit ettik. Ben de bunun önemine dikkat çekmek için köyleri dolaştım, bayanlara konuyu izah ettim. Liste elimizde olduğu için kışın doğumlarına kısa süre kala da onları Muş’taki akrabalarının yanına yerleştirdik. Bu çalışma etkili oldu ve ondan sonraki kış ayında sıkıntı yaşamadık.”

KAYMAKAMLIKTAN MECLİS’E

Bu haberin ilk hazırlık sürecinde Kırşehir’in Çiçekdağ ilçesi kaymakamı olan Özlem Türköne, artık farklı bir kariyer süreciyle yoluna devam ediyor. 22 Temmuz seçimlerinde AK Parti’den İstanbul milletvekili seçilen Türköne, memleket hizmetine artık Meclis’te devam edecek. Genç yaşta (31) milletvekili seçilen Türköne, kaymakamlığa da yine çok genç yaşta (22) başlamış bir isim. Kaymakam adaylığına başlangıç yaşına dikkati çekerek, “Hiçbir meslek dalında 22 yaşındaki bir insana bu kadar inisiyatif verilmez” diyor. Kaymakamlığın aslında bir idarecinin yetişmesinde ne kadar büyük önemi olduğunu, geçirdiği eğitim aşamalarını sıralayarak aktarıyor. Süreç önce atandığınız ilde, valinin yanında usta-çırak ilişkisiyle başlıyor. Sonra bir kaymakamın yanında refakatçi oluyorsunuz. Sonra bir mülkiye müfettişinin yanında teftiş progr***** dâhil oluyorsunuz. Devamında Ankara Siyasal’da master yapıp, Millî Güvenlik Akademisi’nde kamu diplomasisi kursuna dahil olursunuz. En sonunda İngiltere’de master yapıp, dil eğitimi alırsınız. Bütün bunlardan sonra İçişleri Bakanlığı bünyesinde kaymakamlık kursunu bitirirsiniz. Bu süreç tam 3 sene devam ediyor. Türköne’ye göre bu süreci yaşamak, bir üniversite daha bitirmek anl***** geliyor.

kaynak:akisyon dergisi 19.11.2007 tarihli 676 sayılı dergi zafer özcan röpörtajı.