Tartışmaya değer bir konudur:

Kapitalizmin bir “aslı”, “saf hali”, başka bir deyişle “su katılmamış kendisi” var mıdır? Tarihte böyle bir kapitalizm olmuş mudur? Devam edip günümüze gelecek olursak, reel sosyalizmin çöküşünün ve işçi hareketinin gerilemesinin ardından, kapitalizm sıkça söylendiği gibi bugün gerçekten kendi “aslına” mı dönmektedir? Yeni liberalizm veya vahşi kapitalizm, bir bakıma, üstündeki yüklerden kurtulmuş kapitalizmin kendi “aslına” dönüşü müdür?

“Tartışmaya değer” dedik ve elbette tartışılabilir; ancak, belirli bir savı şimdiden öne sürmekte sakınca yoktur: Kapitalizmin “saf hali” veya “üstüne hiç yük almamış bir kapitalizm” yalnızca bir soyutlamadır. Değerli ve yerinde bir soyutlamadır; ancak, bu soyutlama tarihte hiçbir dönemde ve hiçbir yerde kendi eksiksiz-firesiz somut karşılığını bulmamıştır.

Konuya basit ve düz mantıkla yaklaşanlar şöyle diyeceklerdir: “Hiçbir dönemde ve hiçbir yerde somut karşılığını tam t***** bulmamış bir soyutlamanın kendisinde bir kusur vardır.” Hiç de öyle değildir. Soyutlamanın değeri, somut durumun birebir karşılığı olmasında değil, somut durumdaki ayrıntıları, farklılıkları ve giderek “normalden sapmaları” çözülmememize yarayacak çerçeveyi oluşturmasındadır. Elbette, bugünkü somut durumun geriye ve ileriye doğru bağlantıları ile birlikte.

Bir adım daha atılabilir: Eğer sınıf mücadelesi, ancak kapitalizm belirli bir düzeye ve olgunluğa eriştikten sonra ortaya çıkan bir olgu değilse, kapitalizmin kendisinin sınıf mücadeleleriyle eş zamanlı olarak şekillendiğini söylemek gerekir. Bu da şu sonuca işaret eder: Soyutlama düzeyinde “katışıksız” ve “tam anlamda kendisi olan” kapitalizm, daha en başında, sınıf mücadelesinin doğrudan, dolaylı ve “olası” etkileri ve sonuçlarıyla birlikte gerçek hayattaki kapitalizm olmuştur. Bütün bunları, sermayedarların bizzat kendileri olmasa bile, modern devletleri düşünmüş, ona göre hareket etmiştir.

Eğer bütün bunlar doğruysa, “kapitalizm kendi aslına dönüyor” demek, “kapitalizm kendisinin de mevcut olmadığı bir zamana geri dönüyor” demekle eşanlamlıdır. Tarihte, bütünlüklü bir oluşumun bileşenlerinden birini silip geri kalanıyla ileriye yürümek mümkün değildir.

* * *

Yukarıda anlatılanlar, uluslararası kapitalizmin 1990’dan günümüze uzanan değişken yönelimlerinin değerlendirilmesinde yararlı olabilir.

Uluslararası kapitalizm, zaferini ilan ettiği döneme “devletin küçülmesi” sloganıyla başlamış, bugün “piyasa için güçlü devlet” noktasına gelmiştir.

Uluslararası kapitalizmin önde gelen kuruluşları, yeni liberalizmin tam boy piyasacı dayatmaları ile “düzenlenmiş piyasacılık” talepleri arasında bir çekişmeye sahne olmaktadır.

“İstihdam yaratmayan büyümenin”, üzerine gidilmesi gereken ciddi bir sorun mu, yoksa “düşük enflasyon” adına ödenmesi gereken bir bedel mi sayılması gerektiği yaygın biçimde tartışılmaktadır.

Ulus devletlerin sermaye hareketleri bağlamında tam ve çekincesiz bir entegrasyona gitmelerinin mi, yoksa olası şoklara karşı ihtiyat ve dengeleme araçlarını ellerinde bulundurmalarının mı daha yerinde olacağı bir başka tartışma konusudur.

“Yoksullukla mücadele”, kapitalist odaklar arasında sürüp giden tartışmalarda itibar gören bir başlıktır.

Peki, bütün bunlar (ki yukarıdaki örnekleri çoğaltmak mümkündür) neye işaret ediyor?

* * *

Herhalde hiç kimse kalkıp “işçi sınıfının ve emekçilerin uluslararası planda yükselen hareket ve direncinin karşı tarafı geri adım atmaya zorladığından” söz etmeyecektir.

Sorunun yanıtını iki düzlemde vermek mümkündür. Bunlardan birincisi, başta anlatılanlarla ilişkilidir. Evet, özlem duyabilirler, “keşke” diyebilirler, zorlayabilirler ve deneyebilirler; ama hiçbir burjuva iktidar, ideolog veya ekonomist “katışıksız haliyle saf bir kapitalizm” kurgusunu bugün hayata geçiremez. Salt “karşı” tepkilerden çekinip korktukları için değil; bugüne dek hiç olmadığı için, böyle bir kapitalizmde ne yapılması gerektiğini bilemeyecekleri için. Gene de, korktukları ve çekindikleri bir şey olabilir: “Böyle” bir kapitalizm kör gözüm parmağına zorlandığında, karşıdan ciddi bir direnç gelmese bile, sistemin kendi kendini dinamitlemesi...

Bu nedenle, zorlamalarla ve geri çekilmelerle birlikte, kapitalist sistemdeki tartışmalar ve denemeler sürecektir.

İkinci düzlem ise, uluslararası kapitalizmin 1991’den bu yana uğraştığı, üstelik önemli jeopolitik boyutları olan bir gündemle ilgilidir. Bugün ortada, batıda Polonya’dan doğuda uzak Asya’nın uçlarına kadar uzanan koskoca bir coğrafyanın uluslararası kapitalist-emperyalist sisteme tam boy entegrasyonu şeklinde tanımlanabilecek bir gündem vardır. Bu coğrafyada, yakın geçmişte reel sosyalizm deneyimlerinden çıkıp gelmiş ülkeler de yer almaktadır. Gene aynı coğrafyada, örneğin Polonya ve Macaristan gibi, sistemin önünde eğilip “ne iş olursa yaparım abi” diyecek tıynette ülkeler vardır, ama başkaları, çok daha iddialı olanları da vardır.

Tam boy piyasacılığı ve rezervsiz entegrasyonu bu coğrafyanın tümüne dikte etmek o kadar kolay değildir. Hep kapitalist olarak kaldıkları halde “saf” kapitalizmi hiç yaşamamış lider ülkelerin, kalkıp bu coğrafyadaki ülkelere “hadi gelin hep beraber kapitalizmin aslına dönelim” önerisiyle yaklaşmaları halinde, bunun “ne gibi yani?” türü tepkiler dışında ciddi bir karşılığı olmayacaktır.

Birincisinin yanı sıra, bu ikinci düzlem de uluslararası kapitalizmi manevralara ve varyasyonlara zorlamaktadır.

Sözü edilen coğrafyadaki ülkeler arasından yarın bir gün, askeri veya sivil diktatörlüğe yönelenler bile çıkabilir. Çıkarsa ve uluslararası kapitalizmin özgürlük ve demokrasi havarileri bu ülkelere “ne iş?” diye sorarlarsa (ve muhatapları da mizah anlayışına sahipse) şu yanıtı almaları hiç de şaşırtıcı olmayacaktır:

“Bize ‘piyasa için güçlü devlet’ demediniz mi? O da işte böyle oluyor...”