SUÇLU KİM?

Samet içinde bir ezilme ve kıyılma hissiyle uyandı. (Samet, yazmakta olduğum ikinci romanımdaki baş karakterin adaşıdır. Bizzat kendisi değildir!.. O yüzden reklam yapmış sayılmam.) Sanki midesi tamamen boşalmış gibiydi. Banyoya gidip elini yüzünü yıkadıktan hemen sonra, mutfağa doğru yöneldi. Önceki akşamüzeri yemek hazırlanana kadar içinden iki üç tane atıştırdığı ve yarım bıraktığı bisküvi paketi aklına geldi. O anda mutfaktaki masanın üzerinde duruyor olmalıydı. Gerçekten de mutfağa girdiğinde paketin orada olduğunu görmüştü, ama bir eksiklik vardı. Paketin içerisinde hiç bisküvi kalmamıştı. Ya da bir başka deyişle, püskevit yokti...
Adeta burnundan soluyarak bağırmaya başladı. “Ulan adi herifler! Bisküvilerimden ne istediniz?”
O arada eşi Şermin mutfağın her iki tarafa da açılabilen kanatlı kapısını iterek içeri girdi ve uykusunu dağıtmak için gerindiği sırada sordu.
“Yine sabah sabah neler oluyor, ne bu sinirin?”
“Ne olacak? Midem zil çalıyor, ama bisküvilerim ortada yok. Sen mi yedin?”
“Hayır, ben yatarken masanın üzerinde duruyordu.”
“Ben de öyle olduğunu tahmin ettiğim için kızıyorum ya zaten. İnan bana, sen yemiş olsan hiçbir şey demezdim.”
Şermin uykulu olduğu için, ilk anda büyük bir hata yaparak yanlış cevap verdiğini farketmişti. Bu sözlerin ardından konunun nereye gideceğini anladığından, son bir gayretle durumu toparlamaya çalıştı.
“Aaaa, çok özür dilerim! Ben bir anda unutmuşum, dün gece içim kıyıldığı için kalkmıştım. Masanın üzerinde bisküvileri görünce de, dayanamayıp yedim.”
“Hadi ordan sende! Onları korumak için şimdi uydurdun bunu...”
“Evet, ne yapayım!? Onlara kızmak için her zaman bir bahane buluyorsun, ben de onları korumaya çalışıyorum. Madem bisküvilerine bu kadar çok önem veriyordun, neden paketi açık bir şekilde masanın üzerinde bıraktın?”
“Canım paketi açık bir şekilde duruyor diye, benim bisküvilerimi yemek zorunda mıydılar? Onların mamaları da çanağın içinde açık bir halde duruyor. Ben onların mamalarından yiyor muyum hiç?”
“Bir de yeseydin bari!”
“Bak Şermin; zaten bu kedilere çok yüz verip şımartıyorsun, bir de onları savunma bana... Bir kedinin bisküvi ile ne işi olabilir Allah aşkına!? Bunlar ne biçim bir kedi ya! Ne bulsalar yiyorlar...”
“Offff! Uzatma Samet. Dolaptan kahvaltılık bir şeyler çıkarıp atıştırsana...”
“Bunca yıllık evliyiz, sen benim sabahları kahvaltı yapma alışkanlığımın olmadığını halen öğrenemedin mi? Kahvaltı yapmadan sigaramı yaktığımı ve öğlen vaktine kadar hiçbir şey yiyemediğimi bilmiyor musun?
Bugünkü gibi midem kazınırsa ve sofrada çok sevdiğim bir şeyler olursa, ancak o zaman atıştırabileceğimi gayet iyi biliyorsun. Zaten midem kazınıyor olmasaydı şu anda sigaramı yakmış püfürdetiyor olurdum; o zaman bu kadar tantana yapmamıza da gerek kalmazdı. Ama ben açım ve şu anda yiyebileceğim tek şeyin masanın üzerinde olması gerekirken, sadece paketini görebiliyorum. Senin bu kedilerinin bana karşı yapmış oldukları şey, ayıp değil mi?”
Şermin dişlerini sıkarak sinirli bir ifadeyle konuşuyordu. “Onlar kedi değil Samet! Onların bir adı var; Eddy...”
“İster Eddy, isterse Büdü olsunlar. Bu o lanet olası kedilere benim bisküvilerimi çalma hakkı vermez ki canım. Allah Allah!..”
Şermin, “Çok duygusuz ve gaddar bir adam oldun Samet. Artık seni tanıyamıyorum. Sana kaç kere söyledim; onların bir adı var!.. Eddy, Eddy, Eddy... Daha kaç kez söylemem gerekiyor?” deyip ağlamaklı gözlerle kanatlı kapıyı itmiş ve mutfaktan dışarı çıkmıştı.
Kanatlı kapı önce ileriye gitmişti, sonra geriye doğru gelmişti. Sonra bir daha ileri ve tekrar geri...
Şermin kapıyı ardına kadar açıp çıkarken mesafe genişlediği için, bu ileri ve geri gidişler de bir hayli fazla olmuştu.
Samet, tamamen hareketsiz kalıncaya kadar; kapının yedi defa ileri gittiğini, yedi kere de geri geldiğini saymıştı.
Yoksa sekiz miydi?
Belki dokuz veya on da olabilirdi; hatta on bir de...
O anda tam olarak sayamamış olması ihtimali vardı; çünkü kapının gidiş gelişlerine bakarken, bir yandan da parmaklarıyla Şermin’in sorusuna cevap arıyordu. O yüzden dikkati dağılmış olabilirdi.
“Eddy, Eddy, Eddy... Tam üç kere söyledi. Demek ki, ‘Daha kaç kere söylemem gerekiyor?’ demesi mantıksız. Çünkü tam sayıyı vermiş. Eddy1, Eddy2 ve Eddy3… Haa, bunlardan iki üç ay büyük bir tane daha var ya! Ama o ********in adını hatırlamıyorum ki. Eddy miydi, yoksa Teddy mi? Eğer onun adı da Eddy ise; bir tane eksik söylemiş oldu. Yani; bir kez daha söyleyebilirdi bence…”
Mırıldanarak bunları söyledikten sonra, bir an için düşüncelere daldı. Acaba fazla mı ileri gitmişti?
Hayır hayır, Kapı değil!..
Kanatlı kapı yedi değil de sekiz kez; ya da sekiz de değil, on kere dahi ileri gitse sorun olmazdı, çünkü menteşelerini yeni yağlamıştı.
Herhangi bir gacırtı gucurtu; şeytan kulağına kurşun yoktu. Allah için yoktu şimdi!
Ama Şermin’in mutfaktan ağlar gibi çıkması, içini biraz burkmuştu. Onunla konuşurken fazla mı ileri gitmişti? Bu isimler konusunda ne kadar hassas olduğunu bilmesine rağmen, ne gerek vardı ki kedi diyerek onu üzmeye ve kızdırmaya? Altı üstü birkaç ******** kediydi! Onların adlarını söyleyip Eddy deyiverse, kedilerin başları göğe mi erecekti? Neden bu kadar inat etmişti?
Şermin’in yanına gidip özür dilemeye karar vermişti, ama ondan önce suçluyu bulmalıydı. Ve her suçlunun, suçu işlediği olay mahalline tekrar geleceğini bildiği için, bir süre daha mutfakta beklemeyi düşündü.
Biraz sonra kanatlı kapı iki üç karış kadar açılarak, içeriye porsuk ve kokarca karışımına benzeyen bir mahlûkat girdi. Semiz mi semiz; iğrenç mi iğrenç bir mahlukattı!
İçeri girer girmez sandalyenin üstüne, oradan da masaya sıçramıştı. Masanın üzerinde duran boş bisküvi paketini, tuzluğu, sürahiyi; orada bulunan istisnasız her şeyi burnunu dayayarak koklamış, sonra Samet’e bakarak “mauuvv” demişti.
Samet her suçlunun olay mahalline dönüp bakma takıntısını biliyordu.
(Kendisi de Şermin’in başka odada olduğu ya da bir şeylerle uğraşıp dikkatinin dağıldığı anlarda; misafirleri için özene bezene hazırladığı yemeklerden çaktırmadan yiyerek, sağını solunu düzeltip içeri kaçardı. Lakin, o mutfağa geçerken içini kurtlar kemirmeye başlar ve onun durumu anlayıp anlamadığını tespit etmek için peşinden giderdi. Ve her seferinde de o anlamsız soruları sorardı. “Off, bunlar da ne zaman gelecekler yaa? Ben çok acıktım güzelim. Merak ediyorum, bugün misafirlerimize neler yaptın bakalım?”
Aldığı cevap da, üç aşağı beş yukarı; hep aynı olurdu. “Vay ayı vay! Misafirler gelene kadar elini sürme demedim mi ben sana!? Yine yedin değil mi? Bir de üzerini düzeltmiş aklınca... Ben beyinsiz miyim, anlayamayacağımı mı zannettin?”)
Çok çevik olduğu için, çoğu zaman kepçeyi kafasına yemeden önce mutfaktan kaçmayı başarırdı. Ama suç mahalline yakından bir daha bakmak, kendisine mutlaka nasip olurdu.
Her neyse, konuyu oldukça dağıttık herhalde; şimdi yeniden hikayemize dönelim...
Samet suç mahalli takıntısı haricinde, başka bir şeyi de çok iyi biliyordu ki; o da, aksi ispatlanana kadar herkesin suçsuz olduğu ilkesiydi...
O yüzden masanın üzerinden kendisine bakan ve “mauuuvv” diyen bu mahlukatın direk olarak gözlerinin içine baktı. Bu mahlukat her ne kadar porsuğa ya da kokarcaya benzese de; o aslında bir kediydi. Adı da Eddy’di.
Eddy1...
Dikkatli bir şekilde gözlerinin içine bakıp onun suçlu profiline uyup uymadığını gözlemlerken, konuya kendisinin girmesinin en uygunu olacağını düşündü. O salağın soru sormadıkça konuşacağı yoktu.
“Benim bisküvilerimi sen mi yedin lan ********?”
O anda Eddy1 aptal aptal suratına bakıyor ve tek bir “maauuvv” dahi etmiyordu.
“Demek susma hakkını kullanmak istiyorsun? Sen şimdi utanmadan bir de avukat istersin benden... Şermin’i çağırayım mı ha? Gelsin mi seni savunmaya?”
Bu sırada mutfağın kapısı biraz aralanmış; Samet o noktaya doğru bakarken, iki üç karışlık boşluktan içeriye bir mahlukat daha süzülmüştü. “Mauuv” diye selam verdikten sonra, yanından geçerek buz dolabının önüne gidip durdu.
Aslında “mauuv” değil de, “miyavv” demiş de olabilirdi; çünkü gayet zarif bir görünümü vardı ve oldukça kibar birisine benziyordu. Bulunduğu yerden bir buzdolabının kapağına, bir de kendisine bakarak tekrar konuştuğu zaman; Samet onun “miyaavv” dediğinden kesinlikle emin olmuştu. Aksanı, diğerinden biraz daha farklıydı. Belli ki o anda kendisinden dolabın kapağını açmasını bekliyordu...
Masanın üzerinde duran kılıksız herife nazaran, mutfağa giren bu ikinci vatandaşın eli yüzü biraz daha düzgündü. O, gerçekten de bir kediye benziyordu. Hatta yine abartıyor diye düşünmeyin; hafif bir saç sakal traşı olsa, normal bir adama bile benzeyebilirdi...
Tabii ki o da bir kediydi ve onun adı da Eddy’di.
Eddy2...
Şermin evlerinin kömürlüğüne doğuran anne kedinin bir sokak köpeği tarafından parçalanması üzerine onları evlat edinmişti, fakat bu kedilere farklı isimler vermemişti. Bu üç kardeş kedi için o zamanlar; “Onların hepsi benim evlatlarım ve eşit derecede seviyorum. O yüzden adları da aynı olacak.” diyerek, hepsine de Eddy ismini vermişti. Yalnız beslenme önceliklerine göre; (Ki, o zamanlarda bir tanesi çok cılızdı.) en çok ilgilenilmesi gereken Eddy’e, “1”; biraz daha derli toplu Eddy’e, “2”; nur topu gibi olan pofuduk Eddy’e ise, “3” numaralarını vererek; onları envanterine geçirmişti!
Kedileri kucağında eve getirdiği ilk günlerde, daha gözlerini bile açamayacak haldelerdi. Samet’in mutfaktaki iki kediye baktığı sıralarda, aklından onlar hakkında anlam veremediği bazı düşünceler geçti. Bu yaratıklar ilk doğdukları anda fareydiler de sonradan mı kedi olmuştular; yoksa su samuru ya da fok balığı olarak doğduktan sonra, evrim geçirerek mi kediye dönüşmüşlerdi?
Bunu düşünmesi için çok önemli gerekçelere sahipti, çünkü Şermin’in onları eve getirdiği günü dün gibi hatırlıyordu. Kendisinin hiçbir halta benzetemediği; suratsız, kılıksız, sıfatsız, şekilsiz, yamuk yumuk şeyler olan bu meymenetsizler; nasıl olmuştu da değişivermişlerdi?
Gerçi masanın üzerinde duran ******** hiç değişmemişti ve kendisine göre halen yamuk yumuk bir şeydi ya, her neyse... Koca göbekli, kılıksız herif!
Samet o anda bir masanın üzerinde duran Eddy1’e; bir de dolabın karşısında duran Eddy2’ye baktıktan sonra kararını vermişti. Eddy2’yle konuşmasını biraz daha efendice yapacaktı. Bu zarif beyefendiyle, öteki hergeleye hitap ettiği şekilde konuşamazdı. O yüzden, ölçülü bir kibarlık ve babacan bir ses tonuyla konuşmasına başladı.
“Değerli Eddy2 Beyefendi; sanırım dolaptan almak istediğiniz bir şeyler var. Eğer benimle işbirliği yaparsanız, istediğiniz şeye kavuşmanız için elimden geleni yaparım. Yalnız, sorduğum sorulara içtenlikle ve doğru bir şekilde cevap vermeniz gerekiyor. Hazır mısınız?”
Eddy2, yüzüne anlamsızca bakarak “miyavv” dedikten sonra, tekrar dolaba dönmüştü.
“Bunu evet olarak kabul ediyorum ve soruma geçiyorum. Dün gece bisküvilerimin çalındığı saatlerde, nerede olduğunuzu söyleyebilir misiniz?”
Eddy2’nin de cevap vermeyerek bön bön suratına baktığını görünce oldukça kızmış ve ona sert bir ifadeyle yeniden sormuştu.
“Ulan karaktersiz! Benim bisküvilerimi sen mi yedin?”
Sesini yükseltince Eddy2 biraz hizaya gelerek, sorusunu “miyaavv” diye cevaplamıştı. Ama Samet bu söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştı. Onun söylediği iki heceli kelime, acaba ne anlama geliyordu? Evet mi, hayır mı? Çünkü “E-vet” de, “Ha-yır” da; iki heceli kelimelerdi. “Mi-yaavv” da öyleydi...
Bu iş gittikçe daha da çetrefilli bir hal almaya başlamıştı. Ya bir tercüman bulmalıydı, ya da en kısa sürede kedice öğrenmeliydi. Tercüman bulabilirse neyseydi de, onların dillerini öğrenmeyi hiç istemiyordu. Kedilerin lisanını öğrenmektense, onlara kendi dilinden bildiği bütün sunturlu küfürleri savurması ve söylediği hiçbir küfrü anlamayacak olan bu ahmaklarla dalga geçmesi; hiç kuşkusuz daha eğlenceli olabilirdi.
Aklından bu düşünceler geçerken, kapı yine iki üç karış kadar aralanmıştı. İçeriye de, aynı o iki karaktersize benzeyen bir zibidi girmişti. Hemen koşarak bacaklarına sürtünen ve kafasını kaldırarak kendisine yalakaca “miavv” diyen bu zibidi, herhalde içlerinden en kurnaz olanlarıydı.
O da, tıpkı diğer ikisi gibi bir kediydi; onun adı da Eddy’di.
Eddy3...
Daha önceki sorgulamalarından dolayı oldukça tecrübe kazanmış olan Samet, yaltaklanmasına izin vermeyerek onu ayağıyla itmiş ve kendisinden uzaklaştırmıştı. Bu ********lerden herşey beklenebilirdi. Kim bilir püskevitlerini o çalmıştı; şimdi de kendisine yalakalık yaparak etki altına almaya çalışıyordu.
Ama Samet de kaçın kurasıydı!? Öyle kolay kolay kül yutacak bir adama benziyor muydu sanki? Bugüne bugün kaç soruşturma yapmış, kaç kişiyi bülbül gibi öttürmüştü!..
Yani... en azından ilk iki kediye, “miyaavv” dedirttirmeyi başarmıştı... Bu zibidiyi konuşturmak da, ufak bir çocuğun elinden oyuncaklarını almak kadar kolay olmalıydı.
O anda çocuğun elinden oyuncağını almak düşüncesi aklından geçince; bir anısını hatırlayarak içine daralma hissi gelmiş ve kalbi sıkışmaya başlamıştı. Belki bu iş sandığı kadar kolay olmayacaktı, çünkü tecrübeyle sabitti...
Üç bina aşağısında oturan arkadaşı Ertuğrul’un, Yavuz adında tombalak bir çocuğu vardı. Henüz üç yaşında olmasına rağmen, tam bir fırlamaydı! Yanında bulunan karaktersiz kediler bile, belki de o çocuğun yanında melek kalırlardı.
Belki de ne kelime!? Kesinlikle bu kediler; o fırlama piçe bakarak melek sayılırlardı. O karaktersiz, bir iki hafta kadar öncesinde; şakayla karışık elindeki oyuncağını alacakmış gibi bir hareket yaptığında, nasıl da avazı çıktığı kadar bağırmıştı!
Velet, sanki onu boğazlıyormuş gibi hırıltılar çıkararak kendisine saldırmış, kaval kemiklerine art arda dört beş tekme savurmuştu. O tekmeler yüzünden iki gün boyunca zorlukla yürümüştü. Bacaklarındaki morluklar ise ancak bir hafta sonra geçmişti.
Karaktersiz ********!.. Nasıl da acımasızca tekmelemişti!?
Ayrıca bütün bunlarla da yetinmemiş, elleriyle onu kendisinden uzaklaştırdığı anda, bacaklarına daha fazla tekme atamadığı için hırs yapmıştı. O zaman sağ elini yakalayıp, hart diye dişlerini geçirivermişti!
Pitbull gibi dişleri vardı ********in! Neredeyse etini koparıp çiğ çiğ yiyecekti namussuz...
Samet’in aklına bunlar gelince canı çok fena sıkılmıştı. Bu kediler de onun gibi çetin ceviz çıkabilirlerdi. En iyisi bu soruşturma dosyasını, bir daha açılmamak üzere rafa kaldırmalıydı.
Ama durun! Böyle yaparsa kendisine olan saygısını kaybetmez miydi? Hem ayrıca, mutfağa en son giren yalakaya henüz hiçbir şey sormamıştı. Sorduğu zaman belki de dökülecek, yaptığı her şeyi bir bir anlatacaktı bu namussuz...
“Lan yalaka, benim bisküvilerimi sen mi yedin?”
Eddy3 bu sorusuna cevap vermeyerek yine sırnaşmaya ve bacaklarına sürtünmeye başlamıştı. Anlaşılan, bu soruşturma sonuçsuz kalacaktı.
Tam ümitsizliğe kapılmak üzereydi ki, o anda suçluyu tespit ettiğini farketti. Eddy1, Eddy2 ve Eddy3 adındaki bu üç hergele; mutfağa gelerek kendisinden bir şeyler istemekteydiler. Oysa ki hemen hergün mutfakta fink atan (Bu üç ********in uzaktan akrabası) diğer çakal, ortalıkta görünmüyordu. Demek ki bisküvilerini yiyip karnını doyurduğu için, mutfağa adımını atmak o anda aklına bile gelmiyordu. Olay mahalline de muhtemelen geç saatlerde gelip bakacaktı.
Evet; demek ki hırsız Teddy’di...

* * *
Teddy miydi???
Yok yook! Bu şüpheye düştüğü için kendi kendisine sorduğu bir soru değildi, hırsızın o olduğundan adı gibi emindi. Hiç kuşkusu yoktu yani. Ama onlarla pek ilgilenmediği için adlarını çok iyi bilmiyordu. Örneğin az önce Eddy1 zannettiği porsuk kılıklı ********, belki de Eddy3 olabilirdi.
O yüzden, aklından “Teddy miydi?” sorusu geçerken; bunu o ********in adından tam olarak emin olamadığı için sormuştu.
Yoksa hırsız kesinlikle Teddy'di!..
Ya da Eddy.
Yani Eddy4...
...
Adı her neyse işte!

U. GERÇEK