Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 Toplam: 6
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Babil'de ölüm istanbul'da aşk

    Merhaba

    BIR BAYRAM HIKAYESINI
    FORMA EKLIYEYIM



    Bu, Öykümüzün Başlangıcıdır Sevinç İçinde Büyüyen İlk Acıdır ilimler Akademisi'nin antik çağ bazilikalarından bozma kütüphanesinin kalın duvarlarından sızanışıklara Dicle'nin serin rüzgârlarıyla birlikte top sesleri de karışmaya başladığında kalbi duracak gibi olmuştu. Onca dil dökmeleri ve övgü dolu şiirleri karşılığında âmâ ve kambur kütüphane memurunun mahzenden çıkarıp getirdiği yasak ciltleri kendisine vermeden, dışarıdaki def sesleri ve sevinç çığlıklarının cazibesine kapılıp halkın akın ettiği surlara gitmesinden değil, kentin üzerine sinmeye başlayan değişiklikten ürkerek kendisini dışarı çıkarıp kütüphane kapılarını kilitlemesinden korkuyordu.

    Neyse ki Keldani ve Asur tarihi uzmanı bu yetmişlik Süryanî memur, Osmanlı hakanı Kanun Koyucu Süleyman'ın Bağdat'a giriyor oluşundan pek heyecanlanmamış ve kesik kesik öksürerek yalnızca "Olacak olan olur; beklenen gelir. Bugün doğan yarın elbet ölür." diye mırıldanarak sormuştu:"Ciltleri istiyor musunuz, yoksa gidip siz de Basralı hurma tüccarları gibi sultanın at koşumlarınımı seyredeceksiniz?"

    Elli yaşlarındaki Hilleli Mehmed Efendi için gerçekten zor bir soru oldu bu. Acaba o da pek çokları gibi sultanın kente girişini seyretmeli miydi? Kütüphaneci sormasa böyle bir istek doğmayacaktı belki içinde. Şimdi gönlü, duyduğu top seslerinin Bağdat'a kazandıracağı yeniçehrenin seyretmeye değer bir manzara olacağını hissediyor, öte yandan zihni, harabeleri arasındaçocukluk aşkını yitirdiği Babil tapınağı ve asma bahçelerinde yazılmış satırların gizemlidünyasında düşsel gezintilerin ihtirasıyla yanıyordu. Bir an, kütüphanecinin hızlanan kalpatışlarını duyacağını ve zihni ile gönlü arasındaki ikilemin alnına çizdiği kırışıklıkları göreceğinizannetti."Ciltler!" deyiverdi. Sanki görüyormuş gibi elindeki ciltbentleri ocağın yanındaki şilteye bırakıp kapıyı içerden kilitlemek üzere emin adımlarla uzaklaşırken kütüphaneci, "O halde!" dedi, "Güneş şu pencereden içeriye giresiye kadar çalış, sultanın askerleri buraya el koymak için ancak o zaman gelebilirler." Bunları söylerken eliyle kubbenin altındaki vitraylı pencerelerden birini işaretediyor ve başını, sanki bastığı yerlere bakıyormuş gibi önünden ayırmıyordu.Mehmed Efendi'nin heyecan ve aceleyle kaytanlarını çözdüğü ilk deri ciltbent, at cambazlarının taşıdıkları çantalara benziyordu ve içinden bazı parşömenler çıkmıştı.

    Bunlar MjS. 70 yılındaKudüs yağmalanırken şehri terk etmek zorunda kalan ilk dönem Hıristiyan rahiplerinin büyük küpler içine koydukları tomarlara benziyorlardı ve Mehmed Efendi'nin bilmediği bir alfabe ileyazılmışlardı. "Herhalde" dedi içinden, "Bu kör kütüphaneci yanlış sandıktaki ciltleri alıp getirdi.Yahut sırayı bir eksik saydı." Tomarların hepsi aynı türdendi ve üzerlerinde İsa'yı çarmıhta veMeryem'in kucağında gösteren tasvirler vardı. Mehmed Efendi tomarları cilde koyup ağzını bağlarken elinde tuttuğu deri parçalarında çölün tam orta yerinde yaşayan keşişlerin ibranî ve Aramî harflerle yazdıkları 100 kadar logia olduğunu bilseydi, büyük olasılıkla hayatının geri kalanında tıp veya şiirle değil de teolojiyle uğraşır, kutsal iki ırmak arasındaki antikiteleri çözmeyi denerdi. Hele Aziz Augustin'in Ostia'da satın aldığı balığın sarıldığı parşömeni elinde tuttuğunu ve üzerindeki cümlelerin de Aziz Thomas îndli'nden alınangizemli ayetler olduğunu bilseydi... İkinci ciltbent istiflenmiş meşin kartuşlarla doluydu. Her kartuşun içinde çuvaldızla dikilmiş 20-24 sayfalık risaleler ve bazı sayfalarında toprak boya ile çizilmiş çıplak kadın ve erkek tas-virleriyle insan anatomisine ilişkin çizimler, ilaç yapımında kullanılan ilkel damıtıcılar, taslar,sürahi ve potalar, dizi dizi ilaç tüpleri, çeşitli bitkilerin yapraklarından kesitler, kök lifleri, değişik kuş ve böcek çizimleri yer alıyordu.

    Evet, aradığı bilgilerden bazıları bunlardı; kütüphaneci bunları olsun yanlış getirmemişti. Üzerindeki ecnebi alfabelerin altına birileri tarafından Arap diliyle yazılan küçük açıklamaları okumaya başlayınca elindeki hazine daha da dikkatini çekmeye başlamıştı: "Potelamaus So-ter'in iskenderiye Kütüphanesi bilginlerine çizdirdiği maraz-ı humma risalesi", " ibn Sina'nın ana rahminde ceninin nasıl yaşadığına dair eş-Şifa risalesi", "Serapium'da bitki köklerinden elde edilen şuruplar ve tedavi usulleri risalesi", "Eflatûn-ıUahî'nin ruh ve ölüm risalesi"... Bunlar tam bin yıl önce Roma başpiskoposu ile papaz verahiplerin, "Burada Tanrı'nin işine ortak olunuyor!" diyerek yaktırdıkları iskenderiye Kütüphanesi'nden kaçırılan kitaplar ile daha sonra islam bilimcilerinin hazırladıkları tıp ve felsefeyazmalarının fasikülleriydi. Son cilt bentte yalnızca iki kitap vardı. Bunlardan biri at ehlileştirme ve yetiştirmekten, çöl hayvanları ile develerin hastalıkları ve tedavilerinden bahsediyor; diğeri de Bağdat'ın tarihçesi ile Kırk Haramilerin ve ünlü kervan soygunlarının öykülerini anlatıyordu. Bunun sonunda Binbir Gece Masalları'ndan bir bölüm de yer almaktaydı ve hepsi o bölgelerde sıklıkla kullanılan Mısır çıkışlı firavun kâğıdına yazılmışlardı.

    Iskender Pala

    Arkasi bayramin birinci gunu.......


  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Hilleli Mehmed Efendi isim isim hangi rafın kaçıncı bölmesinde ne tür kitapların bulunduğunu ezbere bilen bu âmâ kütüphaneciye aradığı kitaplardan bazılarının bunlar olmadığını, büyük olasılıkla yanlış rafa baktığını söyleyecekti ki, onun bu ciltbentleri sandıklardan binbir güçlükle çıkardığını ve dışarıdan gelen seslere bakılırsa Kanun Koyucu'nun bostancı ağalarının kapıyı çalmalarının an meselesi olduğunu düşünerek fikrinden vazgeçti, ikinci ciltbendin tomarını yeniden açıp ileride yazmayı planladığı Sağlık ve Hastalık adlı Farsça eser için eski hekimlerintedavi yöntemlerini araştırmaya, sayfalardaki anatomik insan tasvirlerini tek tek inceleyip kopya etmeye başladı. Her hareketinin kör kütüphaneci tarafından dinlenildiğini ve sayfayı biraz sert çevirecek olsa adamın kasden öksürdüğünü, bu tavırlarıyla görevini, gözlerini okuyucudan ayırmayan bir bekçiden daha fazla yaptığını düşünerek risalelerden birini koynuna koyup götürme düşüncesinden utandı. Çünkü elindeki kitap iskenderiye Kütüphanesi'nin en eski damgasını taşıyordu.

    Silindir biçimli seramiklere kazılıp kâğıt üzerinde yuvarlanarak basılan bu damgayı dikkatlice incelediğinde Roma devletini imparatorluğa dönüştüren Ceasar'ın, Yombe'yi takip ve mağlup ederek iskenderiye'ye vardığı sırada çıkan ayaklanmada Kleopatra'nın umarsız tavırları yüzünden yanan o ilk kütüphaneye ait olduğunu gördü. "Tisegor ve Tales nâmfilozofların tartışmaları risalesi' ha!.. Keşke bu alfabeyi okuyabiliyor olsaydım!.." Kitabın sayfalarını çevirirken "iyi de..." dedi kendi kendisine "...bu kitap, bilim tarihini yeniden başlamak zorunda bırakan o yangından nasıl kurtulmuş acaba?" ve cevabı bulmakta gecikmedi "Yangından sonra Marcus Antonius'un Bergama'dan getirttiği ikiyüz bin kitaptan biri olmalı!" Fuzulî Mehmed Bey elindeki kitabı nazenin bir sevgili gibi sevmeye başladı ve tarihi eskiten o uzun ve muhteşem zamanın tozlarını avuçlarının içinde yavaş yavaş, haz duyarak okşadı, kokladı,seyretti...

    Şehrin bütün minarelerinden okunmaya başlayan fetih kasideleri, sultanın, topraklarına kattığı yeni kente girmek üzere olduğunu gösteriyordu. Bu sevince ortak olmak için Süryani ve Rum kiliselerinin zangoçları da, çan seslerini yarıştırırcasına var güçleriyle asılıyorlardı zincirlere.Doğu yakasının Yahudileri de dahil olmak üzere herkes Dicle kenarlarına, Mansur mabedi, Tak-ıKisra, Zübeyde Türbesi, Mustansıriye derslikleri meydanlarına toplanmış, uzunca süredir ŞahTahmasb ve Safevîler'in devam eden adaletsiz yönetimine son verilmiş olmasının abartılı coşkusunu yaşıyordu. Her zaman böyle olurdu; yeni bir hakimiyet, eski hâkimlerin öncelikle kendi hükümlerindeki insanlar tarafından dışlanmasını ve acımasızca eleştirileri beraberinde getirirdi.Şehrin dün yerlisi olanlar, bugün yeni ele geçirilmiş bir kente girmiş gibi davranıyorlar ve akın akın sokaklara, meydanlara yığılarak Tahmasb'a lanetler okuyan küfürler, Osmanlı sultanına da,kırk yıldır tanıyorlarmışçasına övgüler yağdıran korolar oluşturuyorlardı. Asıl kalabalıklar ise Şii Bağdat'ta Sünniliğin merkezi konumundaki Imam-ı Azam türbesi çevresinde birikmişti.

    Buradan Dicle'nin doğu yakasına, Tebriz Kapısı girişine doğru, sultanın bağışlayacağı altınlardan payalabilmek hevesiyle sıra sıra dizilen dilenciler de dahil her düzeyden insan yer alıyor ve sultana dua ediyormuş gibi birtakım kalıp sloganları bağırışıyorlardı. Vali Tekelü Han'ın, İbrahimPaşa'ya kenti tesliminden sonra bu kalabalıklar gittikçe artmış ve geceyi de orada coşkulu eğlenceler düzenleyerek geçirmeye başlamışlardı. Geceleri meydanlarda sa-baglayanların çoğu yağma için koyun tuza, kurt koyuna seğirtir gibi şehre gelmiş bedeviler, suçlular ve kaçaklar idiler. Ne var ki yeniçeri ağası bir müfreze asker ile surların dört kapısını da tutmuş ve "Sözümden dışarı taş koparanın başını koparırım!" diye dellallar çığırtmış, bunların da elleri böğürlerinde kalakalmıştı. Şimdiki homurtuları ve Kanun Koyucu hakkında düzdükleri övgülerin gitgide azalmasının nedeni buydu.Dicle vadisini dolduran hurma fidanları onbir pare top sesiyle sarsıldığında, kentin uğultulu kalabalıkları bir kez daha dalgalandı. Kanun Koyucu şehre giriyordu. Bu, seven ile sevilenin kavuşması gibi bir şeydi. Sultan, aşk efsanesindeki Şirin için mimar Ferhad'ın yaptığı Kasr-ıŞirin'den yola çıkmış ibrahim Paşa'nın bayraktan Cafer Bey'den kale anahtarlarını teslim alarak kendisine 500 altın ile bir kürk bağışladıktan sonra, bir insana saldıran iki canavar rölyefiyle bir kat daha heybet kazanan tılsımlı Halep Kapısı önüne doğru ilerliyordu.

    Şu anda onun merasim çavuşları, beyleri,solakları, peykleri ve kumandanlan arasında rahvan yürütülen küheylanı üzerindeki güven verici asaletini görenler ona neden Muhteşem Süleyman denildiğini kolayca anlayabilirlerdi. Bu adam eski Roma ilahlarıyla savaşmak için yaratılmış gibiydi. Girdiği kapının iki yanındaki tunç topların üç kantarlık taş gülleleri onun elinde bir topuz olabilirdi ancak.Sevinç çığlıkları Akademi Kütüphanesi'nin dış avlusuna ulaştığında, kulaklarıyla görmek istercesine dışarıyı dinleyen Süryani memur, Hilleli Mehmed'in önündeki kitapları alıp sandıklarına kilitlemek üzere götürdü. Geri döndüğünde elinde murassa bir hançer vardı. Kabzası çift boynuzlu ve çatal dilli bir yılan başı biçiminde dökülmüş bir hançerdi bu. Zümrüt ve yeşim taşlar hakkedilmiş kınından sıyırıp sanki yalın yüzü üzerinde yazılı bir cümleyi Hilleli MehmedEfendi'ye okur gibi "Ölmesini bilenler için hançer hayat demektir; ve aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır, ona sahip olan dünyaya hakim olur." dedi sözcükleri ayrı ayrı vurgulayarak."Bu hançer sana Tanrı'nın bir emaneti ve bir sırrı olsun, sakla bunu!"

    Hilleli Mehmed şaşkın bakışlarla, "Bir hediye almanın neresinde sır olabilir ki?" diye geçirdi önce içinden, sonra da bu bölgelerde, ayrılırken hediyeleşmenin tarihin en eski geleneği olduğunu düşünüp "Galiba ihtiyar benim bir daha gelmemi istemiyor!" diye yorumladı olanları.ihtiyar adam, kamburunu çıkarır gibi eğilip dışarıdan yaklaşmakta olan ayak seslerine kulak kabarttı. "Zaman azalıyor, senden emaneti istediklerinde uygunsuz kişilere teslim etme. Senonları tanırsın elbet." dedi fısıldayarak. Adam birden değişmiş, başka birisi oluvermişti sanki. Sesi kısılmış gibiydi. Hareketleri dünkü kütüphaneciye benzemiyordu. Alnından terler boşanıyor,elleri titriyordu. Yüzüğünü parmağından zorlukla çıkarıp iç kısmındaki gizli kapakçığını açtı, Hilleli Mehmed'in şaşkın bakışları arasında ağzınagötürerek yutkundu. Hilleli Mehmed "Adam esrar üryakisiymiş bre!" dedi şaşkınlıkla vedemlenme vaktinin geldiğine ve o şaşkınlık ile az evvel saçmaladığına hükmetti. Aksi takdirde olanlara bir anlam vermek çok zordu. Sesler, Kanun Koyucu'nun askerlerinin iç avluya girdiklerini gösteriyordu. Kütüphaneci iyice başkalaşmış, garip tavırlarla çevresindeki eşyaları elleriyle yoklamaya başlamıştı. Bir şey arıyor, yahut gözlerinin görmediği şeyleri tanımayaçalışıyor gibiydi. Bir ara Mehmed Efendi'nin yanına sokuldu ve elleriyle birlikte avucundaki hançeri de yeniden okşayarak "Asla unutma!" dedi, "Aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır.Ona sahip olan dünyaya hakim olur."

    Hilleli Mehmed Efendi esrar tiryakilerinin sayıklama nöbetlerini biliyordu ama ihtiyar adam tıpkı vasiyet eder gibi yumuşak bir sesle ikinci defa aynı cümleyi aynı biçimde tekrar etmişti. "Sen iyi birisin!" demişti sonra da, görmeyen gözleriyle tamda gözlerinin içine bakar gibi ve devam etmişti: "Sırrı koruyacağına söz ver bana ve emaneti uygunsuz adamlara teslim etme!" Kütüphanenin iç kapısı açıldığında içeriye sırma işlemeli kaftanı içinde, çevresindekilere emirler verişinden yüksek rütbeli olduğu anlaşılan karayağız çehreli, kısa kesilmiş kırçıl sakallı bir zabitgirdi. "Adım Celalzâde Mustafa!" dedi kapı önünde kendisini karşılayan kütüphaneciye "Vesultanın nişancısı olurum. Kitaplar ve kütüphaneyi teslim almaya geldim ihtiyar!." Kütüphaneci bir yandan anahtarları kendisine uzatırken diğer yandan kitap koleksiyonları hakkında bilgiler veriyor, değerlerinden bahsediyordu. Koca Nişancı, hemen oracıkta, yeniçeri odabaşılarından birisi eşliğinde dört neferi kitaplarında sayımıyla görevlendirdi. Kütüphane anahtarlarını kethüdasına verip "Koruna!" dedi. Sonra kitap mahzenlerini ve binanın yapısını inceledi. Kapıdan çıkacağı sırada gözü, aldığı notları toparlamakta olan Mehmed Efendi'ye ilişip sordu: "Efendi, kim olursunuz?" "Hilleli şair Fuzulî bendenizim efendim." Koca Nişancı aldığı cevaptan büyük bir şaşkınlık duymuş, adeta ürkmüştü, inanmak istemez bir tavır ile, Canı kim cananı için sevse cananın sever Canı için kim ki cananın sever canın sever dizelerini yüksek sesle okuyup "Ya bunca şeker sözleri sen mi dersin peki?" diye sordu.

    Sesinde inanmazlığının alay eder tavrı gizliydi."Evet efendimiz, kulunuz derim.""Yani ki gazeller der, aşkı terennüm edersin he mi?""Gayret ederim efendim!"Celalzâde bir yandan onu konuşturuyor, diğer yandan inanmaya çalışıyordu. Gerçekten de karşısındaki adam o lirik aşk şiirlerini söyleyen adam mıydı? iki yıl evvel bir tomar şiirin iistanbul'a getiren kervan bir daha gelmemiş ama o şiirler her mecliste okunur olmuştu. Bu mütevazı ama temiz giyinişli adam o şair miydi gerçekten ve kendisi bu kadar şanslı olabilir,daha Bağdat'a girdiği günün sonlarına doğru, ne pahasına olursa olsun aramayı ve bulmayı düşündüğü şair ile karşılaşabilir miydi? Kader ona bu kadar cömert davranabilir miydi? Konuşurken bütün bunlar zihninden geçiyor ve her soru cevaptan sonra, karşılıklı okunan her beyitten sonra çocuklaşmış gibi bir sevinç ile ona daha yakın olmak istiyor, emredici konuşma üslubu saygılı bir lisana dönüşüyordu. Nihayet,"Gel o vakit koca şair!" dedi, "Seni bağrımıza basalım bir. Doğduğunuz gün talihin eli beşiğinizin üstüne bir yıldız asmışsizin. Eğer Allah'ın size cömertçe verdiği yeteneğinize sırt çevirmezseniz, emin olunuz, bugün hünkarımızın eşiğine, İstanbul'a ulaşan şöhretiniz bir gün gelecek Türk'ün olduğu her yerde bilinecektir.

    Arkasi bayramin ikinci gunu.......

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Kırk yıl birbiriyle yakın yaşayan hiç kimse, kütüphanenin yüksek kubbesi altında kucaklaşan bu iki insan kadar derinden dost olamazdı. Karşılıklı beyitler ve gazeller söyleşerek çeyrek saatkadar sohbet eden bu iki insan birbirlerini sanki çocukluklarından tanıyormuş kadar seviştiler, birincisi saygıda, ikincisi sevgide asla kusur göstermedi. Osmanlı devletinin maliyesindensorumlu duygusal bir devletlu ile ruhunu Mezopotamya'nın sıcak rüzgârında eritmiş bir gönül eriancak böyle dost olurdu. Ayrılırlarken Koca Nişancı, "Üstadım!" dedi, "Lütfen üç akşam sonra gelip beni bulunuz. Bulunuz ki Hüseyin Bayka-ra'nm ruhunu şad edelim." Bu davet, siyaseti vediğer konuları bir yana bırakıp yalnızca şiirden ve sanattan konuşalım demekti ve "Ferman efendimizindir!" diye cevap verdi Hilleli şair Mehmed Fuzulî.Kütüphaneden ayrıldığında gür» batalı bir saat kadar olmuştu. Bağdat'ın akşam rüzgârlarına açık meydanlarındaki toz serpintilerinden korunmak için gözlerini kısarak yürürken, hayatının enilginç günlerinden birini yaşadığını düşünüyordu.

    Bu ilginçlik Bağdat'ın fetih sevinciyle çılgınlaşarak sokaklara dökülen insanlardan değil, kütüphanecinin garip tavırlarından ve günün sonunda tanıştığı adamdan ve aldığı davetten ileri geliyordu. Sevinmesi mi, üzülmesi mi gerektiğini bilemiyordu. Üzülüyordu; kütüphaneciyi odasında terk ettiğinde ateşi vardı ve başında beklemeyi teklif ettiği halde, "Hayır!" demişti, "Gitmelisin!" Seviniyordu; Osmanlı maliyesinin en üstündeki adamla tanışmıştı. Bu, başına hüma kuşu konmak gibi bir şeydi. Maliyeci Celalzâde'yi düşünürken çektiği maddi yıkıntılar aklına gelmedi değildi. Yaptığı harcamalar vesatın aldığı kitaplar yüzünden çektiği parasızlık son raddelere varmıştı. Ama olsundu, Anadolulu şairlerle tanışacak olmanın heyecanı yanında babil'de ölüm parasızlık da neydi ki?!.. O sırada kütüphanecinin kendisine verdiği hançeri yokladı; koltuğunun altinda duruyordu. En kötü durumda bu hançeri satar, belki birkaç hafta daha Bağdat'ta kalabilir,araştırmalarını tamamlayabilirdi. "Ne garip bir adammış şu âmâ kütüphaneci!" diye geçirdi içinden, "Bilge birisine benziyordu, meğer esrar söyletiyormuş adamı."Sonra yeniden Celalzâde'nin davetine takıldı zihni.

    Bağdat'ı teslim alan sultanın ordusunda, adını bilip ününü duyduğu İstanbullu şairler vardı. Onlarla tanışmak ve şiir söyleşmek elbette çok heyecan verici olacaktı. İleride sancakbeyi atanacak olan Taşhcalı Yahya, divan kâtibi Hayalî,Üsküdarlı yeniçeri Aşkî ve daha başkaları. Sırf onlarla şiir sohbetleri yapabilmek için şehrin ucuz hanlarından birinde birkaç gece daha geçirmeyi göze almak gerektiğim, yol boyunca tekrarlayıp durdu kendisine.Ne kadar talihli insanlardı şu Anadolu şairleri. Sanatı ve sanatçıyı koruyup kollayan bir hükümdarın elinden yemlenen şahinler gibiydiler. Baykara toplantılarında kim bilir ne mutlu,neşeli ve eğlenceli saatler geçiriyorlar, ne güzellikte şiirler okuyorlardı. Edebiyat bu insanlar için bir yaşam biçimi olsa gerekti. İstanbul'da bir Baykara meclisinde Ali Şir Nevai makamındaoturmak ne erişilmez bir hayaldi kendisi için.Bağdat, ilk günkü zafer şenliklerini geride bırakmış, surları ele geçiren askerlerin taşkınlıklarından veya kolluk güçleri tarafından sorgulanmaktan, hatta evlerinin yağmalanacağından korkan insanların sinmişliğiyle dolu bir geceye başlıyordu. Hilleli Mehmed,iki gün önce kaldığı handan eşyasını alıp imareti olan bir medrese hücresine taşınmıştı. Burada ücretsiz kalabilir, yiyip içebilirdi. Bir de, gece yatağına uzandığında koynun-daki murassa hançerin ağırlığım kalbinde hissetmese...

    Öyle ya, koynunda bir servet taşıyordu ve böyle bir günde ve böyle bir medrese hücresinde bu hançerin üzerinde bulunması başına pek çok iş açabilir, bir sürü sorgu sual ile karşılaşabilirdi. Ama çok da güzel bir hançer idi şüphesiz. Yağız bir serdengeçtiye benzeyen güzelliğini seyretmek ve üzerinde taşıdığı mücevherleri incelemek hoşuna gidiyordu. Bir hediyeyi satacak olmanın vicdan azabıyla parasızlık nedeniyle alamadığı kitapların hüznü söyleşiyor ve çarpışıyordu yüreğinde devamlı.Tükenmeye yüz tutmuş mumun titrek aydınlığında hançeri seyrediyor, seyrederken kakma mücevherlerinin güzelliğiyle hayallere dalıyor, kâh gidip arastada hançeri tümden satıyor, kâh bir sarrafa üç-beş altin verip gizlice üzerindeki mücevherleri söktürüyor, bazen en iri yakutu Hille'de yolunu gözleyen kadınına yüzük yaptırtıyor, bazen bilimsel araştırmalar yapmak üzere kitaplar satın alıyor, çocuklarının giysilerine nakış diye işletiyordu. Her defasında hançerin güzelliğine bir kez daha hayran oluyor ve bu güzellikten ürküyordu.Hele şu kabzasındaki çifte boynuzlu yılan başlığı ne garip bir sembol idi. Bir de bunun simetrisinde, parmaklar birbirine yapışık duran bir el rölyefi yer alıyordu.

    Bu, sanki o güne kadar gördüğü madenlerden dökülmemiş gibiydi. Çeliğe hiç benzemiyordu. Tunç veya pirinçten dedeğildi. Böyle güzel bir hançerin demir olması da düşünülemezdi. Altın yahut gümüş dese, rengide onlara benzemiyordu. Çakısıyla üzerini çizmek istedi, sonra bir eğe taşına sürttü ama bir türlü anlayamadı, çok sert bir maden idi.Üzerinde yazıya benzer işaretler vardı. Süryani alfabesini bilirdi, ama Süryanice değildi bunlar.Çift taraflı yalın yüzünü incelerken parmağını keseyazdı ve hemen kınına sokup kabzasında ki işaretleri gözden geçirmeye başladı. İki parmak kalınlığında bu silindir kabzaya spiral şeklinde telkârî bölmeler işlenmişti. Her bir bölme verev geçmelerle kartuşlar gibi birbirine bindirilmiş,her kartuşun içine harfler yerleştirilmiş, bunların arasına da yedi adet irili ufaklı teşbih tanelerini andıran yakutlar hakkedilmişti. Sallandıkça şıkır şıkır sesler çıkaran parlak yakutlardı bunlar.

    Kabzada yedi harf ile yedi yakut olduğu dikkatini çekince Süryani kütüphanecinin sözlerini hatırladı: "Aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır. Ona sahip olan dünyaya hakim olur."Kafası karışmıştı. Gecenin geri kalan kısmını hep bu sözleri düşünerek ve gözünün önündeki hançere bakarak geçirdi. Hançerin kabzası üzerinde yedi dilim, yedi dilimin üst noktalarında yediyakut, onların altlarına gelişigüzel serpiştirilmiş yedi harf vardı. Bunlar arasında bir bağlantı olmalıydı, ama neydi? Kütüphaneci "Aşkı bilen..." demişti. Demek ki bunun aşk ile bir ilgisi vardı. Aşk üzerine herkesten ziyade bilgi sahibi olan kendisiydi. Ona aşk nedir diye sorsalar, tek bir cevap veremeyecek kadar aşk içindeydi. Yıllarca aşkın ayak seslerini bestelemiş, aşkın acısıyla beslenmişti. Hasreti ve hicranı nerede görse tanırdı. Aşkın yedi kademesini yaşamış,mistiklerin aşk ile anlattıkları yedi hikmeti öğrenmişti. Bütün gece aşk, yedi, hançer, yakut deyip durdu. Bu kelimeler onun sayıklama nöbeti gibi bir gece geçirmesine yetmişti.

    Ertesi sabah ilk işikütüphaneye gitmek olacaktı. Uyuduğunda zihninin içinde yedi rakamlı bütün bir medeniyet birikimi çarpışmaktaydı, ama bu, yedi sırrın ne olduğunu bilmesine yetmedi.Fuzulî, Koca Nişancı'nın Dicle'ye sırtını dayamış konağının kapısına varıp kâhyasına kendisini tanıtırken yüreğinin duracağını sandı. Yiyeceklerle donatılmış gümüş tepsilerin sıra sıra sedirleri donattığı salona girdiğinde yüzüne çarpan sıcaklığın ortadaki büyük pirinç mangaldan mı, içini kaplayan heyecandan mı, yoksa kendisine gülümseyen dost yüzlerden mi kaynaklandığını anlayamadı. Çeng ve santur nağmelerinin doldurduğu salonda bulunanların yarısı o içeri girince ayağa kalkmış, diğer yarısı da onun şiirlerinden dizeler okuyarak ayrı ayrı hoş geldin demişlerdi. Nişancı Bey'in sağ yanındaki şilteye oturduğunda kendini ilk defa bir sınav heyeti huzurundaymış ibi hissetti.

    Bütün gözler üzerindeydi. Servi boylu sakiler sofraları donatmaya başladıklarında aradaki resmiyet kalkıp senli benli bir şiir sohbeti ve müzik ziyafeti başladı. Kimi gazel okuyor, kimi muamma soruyor, kimi mesnevi anlatıyordu. Perde arkasından gelen müzik yer yer Meragî bestelerini, bazı bazı Mevlanâ güftelerini dillendiriyor, atışmalar, iğnelemeler, şakalar, öyküler,kahkahalar derken söz Leylâ ile Mecnûn'un ölümsüz aşklarında düğümlendi ve karşılıklı anlatımlardan sonra Hayalî Bey Fuzulî'ye dönüp "Bağdat'ın nadide gülü, sözün seçkin sultanı!"dedi, "Çöl kızı Leylâ ile çılgın âşıkı Kays'ın öyküsü iranlı şairler tarafından defalarca yazılmış. Ne ki Türkçe söyleyen pek az ve sözleri pek cılız. Bu gizli hazinenin sandığını açsanız, bir kitapyazsanız ve bu eski bahçeye bir taze güzellik verseniz!.."Hilleli Mehmed Fuzulî şafak sökümünde konaktan yarı mahmur ayrılırken, o geceden zihnine kazınmış bu sözler kulaklarında çınlamaya başlamıştı bile...İşte Keldanilerin diyarı, o kavim artık yok. Afur, onu çölün vahşi hayvanlarına bıraktı, onlar kulelerini diktiler, onun saraylarını yaktılar, onu viraneye çevirdiler.
    Tevrat, Işaya, XX11II13


    Arkasi bayramin ucuncu gunu.......

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Bu, Rahip Akeldan'ın Bilgelik Süsüdür ve Uzay Sırlarının Gizemli öyküsüdür Bağdat ilimler Akademisi'nin yılışık ve açgözlü kapıcısının, "Yüce efendim! Saygı değer kütüphanecimiz, -ki Tanrı'ya yakın olduğuna şahitlik ederim- Kanun Koyucu'nun askerlerikütüphaneye geldikleri günün akşamında zehirlenerek ölmüş bulunalı ancak yedi gün oldu veşimdiye kadar onu soran altıncı kişi sizsiniz." diye hayrete düşerek anlattığı sabah, eğer HilleliMehmed Fuzulî, istanbul'dan gelen şairlerle yeniden buluşma arzusunun önüne geçebilseydi,derhal Hille'ye dönecek ve hayatının geri kalan kısmında bu yaşadıklarını unutmaya çalışacaktı.Ama olmadı, içinden gelen karşı konulmaz arzulara yenik düştü ve Süryani kütüphanecinin temizyüzünü, görmeyen gözlerini ve bilgeliğini anımsadı bir an. Onunla güzel günler yaşamışlar, dahadoğrusu o kendisine devamlı yardımsever davranmış, gurbet hissini tattırmayacak kadar 22babil'de Ölüm İstanbul'da a ş k I 2 3da yakın davranmış, aşını paylaşmış, kahvesinden ikramda bulunmuş, Hille'den, çoluk çocuğundan bahsettikleri zamanlarda içindeki yalnızlık hasretini dile getirerek güveninikazanmıştı.

    Çok şey biliyordu ve kendine özgü aristokrat bir dünyada yaşıyordu. Rafine zevklerivardı ve ikram etmeyi çok seviyordu. Kütüphaneden kazandığı maaşa göre çok da cömert idi.Fuzulî, ihtiyarın zehirlenerek öldürüldüğünü duyunca kaldığı medrese hücresine gidip hançeritekrar incelemeye karar vermeden önce bütün bunları düşünüyordu. Bir defa, kapıcının dediğigibi kütüphaneci zehirlenmemişti, yüzüğündeki ze-hiri içmişti. "Adamı esrar çekiyor sanmakla nekadar safça davranmışım meğer!" diye hayıflandı o yüzden. Peki ama neden intihar etsindi? Eğer Bağdad'a gelen yeni Osmanlı kimliği ile bir alıp veremediği yok ise ölümü esrar perdesi taşıyor demekti. Bu durumda "Onu kapıcıdan soranlar, mutlaka hançerin peşinde olmalılar." diye düşünmekten kendini alamadı, içini bir korku kaplamıştı. Belki de bu yüzden o hançeri yenidenincelemesi gerekiyordu. Öyle düşünmüştü.

    iki avucu içinde tuttuğu bu hançer, Kerbela ahalisinin yöresel kıyafetlerini tamamlamak üzeregöbekleri üzerindeki kuşağa taktıkları türden koç boynuzu basit bir hançere benzemiyordu. Buhançerin antik değer taşıdığı, artık bu yörelerdeki kılıç ustalarının böyle hançerler yapmadıkları, belki eski Iran şahlarına armağan edilen nadide ve murassa hançerleri yapan eski ustalarıneserlerinden biri olduğu belliydi, işlemesi, işçiliği, süsleme taşları hep özel idi. Kını üzerindekirölyefe dikkatle bakıldığında, serçe parmak ile yüzük parmağı yumulu, orta parmaklar birbirineyapışık duran bir sağ el olduğu fark ediliyordu.

    Buna daha önce hiç dikkat etmemişti. Acabaneyin ne-siydi bu işaret? Bedevi Araplar arasında yaygın olarak kullanılan bir kabile işaretiolabilir miydi? Yahut bunun bir anlamı var mıydı? O güne kadar böyle bir arma yahut sancak işareti de görmemişti. Üstelik bütün bu sorular, kabzanın diğer rölyefi olan çifte boynuzlu yılan başlığı için de geçerliydi.Kapısının çalınma ihtimaliyle korku içinde geçecek bir gün başlıyordu şimdi. Kader kendisininelerle karşılaştırıyordu? Eğer ihtiyar kütüphaneci kendisine iyilikler yapmış olmasaydı "Canıcehenneme!" deyip yoluna gidecekti. Hille'de kendisini bekleyen bir ailesi ve yapması gerekenaraştırmalar, yazması gereken kitaplar vardı. "Hançerden kurtulmanın bir yolunu bulmalı!"diyordu durmadan, sonra kütüphanecinin son sözlerini düşünü-J yordu: "Emaneti koru, lâyık olmayanlara teslim etme!" demişti* o. Şimdi hatırlıyordu, bunu söylerken elini onun omzuna koy-muş ve hançerin üzerinde gördüğü kabartma el işaretindeki gibi iki parmağını yummuştu. Bunun bir dostluk ve güven işareti olduğuna karar verdi ve bu vasiyetini yerine getirmesi gerektiğinidüşündü.. Peki ama yedi gerçek sır neydi?"Hançerin kabzasındaki yarım daire kesimli taşlan alsam ve sonra onu bilinmeyen bir yeregömüp kurtulsam, böylece emanetin hiç olmazsa lâyık olmayanların eline geçmesini en-gellesem!.." diye geçirdi içinden. Evet, taşlar yerine yapışık değildi, ama sökülecek gibi dedeğildi. Her birini sıra ile yokladı, gruplar halinde zorladı; olmuyordu. Evde kâğıt keserkenkullandığı söğüt yaprağı bıçağıyla yuvalarını açmaya çalıştı. Tek tek bütün taşların çerçevelerinigenişletmeye gayret etti... Mümkün değildi, bütün taşlar yerinde şıkır şıkır etmesine rağmenhiçbirisi sökülemiyordu. "Hançerin çeliği çok sert dökülmüş, suyu iyi verilmiş!" diye geçirdiiçinden Fuzulî Mehmed Efendi. Avucuna alıp var gücüyle taşlan sıktırmayı ve yuvalarının sertlik derecesini hissetmeyi düşündü.

    Nihayet, iki avucu-nun arasında bütün taşlara aynı anda baskıyapınca hançerin kabzası keskin ucundan ayrılıp çelikleşmiş bir ses çıkartarak ok gibi karşıduvara çarptı. Hilleli, biraz korku biraz da heyecan ile tuttuğu her şeyi elinden fırlatıp, içindenkoruyucu dualar mırıldandı. Kalbinin hiç bu kadar ürküntü ile çarptığını hatırlamıyordu. Elindetuttuğu hançerin masum bir aksesuar veya o yörelerin giysilerini tamamlayan bir süs değil bir suikast silahı olduğunu düşünüp dehşete kapılmıştı. Bu hançer başına bela olacağa benziyordu. "Evet evet, bundan bir an evvel kurtulmalıyım!" diye tekrarladı içinden. Ne yapacağını bilemiyordu. Neden sonra gözleri yerdeki kabzaya takıldı. İçinden bir sahtiyan şerit sarkıyordu. Yarım arşın boyundatabaklanarak inceltilmiş ve tomar biçiminde sarılmış bir deri idi bu. Uzunca bir baklava dilimigibi verev kesilmişti ve üzerine, hançer kabza-sındaki ile aynı olan işaretlerden rastgeleserpiştirilmişti

    Korka korka eline alıp iyiden iyiye incelemeye başladı "bu şeridi. "Sır, işte buderide yazılı olan şey olmalı!" diye düşündü içinden. Kalbinin ritmi artmış, elleri titremeye başlamıştı. Bunların ne olduğunu anlamak ve çözebilmek için belki de yeniden kütüphaneleregitmesi gerekecekti, Şimdilik bunları resim yapar gibi kopyalamayı akıl ettiğine sevindi.Araştırma sonuçlarını yazdığı tomarları arasından en ince tabaklanmış bir parşömen çıkarıpüzerine koyarak harfleri resim yapar gibi kopyalamaya başladığında içinden hâlâ "Bir şifre^olmalı!" diye mırıldanıp duruyordu. İyi ama neyin şifresiy-di? Hem üzerindeki bu rakamlar veyaharfler de ne anlama geliyordu? Aklının yorulmaya başladığını hissedesiye kadar kendini busorular içinde bocalamaktan alamadı.

    Hilleli Mehmed Fuzulî eğer o gün korkusunu biraz daha yenip kafa yorsaydı belki verev şeridihançerin spiral çizgileri üzerine saracak ve bilge rahip Arşiya Akeldan ile Babil Cemiyeti'nin büyük sırrına ait şifreyi bulacaktı. Yazık ki o, bu hançerin ileride başına bela olacağını düşünerek gecenin bir yarısında, eski hâline gelecek şekilde bütünleyip kabzasını kınına taktıktan sonra,medresenin avlusundaki dut ağacının altına gömmeyi tercih etti. Hançerin içinden çıkan şeridi isematarasının eskiyen kayışının iç yüzüne bir astar gibi yapıştırarak saklamayı tercih etti.Kopyaladığı kâğıdı, Bağdat'ta geçireceği son günde, kütüphanecinin sur dışındaki maşatlığadefnedilen cesedinin yanına gömmeyi ve böylece emaneti sahibine iade edip bu konuyu sonsuzakadar zihninden söküp atmayı planladı.Saatler geçiyor ve o merakını yenemiyordu bir türlü. Bu harfler neyin nesiydi? Bunları gömerek kurtulmak belki ömrünün sonuna kadar merak etmek olacaktı. Birkaç gün daha ilimler AkademisiKütüphanesi'nde araştırma yapmak o kadar da kötü olmasa gerekti.ilk araştırdığı kitaba göre bunlar Keldanilere ait çivi yazısının harfleri idiler. Hançerin üzerindekiçift boynuzlu, çift diLi yılana benzeyen hayvan motifi boğa ile ejderin, yılan ile grifo nun başlarından izler taşıyordu.

    Babil'in baş tanrısı Marduk'u temsil eden pençeleri kuş tırnaklı,gövdesi pul pul, uzun boyunlu ve iri başlı Babil ejderi Siruş idi. Birkaç gün süren araştırmalarınınsonuçlarını topluca değerlendirdiğinde kayıp bir medeniyetin kapılarını aralamaya başladığınıhissetti ve yaptığı işin dehşetinden ürktü.. Yedinci günün sonunda çivi yazısının harfleriniçözmüş, Kanun Koyucu'nun Dizçöken Ağa-sı'ndan aldığı özel izin ile de kütüphanede kilitli ikisandığı açtırmış, Keldani dilini bilen Mısırlı yarı sağır yetmişlik bir kıptiye bütün parasını veripsandıkların içindeki papirüslerde yazılı satırları hayretten hayrete düşerek dinlemek üzere loş bir odanın mum ışığında uykusuzluğa hazırlanıyordu.

    "Keldaniler şimdi ayağını bastığı Mezopotamya topraklarında yüzyıllar önce yaşamışlardı.Arbeles, Ninova, Cutha, Si-para ve Ur gibi şehirlerde çağlarının en ileri medeniyetini kurmuşlar,felsefeyi, ölçü birimlerini, geometriyi ve takvimi ilk onlar icad etmişlerdi. Bir çemberi 360dereceye ayıran onlardı. Sesleri belirli işaretlerle tanıtan gerçek alfabeyi yine onlar icad etmiş veyeryüzünde ilk yazılı kültürü meydana koymuşlardı. Bilim alanında insanı hayrete düşüren çağlar üstü bir ilerleme gösterdiklerini herkes bilir. Krallıklarını hukuk ye edebiyat kuramlarıylayönetiyor, sözü kelam derecesinde söylüyorlardı.

    Ama en önemlisi, uzay araştırmalarındakiilerlemeleri idi."Mısırlı ihtiyar anlatırken Hilleli şairin ilgisini en çok bu konu çekmişti, ihtiyarın papirüslerdenokuduklarına göre Kelda-ni bilgeleri kendilerinin ayaltı âlemde yaşadıklarını ve ayüstü âlemdekiyedi gezegenin tabiatı idare ettiğini düşünüyorlardı. Tanrıtanımaz eski krallıkların pek çoğundaolduğu gibi Kelda-nilerin de yıldızlara tapıyor oluşlarını yaşlı adama "Elbette!" diye yorumladı,"Açık gökyüzünde, diğer ülkelerde görülmemiş bir ışıkla parlayan yıldızlardan etkilenmeleridoğaldı ve bazılarının diğerlerinden daha parlak ve hareketli oluşuna bağlandılar. Bu düzen veihtişam, ancak bir Tanrı düşüncesiyle açıklanabilirdi. Öyle de yaptılar. Tesbit ettiklerigezegenlerin her birine bir ad koyup onlara ilah dediler, hepsini ayrı bir renk ile gördüler vegösterdiler." Yaşlı Mısırlı, çoktandır kimseye anlatamadığı eski bilgilerini anlatırken kendiniönemli birisi gibi hissediyor ve heyecanını sesine yansıtıyordu: "Şamas (Güneş) altın rengindedir.Sin (Ay) gümüş gibi. Nebo (Utarit) mavi, Iştar (Zühre, star) beyaz, Nergul (Merih) kırmızı,Marduk (Müşteri) erguvanî ve Ninip (Zühal) siyahtır."

    Hilleli şair zekâsının bütün antenleriyleonu dinliyor ve adamın elindeki satırlar yukarıdan aşağıya eridikçe, papirüs ruloları tersinesarılıyor ve bilgiler kütüphanenin ışıksız duvarlarında yankılanıyordu. Keldani bilgelerine görehayvan figürlerine benzeyen bu ilahlar gökyüzünü dolaşırken tanrısal burçlarda konaklıyorlar ve ayaltı âlemdeki-lerle konuşmak ve onlara birtakımmeramlarını ifade etmek için farklı günlerde farklı biçimlerde geziniyorlardı. Böylece yıldız bilimciler dünyada olacak şeyleri önceden keşif ve tahmin yoluna gidiyor, çoğunlukla da isabetkaydediyorlardı. Rahipler bu yüzden hem kahin hem bilim adamı idiler. Şeytanı kovarken, Dicleve Fırat'tan balık yakalarken, aslan avlarken, tarlaları biçerken, sevişirken ve savaşırken hep butanrılar adına hareket ediyor ve mabetlerinde onları temsil eden som altın figürler ve heykelleriaracı yaparak tanrılanndan yardım isteme ayinleri düzenliyorlardı. Yortu günlerinde bunlarakıymetli taşlardan kolyeler takıp ipek kumaşlardan elbiseler giydirmek ise en büyük ibadetlerisayılıyordu.

    Mısırlı ihtiyarın okuyup tercüme ettiklerinde Hilleli Meh-med Fuzulî'nin dikkatini çeken başka bir özellik daha vardı; her şeyi yedi rakamıyla açıklamak. Keldanilerin yaşadığı ayaltı âlemdekiher şey ayüstü âlemdeki tanrılar gibi hep yedi rakamıyla ilintiliydi. Göklerin sayısının yediolduğunu ve evrenin yedi kozmik yapıya sahip bulunduğunu söylüyorlardı. Vaazlarında da dahaçok, tanrılara ait feleklerin ve burçların onar bin yıllık adımları olan yedi devre yaşanacağını ve bu yedi devrede yedişer önemli kehanet meydana geleceğini anlatıyorlardı.Mehmed Fuzulî papirüslerden birinde Babil zigguratının yedi katlı bir planını görmüştü. O anda,kendisine emanet edilen hançerin bu ziggurata ait olduğunu bilseydi belki de olacakların hiçbiriolmazdı. "Belli ki bunu tanrılarına adadıkları için yedi katlı yaptılar." diye mırıldandı yalnızca.Ziggurat bilgeliğin yedi sütunu ile desteklenmişti. Alt katında birbirinden geçilen yedi gizli bölme vardı. Bunların en sonuncusunda bir çocuğun kurban ediliş töreni tasvir edilmişti. Çocuk yedi yaşlarında görünüyordu ve yedi kollu şamdanlar taşıyan yedi rahibin ortasında bıçak altında bekliyordu.

    Yedi tabakta yedi benekli mantarlar ve yanlarında da yedi dilimli yedi kadeh bulunuyordu. "İçlerindeki şarabın da yedi yıllık olduğuna yemin edebilirim!" dedi Fuzulî kendini tutamayarak ve ihtiyarıkahkaha ile güldürdü. Başka bir sayfada Fırat'ın yedi kolu tarafından sulanan Babil ülkesininharitası vardı. Yedi tarh halinde ayrılan tarlaların üzerine bereket tanrısı En-lil'in yedi koluuzanıyordu. Haritanın devamındaki sayfalarda her sonbaharda yedi gün şükran orucu tutulduğuve bu orucun yedi hububattan yapılmış bir çorba ile açılması gerektiği yazılıydı. Krallarınınsaraylarının ve tapmaklarının yedişer kapılı yapıldığı da oradan öğrendiği bilgilerdendi. Bir başkaresimde ekmek-şarap ayini temsil ediliyordu.

    Baş rahip ellerini birleştirerek uzatmış, onuselamlayan kral ailesi ile halk da ellerini rahibin elleri üzerine koyarak onu selamlamaktaydılar.Hil-leli şairin dikkatini çeken şey, ortadaki rahibin elinin, tıpta hançerin üzerindeki kabartma gibiiki küçük parmak yumulu resmedilmiş olmasıydı. Ayine katılanların üzerinde litürjik kıyafetler de çok dikkat çekiciydi ve detaylardan, ayin ritüellerinin çokluğu anlaşılıyordu.Üç gün boyunca iki sandık papirüsü teker teker incelediler. Ne şair, ihtiyara ne aradığınısöylüyor, rje de ihtiyar ona bir şey soruyordu. Nihayet son papirüse sıra geldiğinde Fuzulî bir an,yüreğinin atışını ihtiyarın duyacağını sandı; bereket versin adam işitme özürlüydü. Burada yazılıolanların kendisindeki hançer ve şifreler ile bir ilgisi olduğunu hissetmişti. Evet, bu papirüsteBabil Cemiyeti'ne ait bilgiler vardı.ihtiyar kıbtinin okuduklarına göre Babil Cemiyeti (BC), uzay araştırmaları yapan yedi bilgerahipten oluşuyordu. Kurdukları Babil Uzay Araştırmaları Merkezi'nde (BUAM) yaptıklarıgözlemler ve hesaplamalara göre dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneş çevresinde döndüğünükeşfetmişler, ama bunu \ kimseye açıklayamıyorlardı.

    Nabukadnazar'ın üçüncü nesil torunu Nippin zalim bir kral idi ve bilgeler elde ettikleri bu gerçeğin onu ürküteceğinden korkuyorlar, bukorkunun da hayatlarına mâl olacağını biliyorlardı. Göklerin hareketiyle ilgili bu bilgi onlara yeniteoriler üretme fırsatı vermiş ve yaptıkları uzay gözlemleri sonucunda evrenin galaksilerden oluştuğunu, eğer uygun hız ve ortamoluşturulabilirse kara delikten geçildiğinde galaksiler arası yolculuk yapılabileceğini, bugalaksiler-deki diğer dünyalar ile iletişim sağlanabileceğini, nitekim uzaylı yaratıkların da bir zaman gelip aynı sistemi kullanarak dünyaya yolculuk yapabileceklerini, bu yolculukları ilk defayapacak olan gezegen sakinlerinin galaksiler arası dünyalarda hakimiyet sağlayabileceğini veeğer bu yolculuklar kötü niyetli olursa onlardan korunma yöntemlerini vs. pek çok konuyuaraştırmışlar ve bulgularını şifreleyerek fırında pişirip korudukları tabletlere yazmışlardı. Buna aityedi tablet ve çizimleri Iştar tapınağının gizli mahzenine saklamayı planladıklarında, içlerinden birisinin, küçük menfaatler karşılığında diğer bilge rahiplerin yaptığı araştırma sonuçlarını kralagammazlayacağını nereden bilebilirlerdi ki!.. Bilim ahlâkına aykırı olarak meslektaşlarınınyaptıklarını birer günah diye anlatırken, bu zavallı âdâm aslında bilgelik sıfatını üzerinden sıyırıpattığını bilmiyordu. Meslektaşlarının, Babil kralı Nabukadnazar'ın yasalarına karşı çıkarak kâfirce keşiflerde bulunduklarını, bunların halkı azdıracak ve isyana sürükleyecek bilgiler olduğunugeneral Nippin'e gizlice anlattığı gecenin seherinde BUAM'ın gözlemevi olarak kullandıklarıkuyularda beş bilge adamın kelleleri toprağa düşürülmüş olarak bulundu.

    Öğleye doğru da buazgın dinsizlerin gözlem araçları dahil hiçbir teknik donanıma dokunulmadan, bütün kuyular cesetlerin üzerine kapatılmıştı. O gece bu yedi rahipten bir tek bilge, Arşiya Akeldan, hastaannesini ziyarete gittiği için şehir dışındaydı. Yolda kendisini karşılayan kölesinin soluk soluğaanlattıklarını dehşetle dinlemiş ve arkadaşlarının başına gelenlerden ürkmüştü. Şehre dönmek yerine bir hafta gizlenerek planlar yapmayı, BUAM'ın onca emek ve keşif sonucu bulunangerçeklerini kurtarmayı kurdu kafasında. Gerçekten de general onu suçlu ilan ettirmiş, kralınhazinelerinden altın heykelleri çaldığını söyleyerek halkın öfkesini üzerine yönlendirmeyi başarmıştı.

    Saklandığı bağ kulübesinde yalnızca yemişlerle karnını doyurmaya çalışarak bütün planlarım hazırladı. Sonunda bir gece kılık değiştirip gizlice kente girerek Babil Zigguratı'ndaki Iştar tapınağının mahzenine,BUAM'ın bütün hazinesi ve tapınağın bütün altın ilah hey-kelleriyle birlikte, araştırmasonuçlarının tamamını, yıldızların ve gezegenlerin yerleriyle uzay keşiflerinin çizimlerini degösteren yedi tableti taşıyarak mermer kapıyı içerden kapayıp BC'nin sırlarıyla birlikte kendini degelecek kuşakların bulması için saklamayı uygun buldu. Tapınaktaki son duası, kölesine verdiğiSi-ruş başlıklı hançerin bilimsel zekâya sahip iyi kişiler eline geçmesi, ileriki zamanlarda bu bilgileri anlayacak ilim adamları ve onlara zarar vermeyecek yöneticiler ortaya çıktığında birilerinin bu heykellerle dolu kutsal hazinenin parasıyla, uzay yolculuklarına ilişkinaraştırmaların sonuçlarını gösteren tabletler üzerindeki bilimsel gelişmeyi devam ettirebilmelerive kara deliği aşarak uzayda varolduğunu bildikleri diğer dünyalılar ile sağlıklı iletişimkurabilmeleri, yahut dünyayı kötü niyetli uzaylıların istilasından kurtarabilmeleri üzerineydi.

    Arkasi bayramin dorduncu gunu.......

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Mısırlı ihtiyar yazıların burada bittiğini, ama papirüse dar kenar olarak Arap alfabesiyle cümleler yazıldığını söylediğinde, Fu-zulî'nin heyecanı bir kat daha artmıştı. Büyük olasılıkla ölen âmâ kütüphanecinin yazısıydı bunlar ve Pehlevice yazılmışlardı, ihtiyar Kıbtî bu dili bilmiyordu ve Fuzulî bunun için kütüphaneciye "Dinince dinlensin!" diye dua etti. Çünkü burada Iştar mabediile kapısındaki şifrelerden bahsediliyordu. Ayrıca üzerindeki işaretler, Siruş başlıklı hançerin kabzasindaki işaretler ve iki parmağı yumulu duran el motifi idi. Belli ki Akeldan'dan sonra birileri hançer üzerinde araştırma yapıp bulgularını bu papirüslere geçirmişlerdi. Bu kilit sistemine göre satranç tablası gibi mermer bir kartuşa yerleştirilmiş olan tuşlara bir harf-bir rakam sırasıyla basıldığında mabedin mahzen kapısı kendiliğinden aralanacaktı.Son satırda bildirildiğine göre bilge rahip Akeldan, bütün uğraşının sonunda olup biteni henüz onüç yaşında olan iki yıllık kölesine anlatmış, sonra da şifreyi harflere ve rakamlara bölerek hançerin sapına harfleri, şeridede rakamları işlemiş, hançeri kölesine emanet ederek Iştar tapmağında ebedî uykusuna dalmıştı.Adını ölümsüzleştirmek için de şifre harflerini A-K-E-L-D-A-N diye yazmış, aralarına da 6-0-0-3-3-2-0 rakamlarını koymuştu.

    Hilleli Mehmed Fuzulî, Bağdat medresesindeki dut ağacının dibine gömdüğü hançerin vekabzasından çıkan sahtiyan şeridin üzerindeki harf ve rakamları bu satırlarda okuyabiliyordu.Ama bunun, nerede olduğunu bilmediği Iştar mabedi kapısında nasıl kullanılacağını kestiremiyordu. Onun bilmediği ve hiç bilemeyeceği şifre aslında çok kolay düzenlenmişti. Eğer denizcilerin hayatını bilseydi bunu çözebilirdi. Eski gemiciler gizli haberleşmeleri için bir fıçının üzerine sardıkları sahtiyanlara yazı yazar, sonra bu sahtiyanı kuşak diye bir tayfaya verirler, gemi vardığı yerde mektubu okumak isteyen kişi aynı çapta bir fıçı bularak sahtiyanı ona sardığında şifre kendiliğinden çözülüverirdi. Şerit üzerine düzensizce serpiştirilen harflerin farklı çapta bir silindire sarılması durumunda ise şeritten hiçbir şey anlamak mümkün olamazdı. Arşiya Akeldan'in burada yaptığı, fıçı yerine hançerin Siruş başlıklı kabzasını kullanmak olmuştu.Hançer kabzasına belli aralıklarla harfleri kazımış, her iki harf arasında spiral şeklinde devameden boşluklar bırakmış, bu boşluklarda yer almasını istediği rakamları da şeride yazmıştı. Eğer deri şerit hançer kabzasına uygun biçimde sarılırsa A-6-K-0-E-0-L-3-D-3-A-2-N-0 dizgesi elde edilmiş olacaktı. Bu dizge, Iştar tapınağının kapısındaki kartuş üzerinde tuşlanması gereken şifre idi ve yalnızca hançerin sapında anlam kazanıyordu. Hançer olmadan şerit, şerit olmadan da hançer işe yaramayacak, kopyalanmaları halinde hançer kabzasının yarıçapı, yahut şerit boyudeğişirse şifre bozulacaktı.

    Üstelik Akeldan, şifrenin tek aşamalı basit bir şifre olarak kalmasını tehlikeli gördüğü için her harf arasına bir rakam koyarak onu kripto sistemine dönüştürmüş,böylece ikinci kademe bir şifre daha oluşturmuştu. Rakamlar, Akeldan ismini oıuşturan Babil alfabesindeki çivi yazı harflerden kaç basamak sonraki harfin tuşlanması gerektiğini bildiriyordu.Bu da harf ve rakam sırasına göre, söz gerimi A'dan sonraki altıncı harf, sonra K, ardından E,sonra L'yi takip eden üçüncü harf diye devam edecekti.Belli ki Akeldan'm sadık kölesi efendisinin sırrını saklamakla kalmamış, üstadlarının yürüdüğü bilim yolunda onların hatırasına hürmeten yeniden yedi kişilik gizli bir BC oluşturmuştu. Belkide kendisi bu araştırmaları devam ettiren bir bilge olarak yaşamış veya kralın adamları arasındahayat sürmüştü. Metinlerde ona ait bilgiler bulunmuyordu, ama üyeler hakkında bir şart yer alıyordu. Buna göre Cemiyet'in sırrını bilen kişiler hiçbir çağda yedi kişiden fazlaolmamalıydılar. Aradan geçen yüzyıllarca zamanda bunların içinde şüphesiz çok çeşitli insanlar yaşayacaktı. Belki bilimselliğe önem veren büyük bilginler kadar adaletli devlet adamları,dünyayı ele geçirmek isteyen ihtiras kurbanları kadar Babilli bilginlerin uzay keşiflerini açıklayarak şöhrete kavuşmak isteyen hayalciler, hazinelere konmak isteyen açgözlüler kadar devletlerarası entrikaları yönlendirmek isteyen gizli servis elemanları, kazara bu cemiyetin sırlarını öğrenen dilenciler kadar insanların uzayda seyahat edebilmelerine ilişkin çizimler yapan amatörler de olacaktı. Ama her ne olursa olsun, Cemiyet'e üye yedi kişiden yalnızca büyük üstad Marduk hançere sahip olacak, ama asla onu açma yahut başkasına gösterme yetkisi bulunmayacaktı. Çünkü Cemiyet inancına göre hançeri tek başına açan ve şeridi kabzaya saran kişi hemen oracıkta tanrıların lanetine uğrar ve ağzından köpükler saçarak kuduz köpekler gibi ölürdü.Fuzulî papirüsün arkasında Cemiyet'in gizlilik içerisinde yedi yılda bir defa toplanacağını ve bilimsellik açısından dünyanın geldiği noktayı değerlendirip Keldani araştırmacılarının sırlarını açıklayıp açıklamamak konusunda tartışacaklarını okudu.

    Ayrıca üstad Marduk, her yıl dolunayın yedinci defa doğuşunda yedi güvercin ile üyelerine iyi dileklerini bildiren bir mesaj gönderip onların hayat çizgilerini kontrol edecek, ölen birisi var ise onun yerini alan yeni üyeden haberdar olacaktı. "Belli ki" diye düşündü Fuzulî,"Süryani kütüphaneci son toplantıda cemiyet üyelerinin kişiliklerini tahlil etmiş ve onların bilimsellikten ziyade hazine peşinde oldukları kanaatine varmış. Yoksa neden intihar etsin ki!"Bu görüşünü kuvvetlendirici satırları bulmakta da gecikmedi zaten. Çünkü yazıların devamında Berberi bir bilgin ile Avusturyalı bir tüccarın toplantı boyunca uzay bilgilerinden çok bilimsel çalışmaların finansmanından bahsettikleri ve parayı gerçeklerden daha önce konuşmaya başladıkları yazılıydı. "Bu yüzden..." dedi Fuzulî, "Âmâ kütüphaneci hançeri onlara teslim etmek yerine Kanun Koyucu'nun Bağdat'a girdiği gün bana verip intihar etmeyi yeğledi."imaretteki hücresine döndüğünde zihnindeki düşünceler daha da aydınlanmaya başlayan Fuzulî,Uykusuz geçen bir gecenin sonunda anladı ki, BC'nin ilk üyeleri hançerin keskin yüzü içine sakladıkları deri şeride dair hiçbir ipucu bırakmamışlardı.

    Düşünmüşlerdi ki nasıl olsa çubuğu açan kişi bu şeridi de görecek. Eğer hançeri açan yalnızca hazinenin peşinde ise hiç olmazsa bu deri şerit ile ilgilenmez ve kendileri için altın külçelerinden ve zümrütlerden daha kıymetli olan bilimsel çalışmalarına zarar vermezdi. Eğer hançeri açan kişi bilimsel çalışmaların peşinde ise o vakit zaten hançerin kabzasmdaki harfleri tamamlayan bir şifre anahtarına ihtiyaç duyacak ve bu şeridi arayıp bulacaktı. Yine de gelecek meslektaşlarına bir oyun oynamak yahut bir şaka yapmak ister gibi, bu deri üzerindeki şifreleri çözenlerden para peşinde olanlar tabletlere; tabletlerin peşinde olanlar da önceden mükafatlandırılmak üzere hazineye kavuşsunlar diye ikinci kademe bir kripto sistemi bulunmuştu.Bütün tarihi yapanlar, hiçbir çağda BC üyesi yedi akıllı adamdan çok olmadılar; olmalarına dagerek yoktu. Dünya yedi kişi için küçük bile sayılırdı çünkü.Kârbân-ı râh-ı tecridiz hatar havfin çekip Gâh Mecnûn gâh ben devr ile nevbet bekleriz.

    Fuzuli Mecnûn ile ben, soyullanmışlık yolunun kervanıyız.
    Yol kesiciler kervanımıza saldırıp da tekilliğimizi bozmasınlar diye
    bazen o,
    bazen de ben,
    sıra ile şu
    dünyanın aşk nöbetini tutuyoruz.

  6. #6
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Dicle'nin serin yamaçlarında bir çilek idim ben. Son taşkında bedevilerin bağlar ve bahçeleriharab olunca geç yeşermiş, şiddetli güneş ile erken kızarmıştım. Bir gün kara kaşlı, kara gözlü bir Arap kızı, nazik elleriyle koparıp koydu sepetine beni. Dalım ve yaprağım benimle idi.Umuyordum ki al dudaklarına dokunacaktım. Hatta tam da dudaklarına yaklaştırmışken...Olmadı... Olamadı... Olamadım. Eksik kaldım, yarım kaldım.

    Adı Leylâ idi, dudaklarından koparıp bir kazana attı beni sonra hiç acımadan. Hurma lifleri, çöldikenleriyle beraber kaynadıkça kaynadı suyum; dağıldım, ezildim. Yanıyordum ve henüzolgunlaşmamış bir hurma ile kol kanat olduk bu yangında birbirimize, ama nafile!.. Gül dudaklar umarken dikenler battı yüreğime. Yanışım ateşten miydi, aşktan mı, anlayamadım. Bir tekneyedöktü güzeller güzeli sevgi dolu varlığımı, çiğnetti çocuklara. Suyla yeşermiş, mehtapla rengimi bulmuştum; güneşte kurutulup candan ayrıldım.Mermer ile merdane arasında lif lif karıştım kaderini paylaştığım hurmayla ve birbirimize sıkısıkı sarılmayı öğrendik dikenlerle. Rengim solarken, canıma batan liflerin ve dikenlerin hesabınısoramadım kimselerden.

    Birkaç gün sonraydı, yaralarım iyileşmeye, kaynayan kabarcıklarım kurumaya yüz tutmuştu.Leylâ'nın ellerine değen mühreler, melankoli hastalarının başını okşayan merhametli hekimler gibi okşamaya başladı bağrımı bir bahar ikindisinde. O gün, Dicle'ye yansıyan gün ışıklarınıntutuşturduğu kızıl renklere bakarken sevdim Leylâ'yı ve nazik elleri üzerimde gezinirken tattımhazzını sevginin. Dudaklarından ayırmıştı beni ama kınalı parmakları arasında dudaklarınınrengiyle sarmaş dolaş idim. Okşadığı bedenimde tarihe ad bırakan âşıkların en muhteşem yüreğiçarpıyor gibiydi. Parşömen oluyordum görünüşte; ama içimdeki kıpırdanışlardan haberi yoktuyüzümü okşayan ellerin. Kazanda sarıldığımız o yeşil hurmadan üzerime bir hayat iksiri sinmişgibiydi. Ölüyor muydum, yoksa diriliyor mu, kestiremiyordum. Varolmanın ayrımındaydım,nefes alıyor gibiydim. Leylâ'nın elleri beni tutsun ve bırakmasın istiyordum, içimde duygular vardı ve onun ellerinin sıcaklığıyla sonsuza kadar yanabilir, götürdüğü yere her gün yenidengidebilirdim. Var idim, ama ne idim; anlayamıyordum. Gelişimini tamamlayamamışorganizmalar, küveze konulmuş bebekler gibiydim; ama çok hızlı büyüyordum. ilk dadım, ilk aşkımın adı oldu. Leylâ!.. Ne büyük mürebbiye idi benim için, ah bir bilseniz, yıldızlı çölgecelerinde Leylâ'nın türkülerini dinlemek... Onun nefesinden özümsediğim kavurucu rüzgârınsesi kulaklarımdan kalbime bir bengisu gibi akıyordu. Kavurucu günleri takip eden nemliakşamlarda, Dicle'nin yamaçlarında kaç derin hazzm sarhoşluğuy-la tanıştım, şimdihatırlamıyorum, ama artık başkaları bana kâğıt diyorlar ve bir tomar diye alıp satmaktan bahsediyorlar. Bir de Leylâ bana dokununca hissettiğim şeyin adını söyleseler!..

    Keşfetmeye başladığım şeyin yüreğimi kaçıncı kez buğulandırdığını ve kendimi tanımanınniceliğini bilmeden akan bu mutlu günlerde sanki gitgide kendimi tamamlıyordum. Üç odadanibaret kerpiç kulübenin Leylâ'ya ait penceresinden içeriye dolan ılık geceler boyu çölünıssızlığına ve derinliklerine fısıldanan şarkılarda bunu daha iyi hissediyordum. Uzak devekervanlarının çıngıraklarını her duyuşunda gözünden yaşlar akan Leylâ'nın, koyu çöl sessizliğinekarışan lirik şarkılarına mugay-lan dikenlerinde ötüşen cırcır böcekleri eşlik etmeye başlayınca, ben de ağlamaklı oluyordum. Gündüzler boyu gözlerini diktiği ufuklardan bir ses duymak içinseherlere dek dinlediği çölün acımasızlığına kin bağlıyordum. Kulübenin raflarına her gün yeni tomarlar istiflendikçe sesindeki hüznün bir kat daha arttığını hissediyor ve söylediği bütün gazellerin ve mahnılarıniçindeki gizli maceraları anlıyordum. Yazık ki o zamanlar anladığımı anlatamıyordum. Biliyor ama bildiremiyordum. Fark ettiğimin fark edilmesini istiyordum, ama olmuyordu. Leylâ beni fark etmiyordu. Onun gözünde ben bir parşömen idim. Acaba tomarlanmış bütün parşömenler benimgibi hissediyorlar mı, Leylâ'nın acısını anlıyorlar mıydı?!.. O günlerde yaşadığım şeyin "eşyanınruhu" demek olduğunu ve Doğulu uluslarda bunun için "eşyaya bakma"nın gerçeği görmekleeşdeğer tutulduğunu sonradan öğrenecektim. Buna göre varlığa bürünmüş her şeyin bir ruhu, bir hayatı vardı. Tıpkı insanlar veya hayvanlar gibi bitkiler de, cansız varlıklar da birer hayatsürüyor, yerküre topyekun nefes alıyor, yaşıyor ve yaşatıyordu. Toprakta hayat vardı, suda hayatvardı, ateşte ve havada hayat vardı. Hatta hayat bunlardan ibaretti. Ben ki toprağın ve suyunçocuğu, ateşte nefes almış, serin esintilerden gıdalanmıştım. Varlığım bilgiyle yoğrulmuş gibiydi.Biliyordum, bildiğimi bilmenin bilinciyle biliyordum. Leylâ'yı, çölü, Dicle'yi, kervanlarınçıngıraklarını, mugaylan dikenlerini, hurma liflerini, aslanların sinsice yarlaş-malarını ve eşeğinanırmasını, pek çok şeyi biliyor, hissediyor, gözlemliyordum.

    Kulübedeki rafların dolmaya yüz tuttuğu akşamlardan bi-rindeydi. Leylâ bulunduğum raftan beni tutup dizlerine yatırdı ve ocaktan aldığı ucu kömürlenmiş bir çubuk ile tam göğsüme "Kays"diye yazdı. "Kays!" diye tekrarladı sonra birkaç kez; "Sevgilim!" dedi sonra "Seninle kuzularıotlatıyorduk, ne hoş günler idi, baharlar geldi geçti, sevgililer kavuştu, sen dönmedin. Yağmurlar sekizinci kez yağdı vadilere, ilk yağmurlarda geleceğim demiştin, gelmedin. Keşke hiç büyümeseydik Kays! Kuzularımız hiç büyümeseydi keşke ey vefasız sevgili!.." Sonra kömür karası ile Kays adını yazdığı bağrımı dudaklarına götürüp öptü, öptü, öptü... Yüreğimi o an hissettim. "Senin adın Kays olsun e mi?" dedi ince bedenimi pencereden süzülen güneşe tutarak ve adımı yazdığı yerimden, tam yüreğimden yeniden öptü.Her değişinde dudağının, bir kez daha sarhoş oldum o gecede. Kalbimin ta içine sızdı buseleri.Kays'ın adı değil de kendisi olmak geçti içimden. Beni Kays diye çağırarak tekrar tekrar öpmesini istedim. Yüreğinin sıcaklığını hissettim sabaha kadar. Bana sarılmış, kalbimi kalbininüzerine örtüp öyle uyumuştu. Muhteşem bir geceydi. Sabah buruk bir tad vardı onundudaklarında ve tuzu dilimde idi diri sıcaklığının. Eliyle yüreği arasında hiç kıpırdamadan nefesaldığım ilk ve son geceydi. O da beni sevmişti ki rüyalardan arta kalan sabahta tekrar okşadıyufka bedenimi. Gözünden süzülen iki damla yaş ile adımı yıkadı sonra babası görmesin diye.Duman rengi bir lekeye dönmüştü şimdi harfler: Kaf ve ya ve sad. Artık "Kays" diyeokunamıyorlardı, ayrılmış, dağılmış, bozulmuşlardı. Ne ki kömürün izi, gizli bir fligran gibiadımı Kays koymuştu ya, ben bu adı sevdim, bu ad benim adım oldu. Öyle ki Kays'ın adıyla birlikte kaderini taşımaya and içtim. Bağrımda Kays adı kadar yüreğime de çılgın bir aşk gelipyerleşti.

    Gün doğarken, Leylâ ile saadet dolu geceyi paylaştığımız kulübemizin yakınlarından bir devekervanı geçmekteydi. Hicaz'dan Bağdat'a giden bezirganlar imiş meğer bunlar. Dicle parşömenlerini de toplamak üzere her mevsim buraya uğrar-larmış. Raflardaki tomarlar birer birer balyalanıp denklendi. Sıra bana geldiğinde Leylâ, adımı yazıp gözyaşıyla sildiği bağrımıyeniden öptü ve "Ömrümü adadığım sevgili! Umarım bu kâğıt senin eline ulaşır ye gönül gözünü açtığında kendi adını okur, sevgimin büyüklüğünü anlarsın!" diye mırıldandı. Desteleriminarasına kara saçlarından üç uzun tel, bir tutam çörekotu ve kurutulmuş lotus yaprakları koydu babasından gizli. Kokusunu verdi bana, aşkını emanet etti. Hissettiğimi biliyor gibi kulağımasevgi sözcükleri fısıldadı, "Seni seviyorum, unutma!" dedi son defa öperken de.

    Ben, Leylâ'nın nazik elleriyle koyduğu denkler arasına katışıp giderken, yazık ki o hiç duymadı benim çığlıklarımı, ilk ayrılığı ve ilk acıyı bu yolculukta öğrendim. Yaprak yaprak aşk, tomar tomar hasret taşıyordum içimde.

    îlk ayrılık ve ilk acı... Geriye döner miydim, dönebilecek miydim?!.. Leylâ beni neden kazanaatmak yerine dudağına götürmemişti sanki!.. Satılma düşüncesini kabullenemiyor-dum. Üstelik kime ve niçin satıldığımı da bilmeyecektim. Belki elden ele dolaşacaktım, belki rengim dört bir yana dağılacaktı kitap sayfalarında; peki ya gecede düşüm, günde Hayalîm olan sevgilinin elinitekrar hissedecek miydim?!.. Acaba hangi parçam, hangi kitapta yaşayacaktı? Deste deste dağılanvarlığım acaba hangi yazı ile derlenip toparlanacaktı, bilmiyordum. Bildiğim, keskin bıçaklarlayontulmuş çift dilli kalemlerin bağrımı kanatmasına hazır olduğumdu. Yazıcılar, sözlerini vesözcüklerini hoyratça serpiştireceklerdi üzerime, canımın ne denli yandığını hissetmeden. Belkiaçık saçık resimler çizecek, belki efsaneler sıralayacaklardı olur olmaz. Acaba aşka dair satırlar da işlenecek miydi kalbime? Kervancının bir arkadaşıyla söyleşirken anlattığına göre Bağdat'ta en çok kutsal metinler yazılıyormuş kâğıtlara. Acaba üzüntümügiderecek bir teselli cümlesi var mıydı o kitaplarda?

    Devam edecek....

Benzer Konular

  1. Medeniyetler-4 Babil ve Asurlular
    bursali68 Tarafından Genel Kültür Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 25-03-2010, 12:10 PM
  2. Yokluğunda istanbul ve ben
    siirmen Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 04-01-2010, 12:21 PM
  3. Babil
    bursali68 Tarafından Tarih Forum'u Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 23-09-2009, 01:59 PM
  4. istanbul _Granada
    lordhan Tarafından Vip Salonu Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 09-06-2009, 02:31 PM
  5. Babil Mitolojisi
    dogangunes Tarafından Mitoloji Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 21-11-2007, 11:28 PM
Yukarı Çık