Merhaba


“Şehir uyanmaya başladı. Pazar günleri geç uyanır bu şehir. Bir kilise çanı duyuldu. Birazdan öğle ezanı başlayacak. Herkes yerli yerine geçiyor. Yine aynı şey olacak, bugün dünün yanından geçecek. Ama insanlar görmeyecek. Heyyy! Burası İstanbul! Burada her şey yaşanır.”
Hiç uyumayan bir şehir, güneşli bir pazar sabahı mahmur gözlerini açan bir insana neler söyler? O insan, kıpırtısız duran binaların, canhıraş çığlıklar atan martıların, kilise çanlarının ve ezan seslerinin söylemek istediklerini ona tercüme edecek birine ihtiyaç duyabilir bazen. Egoist Okur’daki İstanbul Hikayeleri başlıklı köşesinde uzun süredir İstanbul ile biz İstanbullular arasında tercümanlık yapan Emine Çaykara’dan yeni yazı…
Ne kadar sessiz ve insanı çocukluğuna götüren bir Pazar…



Avluda oynayan iki çocuk, bir dut ağacına tırmanmış bir kedi, bir oradan bir buradan inanılmaz şarkısını söyleyen sığırcık… Saksağan arka fonda… Ve sürekli öten bir kuş korosu, martılarsa sahnenin olmazsa olmazı.. Vapur sesleri, gri yeşil deniz, deniz üstündeki ışıltılar, sonra arkada Adalar… Sıra sıra… Topkapı’nın üstündeki bulutlar Adalet Kulesi’ne doğru ilerliyor. Sahi insanlar, İstanbullular buranın eskiden Adalet Kulesi olduğunu biliyorlar mı? Yeşilliklerini, yaşam alanını, yaşanmışlığını korumuş, “aksini kimse düşünmesin, burası benim, aklınızdan bile geçirmeyin” ya da 500 küsur yıldır olduğu gibi “hâlâ sizi gözetliyorum, olan bitenden haberim var” der gibi… Kendinden gayet emin, Topkapı Sarayı’nın içinde öylece duruyor.



Saray “Ayasofya ile burası bizden sorulur, kardeşiz” mi dedi, bana mı öyle geliyor? “Bu kenti bana borçlusunuz”, der gibi bir duruşu var. Ama bunu bir asilzâde gibi, kendinden hiç şüphe ettirmeden belli ediyor güzelim saray. Tarihi yarımadanın bu bölgesi de korunmasaydı ne olurdu acaba? Sarayı da unutur, her şeyi Dolmabahçe’den, Batıdan mı ibaret sayardık? Şehir plancısı Proust, Kadırga- Samatya üzerine taa 1930’larda, 40’larda plan yapmış, hemen hemen bütün tarihimizi koruyarak –Bizans’tan Osmanlı’ya, ayırt etmeksizin– yeni alçakgönüllü evler hayal etmiş, çizmiş, bizse kaderine terk etmişiz. Gelmişiz 2011 yılına, şimdilerde korkunç dev binalarla İstanbul’u ezmek ve yok etmek üzere onu kültürsüz, sanatsız, kimliksiz bir şehirmiş gibi yeniden fethe hazırlanıyoruz. Onu kullanarak, süsleyerek, övünerek… İçi boş ama başlığı havalı yazı/haber manşetleri gibi… İstanbul bir isimden mi ibaret? O isim bize hiçbir şey demiyor mu? Kimse onu takmıyor mu ya da bana mı öyle geliyor?



İstanbul, Fatih’in fethiyle birlikte yepyeni bir kimya kazanmış, zaman içinde bir iğne oyası gibi dokunmuş gizemli ve her şeyini hemen herkese açmayan ruhunu Doğuyla Batının büyülü birlikteliğinden almış bir şehir. Fethe kadar Doğu Roma, Bizans İmparatorluğu’nun merkezi İstanbul, o dönemden kalma kültürel bütün birikimse İstanbul’un hazinesi… Sonra atalarımız diye övündüğümüz Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi burası. Fethin yıldönümü bugün ama Fatih’i ve sonra gelen sultanların bu şehir için neler yaptıklarını ne kadar biliyor içinde yaşayanlar, meçhul. Şehrine yabancı, kültürüne yabancı olunca hayallerimiz de bugünle mi sınırlı kalıyor acaba? Yüzlerce yıl ne yapacak diye tetikte beklenen ve en çökmüş, en bahtsız halindeyken bile korku salan bir imparatorluk söz ettiğimiz… Bu imparatorluğun akıllı idaresinde İstanbul, bir İslam şehri olarak güzelliğine güzellik katarak yeniden yaratılmış. Harap halindeki bir şehir hanları, külliyeleri, vakfiyeleriyle, sanatı ve kültürüyle yeniden inşa edilmiş, coğrafi ve stratejik konumuna ticari açıdan zenginliği eklemiş. Bu yüzden tarih boyunca bu şehre koşmuş insanlar. Bu yüzden hikâyeleri anlatmakla bitmeyecek zenginlikte.



Tarihi binalarla hep konuşurum da bugün hepsi birden benimle konuşuyor. Yoksa bana mı öyle geliyor? Bütün tarihler iç içe geçiyor, tatlı bir zaman tünelinden geçer gibi beni içine alıyor, eski insanlar oradan buradan çıkıveriyor ve ruhumu ele geçiriyor. O kadar büyüleyici ki uyanmak istemediğim bir rüyadaymışcasına kendimi ona bırakıyorum. Hepsi, ağırlığıyla, geçmişte ne etki yarattıysa, ne kadar sessiz kalıp ne kadar konuştuysa, hangi suskunluğa teslim olup hangi sözlerin büyük erdem olduğunu gösterdiyse karşımda… Beyazıt kulesi, Sultanahmet Camii, Galata Kulesi, Doğan Apartmanı, Kırım Kilisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve bakmaya doyamadığım Topkapı Sarayı.



Org sesi kiliseden mi geldi? Saat on mu oldu? St Antoin’dan mı, Kırım Kilisesi’nden mi?
Bir martı canhıraş sesler çıkarıyor. Yoksa canhıraş değil de o sesler, bize mi öyle geliyor? O martının ataları, kadim dostları, sülalesi, kaç yıldır bu şehirle konuşuyor, ondan besleniyor acaba? Damın üstünde bağırması kavgadan mı coşkudan mı?
Şehir uyanmaya başladı. Pazar günleri geç uyanır bu şehir. Bir kilise çanı duyuldu. Birazdan öğle ezanı başlayacak. Herkes yerli yerine geçiyor. Yine aynı şey olacak, bugün dünün yanından geçecek. Ama insanlar görmeyecek. Heyyy! Burası İstanbul! Burada her şey yaşanır.

Emine Çaykara