Merhaba



Öğlen saatleriydi.
Restoran denize bakıyordu.
Kim bilir kaç yıldır, bıkıp usanmadan denize bakıyordu.
Bir insan, o restoran gibi, öyle uzun uzun bakabilir mi denize? Delirmeden?
Masadaki kadın az sonra öyle bakacaktı işte denize.

O gün kadının deliler dibi denize baktığı o gün, bir yemeğin nasıl piç edilebileceğini ve bir insanın hayal kırıklığından nasıl böyle kaskatı kesilebileceğini gözlerimle gördüm.

Bir kere, pirzolanın yanına şarap söylemişlerdi. Ayrılmamak üzere buluşmadıkları belliydi. Evet, bazen ayrılıklarada eşlik edebilir şarap ama bu öyle değildi. Yemeğin sonunda hayal kırıklığını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

Kadın iyi giyinmişti. Sonradan bana en çok dokunanlardan biri bu oldu. O acıklı şarap şişesinden bile daha çok dokundu. "Hiç beklemiyordu heralde," diye düşündüm. Ama sonra daha çok düşündüm ve "Yok, hayır," dedim, "Beklememkten daha acıklı bir şey vardı giyiminde kuşamında. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun farkındaydı ama halledebileceklerini düşünüyordu. Bu inançla giyinmişti öyle. Harcanacağının farkında değildi. Sevildiğini sanıyordu daha."

Sonra o an geldi. Her şeyi şaşırtıcı bir berraklıkla işitip kaçacak delik aradığım an.
Bakmıyordum artık. Başımı önüme eğmiş, tabağımdaki yeşilliklerle oyalanıyordum. Ama beceremiyordum. O kadar felç edici bir çekimdi. Hatta neredeyse bakmadan görüyordum. Biliyordum, bir şekilde gördüm kadının pes edercesine arkasına yaslandığını.
"Ne istiyorsun?" diye sordu.
"Ayrılmak istiyorum," diye yanıtladı Adam.
Kadın da "Git o zaman," dedi.
Böyle dedi ve yüzünü denize döndü. Bir daha asla ama asla bakmadı Adam'a. Yüzünü denizden bir kere bile çevirmedi.

Hemen ardından öyle sert bir sahne çıkıp geldi ki, hiç evirip çevirmeden, dümdüz söylenmeli: Adam önündeki pirzolaları tek tek sıyırıp kemikleri tabağına dizdi.
Kadın'a "Paran var mı? Hesabı ödeyebilecek misin?" diye sordu ayağa kalkıp.
Kadın yanıtlamadı.
Hayır, yüzünü bile çevirmedi denizden.

Adam gittikten sonra Kadın'ın artık yüzünü çevirip toparlanacağını sandım.
Hayır, kadın adam gittikten sonra da çevirmedi yüzünü.
Garsonlarla bile hiç konuşmadı.
Garsonlar anladı ve onlar da Kadın'la konuşmadı. Hiç konuşmadan kağıt peçeteler bıraktılar önüne. Şarabını yenilediler.
Kadın tam bir saat boyunca denize baktı ve ağladı.
O bir saatin sonunda çok kısa bir telefon görüşmesi yaptı.
"Gelin beni alın," dedi.
Duydum.
On beş dakika içinde birileri geldi.
Bir kadınla bir adam.
Kadın onlarla da konuşmadı.
Ben sandım ki, masadaki öteberisini, çantasını felan gelenler toplar.
Ama öyle olmadı.
Kadın her şeyini kendisi koydu çantasına.
Trençkotunu giyip belini bağladı, aynı kararlılıkla. En sonunda da güneş gözlüğünü çıkarıp taktı.
Hazırlandı yani. Hazırlanarak çıktı o mekandan.
Ve bütün bunları anlatılmaması gereken bir kederle yaptı.

O gün, o uğultu kendi seslerine ayrışana kadar, neredeyse bir buyrukmuşcasına, ben de denize baktım.
Denize bakarken, denize öyle bakınca, insanın her şeyi geride bıraktığı hissine kapıldım.
Kadın bence o gün denize baktı baktı ve hikayesiyle birlikte her şeyini birden geride bıraktı...

SENİN ADIN BİLE GEÇMEDİ - İclal AYDIN
Epsilon Yayınevi