Merhaba



Bir vapur seyahati tasarısı dönüşü, banyomuzun etek tıraşı reyonundan birincilikle seçilmiş, kirli sabunluğun altında uyurken uyandırılmış eski bir jiletle bileklerimi kesip, çatlamış beyaz küvetin rutubetinin insafına bırakıp gittin beni. Ne de olsa muazzam kolaylıklar çağındayız; şimdi parmak uçlarıma banka şubeleri kadar yakınsın. Sen, kaygılı meme uçlarımda gömülmüş, kabuk tutmuş yaraları yiyen, vuslat güncelerindeki kurşun kalem yazıları geri geri silen, adı, mahallenin oğlanlarınca çöp arsalarda kaderine terkedilmiş Desoto marka otomobillerin şoför mahâllerinde haykırılan küçük şey!

Burada, dört tarafı kapkarayla çevrili su adada, yılbaşı gecesi nöbetçi asabi ebeyle üstünkörü doğurtulmuş talihsiz bebeğin zedeli beyniyle, anlatmaya çalışıyorum geçmişime silsileyi. Manyetik bant sisteminden sayılsal ortama bir türlü geçememişim; televizyonda, çekim planlarını ne kadar tekrarlarsam tekrarlayayım, bir türlü yabancılaşamadığım aynı cürmümeşhut sahnesi. Kolay erdem bezirgânlığıyla süslü sonlar, her suiistimalin hemen sonrası manasını yitirdi. Tam merkezde, kristâl ülkesindesin. Artık, çok fazla anlatılmaktan dolayı kötü fıkralara dönüşmüş balıkçı hikâyeleriyle seni tutamam. Girişken biriymiş gibi davranmaya çalışan insanların, içtenliklerinin üzerine bir türlü oturtamadıkları kaçak bakışları gibi; içinden çıkılmaz bir özgüvensizlik abidesi hayatım. Hangi gizil organ işbirliği ısıtır vücudumda, beynime doğru sürekli sıçrayan sıcak kanı? Sırf mutlu ve sivil görünebilmek için, akşam yemeklerinde uskumru leşi yiyenlerin, otomobil lastiklerine işemeli miyiz? Kazancidis'i çağırsak, Aya İrini'ye gelir mi? Göbeğimin öne doğru yaptığı komik kavis, babamınki ile aynı. Bunu dün gece, sen haris düşlere yaslanmış mükemmel bir Truva Atı minyatürü gibi uyurken, sabırsız gebe bir kısrağı andıran, hareketli göz kapaklarından bakışlarımı kaçırarak kavradım. Seni -zihnimi gürgen sopalarla acımasızca dövsem de- tam manasıyla anımsayamıyorum. Gözlerinden başka hiçbir yüzü olmayan bir kız çocuğu gibi, içindeki cesaretin kulaklarımı ürküttüğü bir kararlılıkla ayakta durmuştun. Sigara içmeyi, benden öğrendiğin bir bilginin hayatında gizlenen sırrıymışçasına öne doğru tuttun. Çürümüş balık ağı kokan limana açılan, dar sokaklarda yankılanan kırbaç ve zincir sesleri arasında, forsalar kıyıda sıraya sokuldular.

Lise sağlık bilgisi kitabında okuduğu, "C vitamini eksikliğinden ileri gelen ve dermansızlık, zayıflık ve diş etlerinin iltihabı gibi belirtilerle kendini gösteren, eski denizcilerde görülen bir hastalık" diye tanımlanan iskorbüt hastalığını paranoya haline getirdiği için, açılamadığı engin denizlerin aşkıyla kıvranan bir kaptandım. Tıpkı âşkları gibi, mesleğini icra edemeyen denizcilerin bütün coşkuları da buhranlıdır. İnsan, hayatta bir kereden fazla boğulamaz. Artık hiçbir işe yaramayacak olan can yelekleri, oturma odamızda ki koltukların altındadır.

Cinsel deneyim hayalleriyle süslenmiş yağmurlu kış günlerinde, akşam üstülerin soluk buz mavisine teslim olmuş odalarda, "Anılar-9" isimli karışık kasetten dinlediğimiz "Past Time Paradise" parçası ile yakın temaslı slow danslar ederken, loş kadife koltuklar üzerinde sızdık. Üşütmeyelim diye -kendiliğinden- üzerimize örtülen "Yeni Milenyum" beklentisi, bizi on beş yıl uyuttu. Bütün varsıllığımızı emip tüketen seneler şimdi, yerli tütünden sarılmış bir sigara markasıdır. Kemikleşmiş kaderine razı bir kültür mantarı gibi "Nostaljik" oldu seksenler. Eskiden, yeni aldığımız kitaplara tarih notu düşerken bu kadar tedirgin olmazdık. Özensiz aydınlatma düzenlerinde, dumanlı sisler oynaşan bar kültürüne direnmeye çalışan yazlık diskotekler, hayatta kalabilmek uğruna, trajikomik isim değişikliklerine başvurdular. Üzerleri, çatlaklarından fışkıran kavruk incir ******iyle kaplanmış, beyaz çimentodan dökülme dans pistleri, gerçek sahipleri yüz yıllar önce ölmüş antik tiyatrolar kadar eskimiş yüzleriyle, artık göç yolunda mola veren yaban ördeklerini ağırlıyorlar. Romantik tekno dans parçalarının, ani his değişimlerini çevreleyen duvarlara çarparak yuvarlanan genç aşıklar, çabuk yoruldu. Deniz mevsimimiz oldukça kısa. Tatillere, hep kış sezonunda gidilir oldu.

Oysa biz, yaratma yetisinin iç karartıcı erdemiyle sevişirdik. Yüksek sanattan ve diğer başka yüce kavramlardan bahsederdik. Ufak borçların altına girip, taze beyaz şarabın yanına turfanda çilek alacak olsam, dikenli diriliğiyle tatlı tatlı yüreğimi yaralardı. Bölgelere göre oy dağılımı karışırdı tükürük kokan uykularımıza. Kaprislerinin pilot aleviyle sobayı yakıp, sarındığımız çay bardaklarıyla pencerenin önünde otururduk. Koyun Adasını tutuştururdu, dillerimizde biriken ıslak sıcaklık. İtfaiye arabaları kırmızı çamura saplanırdı. Mantonu çıkarmadan -dizlerinde pantolonun- yılan yuvalarına işerdin. Seni, bir belgesel kameramanı sinsiliğiyle gözlerdim. Kızıl renkli, değişken bir korkuluğu andıran saydam hayaletin, kumsalda bırakılmış boş meyveli gazoz şişelerinin arasında gezinirdi. Neredeyse sudan çıkacak kadar toprağa yaklaşan şeytanminareleri, kıyı boyunca adımlarını takip ederdi. Buradan koklamaya çalıştıkça, melodisi sevecen bir alarmlı saat gibi baş ucumda sakladığım saçların, bakımsız bir peruk gibi dağılıyor.

Karşı adada ki yangın, üzerinde yapıştığın plastik kadın büstünü eriterek, bulaşık teline dönüştürüyor. İşler yolundaymış gibi gözükse de, yaklaştığın her doruk, artık manasızca hiçleşiyor. Sırf beni anmak için, balık pazarının pahalıcı tezgâhlarından, ara sıra zargana satın alıyorsun... Gece denize girmek, şimdi biraz da manası değişmiş bir dua etme biçimidir, tüyleri zehirli dip balığı dikenlerine benzeyen sırtım için. İstenilen kadar güçlü, yıldızlı parlak yakamozlar olsa da, köpek balığı korkusunu yenmiş bakışlarım açıklara doğru bir kazazede gölgesi gibi karardıkça, göz pınarları buğulanmış, güzel gözlü bir balık kadın arayacak. Tuzlu suda, karanlıkta kehribar teniyle karşılaşmanın ve yavru bir yunusun yüzgecine dokunabilmenin ortak metniyle anlatılan güzel: Coğrafi yapısına, ağır iş makineleriyle tecavüz edilmiş liman manzarasında, suların yükselmesine aldırmadan, üzerine, beli ince metâl kemerli mavi bir tunik giyerek, boşalmış roze şişelerinin arasından inatla iniyorsun kumsaldaki ateşin başına. Kafanda, gözlerine sürme çeken fosforlu bir Serpil Çakmaklı tokası ve boynuna sinmiş yazlık sabun kokularıyla. Bir elimle biçimsiz dişlerimi kapatıp, cesaretimi toplayıp bir türlü soramıyorum sana, "Slow çalınca, dans eder miyiz?". Çünkü artık, eski filmlerdeki pavyon dekorlu sahnelerden esinlenilerek loca loca tasarlanmış, mısır tarlaları arasına gizlenmiş, ada yerlisi başarısız D.J'leri keder yüklü ince hastalık duruşlu yazlık diskolar tarihe gömüldü kıyılarda. Unutulmuş briket duvarları sarmaşıklar sardı. Pist sütunlarındaki hoparlör askıları paslandı. Çiftler arası, çiçekli dans yarışmaları yapılmıyor artık.

"Broken Heart", kavrulmuş kıyma kokuları eşliğinde, mutfaklarda, ani iç çekmelerle unutulmaya çalışılan eski bir şarkı şimdi. Sabit çeşidi kaymaklı olan, arabalı seyyar dondurmacı yok. Çocuklar, zeytinyağı tenekelerinden bozma oyuncak gemiler yüzdürmüyor kumsallarda. Eski kahvenin önünde, yazlık sinema Bahar Bahçesi'nin afişi durmuyor. Ben, her akşamüstü, çıplak ayak pansiyondan kaçıp, gizli geçidimizden geçip köy meydanına çıkarak bakamıyorum artık ona. Kıç cebinde çinakop oltası taşıyan tayfa, sırra kadem bastı. Kahveci Abbas öldü. Votka-bira, eskisi kadar kusursuz sarhoş etmiyor. Şimdi, tazyiki arttırılmış klorlu suyla püskürtülmek suretiyle, kapatıldık mehtaplardan uzak odalara. Kendimize en uygun olmayan, en baş edilmez belayı bulup, mutlak onunla büyümeliyiz. Ahir zamanlardayız, hepimiz incelikli deccallarız yeni bin yılın kutsal kitabında. Salgına aşı bulmak için uğraşırken, virüs kapmış doktorlarız fosiller sanatoryumunda. Biz, hiçbir şeyi değiştiremeyiz! Hiçbir şey değişsin istemedik ki biz! İhmâl edilmiş mimikler, unutulmuş yaşamlarımızda.

O, asabi ve aceleci yolcu kalabalığı iyice boşaldıktan sonra, bütün mevkiler ıssızlaşınca inerim vapurdan, bilirsin. Suyun üzerinden bir yere gitmek, samimi heyecanı asla tükenmeyen bir yaz aşkıdır. Vasıl olmak, pek bir iki yüzlü kalır gitmenin yanında. Çünkü hangi limana ayak basarsan bas, yalan söylemek zorunda kalırsın! Seni, üzerinde "Adamıza Hoş geldiniz " yazan panonun yüksek demirlerine asmak isteyen kararlı kalabalık, geride yalnızca kesif bir sidik kokusu bırakmıştır vapurda. Can filikalarının gölgeliklerine serilen, gazete sayfalarının üzerinde uyunmuş mutlak mavi uykular unutulmuştur. Gezinti güvertesinde dolaşan hafif rüzgârları yok yere telaşlandıran bu hazin nankörlüğün üslubu, çoğu zaman, içimde taşıdığım ten özlemiyle bağdaşır. Bomboş koridordaki yangın söndürme cihazlarına tertemiz bir hayretle yaklaşıp, sanki az önce yolda denize düşüp kaybolmuşsun gibi taze bir acıyla baş başa kalırım.

Sırtımı, katip ofisinin pirinç kapıcıklı gişesine yaslarım. Vapurda para geçmez. Cebimde kalan bütün konsomasyon fişlerini saklarım. Burada, açık denizde kalakaldım. Dört tarafı karayla çevrili su adadayım. Yürütmeye yönelik tek bir mana bulamıyorum gemiyi. Büyük ısınma projesi, yavaş yavaş etimi hafifletiyor. Ben daha önce, hiç gaz halimi yaşamadım. Açıkçası ürküyorum; yetmişyediden beri dedem de yok. Peri kızı, ucu yaldızlı değneğini yanlışlıkla kafama vurdu. Beynim, maket bir lâv dereciği oldu, asfalta akıyor. Dur! Kaçma peri kızı ya da ****** git! Ben ne yapacağımı bilemiyorum. Git yakamoz saçlı güzel, oyunu bilenlerle oyna ama bekle belki de halâ sırt üstü yüzebilirim. Hem yanına al beni hem bir yandan da burada bırak, görüyorsun, içinden çıkılmaz bir özgüvensizlik abidesi hayatım.

Bu büyük ve garip geçmiş gerçekten benim olsaydı, bundan mutlaka haberim olurdu. Sanki az önce, sıçar gibi bir çırpıda doğurarak, bu adaya atıp gitmişler beni. Sırf kendime dönebileyim diye, çift klapeli krom bir şiş ile -vitrinlere bakar gibi yapıp- aceleyle çenemin altından kendimi zıpkınladım,. Polyester bir malzeme gibi kolay pıhtılaşan ve cilalı bir yüzey olan kanım, bıçak fikrinden ürkmüş saçlarına karıştı. Dizlerim, ısırılmış topuklarını parlattı. Hangi organ daha soğuk, hangi bellek daha karışık? Kaçıncı poyrazın dalgası kırdı belini? Yaşadığını zanneden ölülerin morguna kaldırdılar beni. Avunmak, yalnız benim öpebildiğim yerlerin olduğunun, zarif iç yalanıyla yıkanan bir yağmur kurbağasıdır şimdi. Karanlıkta, az sonra teravihten dönenlerce çiğnenecek ve bezemsel çıkartmalar gibi stabilize yolda belirecek.

Sanırım şimdi, sen de özgür iradenle seversin geçmişi. Ne de olsa her eski, içerisinde konuşmayı bile öğrenemeden ölmüş sade ümitler barındırır. Üst geçitlerin altlarını pazar yapan işportacılardan gömlek alırsın; defolu kumaşlarla biçilmiş yazlık düşler kurarsın. Kalçalarıma değsem, sana dokunmuş gibi olurum; televizyonda ki sevgililer yerine hep biz öpüşürüz. Yetiştirilme tarzımıza göre geçim zorluğundan yakınmamız ayıptır. Yoksulluğu popüler bir türbe gibi süsleriz. Neticede, eski İtalyan filmlerini artık daha sık izlemek gibidir gittikçe fakirleşmek. Suda, kolları ve bacakları çabuk bir sihirbazsındır; kaşla göz arasında derinlere açılıp kaybedersin kendini. Sürekli, müdahale edemediğimiz görüntüler izleyip ağlarız. Kanal atlayarak yanından kaçtığımız her modernist acı, akşam yemeklerini bizimle birlikte yiyen, görünmez insanların beddualarıyla boğazlarımıza dizilir. Kendimi bildim bileli, doğuştan suçlu hissederim, bilirsin, kahramanca hırslanıp sahte cennetlerde ki ekşi elma bahçelerine dalamam. Bir türlü anlayamam, oksijene ilişkin sırlar taşıyan uzak bir gezegen midir, yoksa sırrı dökülmüş ayna mıdır gözlerin? Senin için, niyetlenip de alamadığım elbiselerin hayali gardırobu, geceleri üzerime devrilir. Apartman girişine bırakılmış, zaruri faturalara takılıp düşeriz. Karşılığı fevkalâde ağır olduğu için, müzikal bir yaşam seçtim diye insanlar benden tiksinir. Dibe vurmak, ancak yeniden yukarı sıçramaya dermanı olanlar için iyidir. Çoktan sahipsiz kalmış can yelekleri, oturma odamızda, terkedilmiş koltukların içindedir.

Derya Erkenci-Nişan Fotoğrafları

:: Yazlar : Derya Erkenci ::