Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 Toplam: 5

Kamerrüzzama

Eğlence ve Mizah Kategorisi Öykü ve Hikayeler Forumunda Kamerrüzzama Konusununun içerigi kısaca ->> Merhaba Kamerrüzzaman'ın öyküsünde beni ilgilendiren şey ise, dedi Orhan, inatçı prensin kaderini normal insanlarınkine benzetme çabasında cinlerin oynadıkları roldür. Kamerrüzzaman, ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Kamerrüzzama

    Merhaba



    Kamerrüzzaman'ın öyküsünde beni ilgilendiren şey ise, dedi Orhan, inatçı prensin kaderini normal insanlarınkine benzetme çabasında cinlerin oynadıkları roldür. Kamerrüzzaman, Halidan Sultanı Şahriman'ın pek sevgili tek oğludur. Babasının ilerlemiş yaşında, bakire bir cariyeden doğmuş bir dünya güzelidir. Ay kadar, ilk baharda açan çiçekler kadar, melekler kadar güzeldir.

    Çok sevimlidir ama gözü kendisinden başkasını görmez. Babası, hanedanı sürdürmek amacıyla evlenmesini istediğinde, nice bilge kişinin kitaplarından, kadınların riyakarlığı ve kötülükleri hakkında yazılarınlardan örnekler getirerek isteksizliğini açıklar. "Bir kadını yanıma yaklaştırmaktansa ölmeyi yeğ tutarım," der prens Kamerrüzzaman. "Beni zorla evlendirmeye kalkarsanız, inan olsun kendimi öldürürüm," der. Babası bir yıl boyunca konuyu bir daha açmaz. Bu arada oğlan daha da güzelleşir ve konu ikinci kez açıldığında anlaşılır ki, geçen zaman içinde daha da çok kitap okumuş, kadınların ahlaksız, akılsız, iğrenç olduklarına daha da çok inanmış, onlarla herhangi bir alışverişe girmenin ölümden beter olduğuna kesin karar vermiştir. Aradan bir yıl daha geçer, vezirine danışan Şah, saray ileri gelenlerinin önünde oğluna bir kez daha öneride bulunur ve küstah bir yanıt alır. Bunun üzerine, gene vezirin tavsiyesine uyarak oğlunu eski bir Roma kalesine kapatır, aklı başına gelinceye dek orada kalacağını söyler.

    Meğer o kalenin sarnıcında bir cinniya (dişi cin) yaşarmış, imanlı, enerjik bir Hazreti Süleyman kuluymuş. Belki bilirsiniz, belki bilmezsiniz, cinler Allahın yarattığı üç akıllı türden biridirler -ışıktan oluşmuş melekler, ateşten oluşmuş cinler ve dünyanın toprağından oluşmuş insanlar.

    Cinlerin de üç türü vardır -uçan cinler, yürüyen cinler, suya dalan cinler. Onlar da insanlar gibi, Tanrının kulları ve İblisin kulları olarak ikiye ayrılırlar. Kur'an sık sık cinleri de, insanları da tövbekar olmaya, Allaha inanmaya çağırır; ayrıca, insanlarla cinler arasında cinsel ilişkileri ve evlenmeyi düzenleyen hukuki kurallar vardır. Cinler bu dünyanın yaratıklarıdır, kimi kez görülür kimi kez görülmezler; genellikle hamamlarda ve helalarda bulunurlar ve göklerde uçabilirler. Kendilerine özgü karmaşık bir toplumsal düzenleri ve hiyerarşileri vardır ama bu konuya girmeyeceğim. Burada söz konusu olan Maymune adlı cinniya uçan cinstenmiş, Kamerrüzzaman'ın hapsolduğu kalenin yanından uçarken onu pencereden görmüş, uyumakta olan genç adamın güzelliğine hayran olup içeri girmiş, onu bir süre seyretmiş. Oradan çıkıp gece içindeki yolculuğunu sürdürürken Daniş adlı sefih ve imansız bir uçan ifrite rastlamış. Bu ifrit ona, Bedrilbüdür adlı dünya güzeli bir Çin prensesinden söz etmiş. bu kız da kilit altındaymış çünkü kocaya verildiği takdirede canına kıyacağını söylüyormuş. "İpeklerin bile temasına dayanamayan bu vücudum bir erkeğin kaba saba dokunuşlarına nasıl dayanır?" diyormuş. İki cin, bulundukları yerde daireler çizerek uçarken tartışmaya başlamışlar, insan denen yaratıkların erkeği mi daha güzeldir, dişisi mi diye. Sonunda cinniya, gidip prensesi Çin'den getirmesini söylemiş ifrite. Bir saat içinde ifrit uyuyan prensesi alıp getirmiş. Kamerrüzzaman'ın yanına varmışlar ki ikisini kıyaslayabilsinler. Dişi cin ile erkek cin, uzun uzadıya, hem de vezinli kafiyeli tartışmışlar ama hangisinin daha güzel olduğuna karar verememişler.

    devam edecek.....

    Antonia Susan Byatt
    The Djinn in the Nightingale's Eye
    Pınar Kür/Yapı Kredi Yayınlar

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba



    "Saba Melikesinin erki vardı," dedi cin, kaşlarını düşünceli bir edayla çatarak. Sofraya hurma, şerbet, bıldırcın ve kestane şekeri ekleyerek. "Bana derdi ki... casusları Yüce Süleyman'ın çölde zafer üstüne zafer kazanarak ilerlediği haberini uçurmuşlardı ona... derdi ki bana, ben ki yüce bir kraliçeyim, evlilik denen hapishaneye nasıl girerim, beni bir erkeğin yatağına bağlayan gözle görülmez zincirlere nasıl boyun eğerim? Böyle bir şey yapmamasını öğütledim ona. Dedim ki, bilge olan sensin, göklerde uçan, aşağıdaki kentleri, sarayları, dağları şaşmaz bir gözle görebilen bir kartal kadar özgürsün. Dedim ki ona, gövden zengin, gövden muhteşem, ama kafan daha zengin, daha muhteşem ve daha dayanıklı -çünkü kısmen bizim türümüzdendi ama senin gibi ölümlüydü o da. Cinler ile ölümlüler ölümsüz yavrular meydana getiremezler- tıpkı atlarla eşeklerin ancak üreme gücü olmayan katırları meydana getirdikleri gibi. Haklı olduğumu çok iyi bildiğini söyledi bana; kimsenin girmesine izin olma iç odasında, ipek minderler arasında oturmuş, uzun kara saçlarını ellerinde evirip çeviriyor, kaşlarını çatmış derin derin düşünüyordu. Onun memelerinin yuvarlak dolgunluğuna, belinin inceliğine, iki kocaman, ipeksi kum yığınını andıran kalçalarına baktıkça arzu içinde kıvranıyordum ama bunu kendisine belli etmedim. Benimle oynamayı severdi çünkü, doğduğundan beri tanıyordu beni; görünmez olup kim bilir kaç kez yatak odasına girip çıkmış, gül dudaklarını öpmüş, sırtını okşamıştım o büyüyene dek. Dişi köleleri kadar iyi tanırdım onu, zevkten titremesini sağlamak için nerelerine dokunacağımı bilirdim, ama hepsi bir oyun niteliğindeydi; bana ciddi konularda danışmayı severdi. Ne bileyim, Acem ya da Besarabya kralının niyeti neymiş, gazalın yapısı nasılmış, öfkeyi, umutsuzluğu yatıştırmak için hangi ilaçlar gerekliymiş, yıldızların durumu ne gösteriyormuş, öyle şeyler şte. Benim haklı olduğumu bildiğini söyledi; sahip olduğu en doğru, en gerçek şeyin özgürlüğü olduğunu, bunu elden kaçırmaması gerektiğini de biliyordu; ama bu konuda onu destekleyen bir tek benmişim (yani, ölümsüz bir cin) bir de birkaç kadın; sarayının mensupları olan erkekler ve de kadınlar ve insan akrabaları, söz konusu Süleyman (Allah rahmet eylesin) ile evlenmesinden yanaymışlar. Çülde kendisine doğru her gün biraz daha yol alan bu adam gittikçe kafasında büyüyordu -ben, gözlerinin önünde bir büyüyüp bir küçülürken. Sonunda gerçekten gelip de karşısına dikildiğinde ben davayı kaybettiğimi anladım. Melike onu arzuladı. Doğrusu adam arzulanmayacak gibi değildi. İpek şalvarının içindeki kasıkları, butları kusursuz güzellikteydi, parmakları uzun ve ustaydı, kadın gövdesini ud çalar, flüt çalar gibi çalmasını biliyordu. Ama, ilk başta, Saba Melikesi onu arzuladığının bilincinde değildi. Bense, aptal gibi, ona kendi vakur bağımsızlığından, canının istediği gibi gezip tozma özgürlüğünden söz edip duruyordum. Her dediğimin doğruluğunu kabul etti, kafasını ciddi ciddi salladı ve bir keresinde sıcak bir göz yaşı döktü. Döktüğü yaşı yaladım -ömrümde hiçbir yaratığı, kadın olsun, cin olsun, peri olsun, taze soyulmuş bir kestaneyi andıran oğlan olsun bu kadar arzulamamıştım. Derken Belkıs, onu bir dizi imkansız sınava tabi tuttu: koca sarayda belli bir kırmızı ipliği bulmasını, annesi olan ecinninin adını söylemesini, kadınların en çok ne istediklerini bilmesini istedi. İşte o zaman daha iyi anladım ki artık işim bitmiştir, çünkü bu Süleyman yeryüzünün kurtlarıyla, göklerin kuşlarıyla, ateş diyarının cinleriyle konuşabiliyordu. İpliği bulmak için karıncaları koşturdu, ateş diyarından bir ifrit çağırıp ismi öğrendi, ve kadınların en çok ne istediklerini onun gözlerinin içine bakıp da söyledi. Bunun üzerine ecem gözlerini yere çevirip onun her şeyi doğru bildiğini açıkladı ve onun dileğini kabul etti. Onun karısı oldu, onun koynuna girdi, hiç kimsenin aralamamış olduğu perdeyi ona açtı, o güne dek hiç duymadığım, bir daha da hiç duymayacağım tatlı solukları ona harcadı. Süleyman onun bikrini yardığında, ipek çarşaflar üstüne kıpkızıl bir şeridin aktığını gördüğümde öyle bir ah etmişim ki, beni duydu, orada olduğumu farketti. Büyük bir büyücüydü o, Allah rahmet eylesin, görünmez olduğum halde beni gördü. Öylece uzanmış yatıyordu, kendi teriyle kadının teri vücudunda birbirine karışmıştı. Melike'nin gövdesindeki birtakım küçük aşk ısırıklarının izlerini -son derece artistik ama ne yazık ki görünmez olmayan- farketti, boynunun yumuşacık derinliklerinde ve de başka yerlerde de -artık siz tahayyül edin. Neyse ki akıttığı bakire kanı ortadaydı, yoksa beni daha kötü bir kader bekliyor olabilir. Ağzından çıkan büyülü bir sözcük, beni hemen oracıkta bulunan madeni bir şişeye hapsetmeye yetti. Şişenin üstüne kendi mührünü bastı. Ecem ise hiçbir şey demedi, benim için herhangi bir ricada bulunmadı -oysa İblisin cini değilim ben, imanlıyım- yalnızca sırt üstü uzanıp içini çekti, tatlı dilini inci dişleri üzerinde gezdirdiğini, elini uzatıp erkeğin kendisine onca keyif veren ölümlerini okşadığını gördüm. Onun için bir hiçtim, şişeye kapatılmış bir soluktum. Böylece Kızıl Deniz'e fırlatıldım benim gibi pek çokları gibi ve iki bin beş yüz yıl orada süründüm ta ki balıkçının biri beni ağında bulup şişeyi zengin bir tüccara satıncaya dek. Tacir beni İstanbul'da bir pazar yerine getirdi. Orada beni Muhteşem Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'ın cariyelerinden biri satın aldı ve beni Eski Saray'daki harem dairesine götürdü.

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba



    Gillian öyküyü yarıda keserek sordu: "Söyle bana, kadınların en çok istediği nedir?"
    "Bilmiyor musun?" dedi cin. "Sen kendin bilmiyorsan, ben sana söyleyemem."
    "Belki her kadın aynı şeyi istemez."
    "Belki de sen farklısın. Senin isteklerin, Cil-yan Peri-han tarafından anlaşılmış değil. Düşüncelerini okuyamıyorum, bu da ilgimi uyandırıyor. Bana yaşamını anlatmayacak mısın?"
    "İlginç bir yaşamım yok. Prenses Mihrimah seni satın aldıktan sonra neler olduğunu anlat."

    "Bu hanım, padişah Sultan Süleyman ile gözdesi Rokselana'nın kızıydı. Galiçya'dan gelme, kızıl saçlı, Ukraynalı bir papazın kızı olan Rokselena'ya Hürrem adını vermişler -gülen kadın anl*****. Bu kadın, eli bayraklı bir ordu kadar korkunçtu. Sultan'ın ilk aşkı olan, pek sevdiği Gülbahar'ı yenmiş, bir erkek çocuk doğurunca da, yırtıcı kahkasıyla onu evlenmeye zorlamıştı. O güne kadar hiçbir Hıristiyan gözde padişahın nikahına girmeyi başaramamıştı. Sonra, mutfaklarda yangın çıktığında (sizin tarihinizle 1540 olmalı) tüm maiyetiyle birlikte -anında karınlarının deşileceğinden korkan, takunyaları üstünde tir tir titreyen 100 cariye, hadım ağaları, vesaire- doğruca Sultan dairesine gitmiş ve esas saraya yerleşmiş. Adamları padişahtan çok onun korkunç kahkasından çekinirlermiş. İbrahim boğdurulduktan sonra Mihrimah'ın kocası Rüstem Paşa sadrazam olmuştu. Muhteşem Süleyman'ı hatırlıyorum: yuvarlak yüzlü, mavi gözlü, koç burunlu, aslan gövdeli, sakallı, uzun boyunlu, iri yarı bir adamllığa yakışan bir adamdı, korkusuzdu, uzlaşma nedir bilmezdi, muhteşemdi... Ondan sonra gelenler hep salak ya da çocuktular. Bu da tabii o kadının, Rokselena'nın suçuydu. Gülbahar'ın oğlu şehzade Mustafa'ya karşı olmadık entrikalar çevirdi; babasına benzeyen, iyi bir hükümdar olabilecek Mustafa'nın hain olduğuna inandırdı Süleyman'ı. Ve bir gün, şehzade babasının dairesine mertçe girdiğinde, ellerinde ipekten urganlar bulunan dilsiz cellatlar onu bekliyorlardı. Kendisine çok bağlı olan yeniçerilere seslenmek istedi ama onu yere yıkıp soluğunu kestiler. Olayı gözlerimle gördüm. O sırada emrinde olduğum genç kız -Mihrimah'ın kölelerinden biri- göndermişti beni, olup biteni öğreneyim diye. Hıristiyan bir Çerkez kızıydı, adı da Gülten. Hanımının banyosunda dökecek bir esans şişesi sanarak açmıştı içinde bulunduğum şişeyi. Benim zevkime göre biraz fazla solgundu -korkaktı da, ikide bir ellerini oğuştururdu. Ona ilk göründüğümde, anında bayıldı. Onu ayıltıncaya dek canım çıktı. Beni azat ett iği için üç dilek dileme hakkına sahip olduğunu, ona kötülük yapmaya niyetim olmadığını, zaten dilekler gerçekleşinceye kadar ben de kçle olduğumdan ona zararım dokunamayacağını uzun uzun anlattım. Meğer zavallı kızcağız Şehzade Mustafa'ya deli gibi aşıkmış,ilk iş delikanlının gözüne girmeyi diledi. Bu gerçekleşti, şehzade onu çağırttı, ben de onunla birlikte yatak odasına girdim, erkeğini nasıl memnun edeceğini kulağına fısıldadım. Prens babasına benziyordu, şiirlere, şarkılara,görgülü davranışlara bayılırdı. Derken aptal kız hamile kalmayı diledi-"

    "Bundan tabii ne olabilir?"

    "Belki tabii, ama aynı zamanda aptalca. Dileği hamile "kalmamak" için kullansa daha akıllıca davranmış olurdu. Ayrıca, dileği böyle alelacela harcaması da yanlıştı çünkü ikisi de gençtiler, ihtiraslı, ateşliydiler, ben işe karışmasam bile olacaktı olanlar, bense ona daha önemli konularda yardım edebilirdim. Çünkü, tabii, Gülten'in Mustafa'nın bebeğini taşıdığını öğrenir öğrenmez Rokselena harekete geçti, hadım ağalarına emir vererek kızcağızı bir çuvala tıktırıp Saray Burnu'ndan Boğaz'ın sularına attırdı. Ben de tam Mustafa'nın boğulmasına şahit olup geri dönmüştüm, bekledim ki son dileğini dilesin. Ne dileyecekti bilemiyorum, bulunduğu yerden uzakta olmayı, çuvalın içinden kurtulmayı, yeniden Çerkezistan'a dönmeyi... her neyse işte, o zaman oda kurtulacaktı, ben de. O yaşayacak ve çocuğunu doğuracak, ben de istediğim yere uçup gidecektim. Ama kızcağız soğuktan donmuş gibiydi, dudakları korkudan morarmıştı, kocaman mavi gözleri yuvalarından fırlamıştı. Bahçıvanlar da (cellatla zamanda bahçıvandılar) onu ölü bir gül fidanı gibi çuvala soktular, sırtlarına vurup Boğaz'ın üstündeki uçuruma taşıdılar. O anda onu kurtarayım dedim, ama düşündüm ki kendisi MUTLAKA, hatta elinde olmadan, yaşamayı isteyecektir. Onun için bekledim, bahçede görünmez olarak arkalarından gitti -bütün güller açmıştı, havayı bayıltıcı bir koku sarmıştı- ama, ben onun herhangi bir dilek dileyecek durumda olmadığını kavrayıncaya kadar uçurumdan yuvarlanmış, sularda boğulmuştu.

    "İşte böyle, ortalıkta kalakaldım," diye devam etti cin. "Yarı yarıya azattım ama üçüncü dilek yüzünden hala şişeye bağlıydım. Gündüzleri, sihirli mataradan fazla uzaklaşmamak şartıyla şurada burada gezinebiliyordum ama, gece oldu mu küçülüp yeniden onun içine girip uyumam gerekiyordu. Haremde tutsaktım, kolay kolay kurtulacağım da yoktu, çünkü şişem bir hamam taşının altında gizliydi. Boğulup gitmiş olan Çerkez kızının gizlice gevşettiği ve kendisinden başka kimsenin bilmediği bir taş-altı. Böyle kapalı yerlerde yaşamaya mahkum kadınlar, bir şeyler saklamak için kendilerince gizli yerler ayarlarla -çünkü kendilerine özel bir iki şeyleri olsun isterler ya da mektuplarını falan saklayacak kendilerinden başka kimsenin -öyle sanırlar, yazık- bilmediği bir yerleri olsun. Bense o oynak taşa ve şişeye kimsenin dikkatini çekemedim. O gibi şeylere gücüm yetmiyordu.

    "Böylece yüzyıla çok yakın bir süre Topkapı Sarayı'nda dolandım durdum. Şiirsel bir deyim gerekiyorsa, hamam taşının altındaki şişeye ipek bir urganla bağlıydım. Rokselena'nın binbir hileyle Muhteşem Süleyman'ın aklını çelip onu Acem Şahına bir mektup yazması için kandırışını izledim. Şahın yanına sığınmış olan en küçük oğulları Beyazıd'ın öldürülmesini istiyordu; Şah, konukseverliğe aykırı düşeceği için bunu yapmayı kabul etmedi ama, adet olduğu üzere, dilsiz Türk cellatlarının işi bitirivermesine izin verdi. Böylece dört oğluyla birlikte başı vuruldu Beyazıd'ın, üç yaşındaki beşinci oğlu Bursa'da gizleniyordu. Çok iyi bir hükümdar olabilirdi oysa -yani, genelde herkes öyle düşünüyordu."

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba



    "Neden?" diye sordu Gillian Perholt.

    "Adet öyleydi, hanımım; bir de Rokselana en büyük oğlu Selim'in güvenlik içinde tahta oturmasını istiyordu. Sarı Selim derlerdi ona, Ayyaş Selim, Şair Selim... bir gece çok fazla şarap içtikten sonra hamamda ayağı kayıp düştü, öldü. Rokselana da çoktan ölmüş, Süleymaniye Camiinin bahçesindeki kabrine gömülmüştü. Süleymaniye Camii, Muhteşem Süleyman'ın yüceltmek için ünlü Mimar Sinan tarafından, Aya Sofya ile boy ölçüşmek üzere yapılmıştı. Yıllar geçti, padişahlar geldi geçti, hepsini gördüm: Üçüncü Murat'ı kadınlar yönetiyordu, beş kardeşini boğdurdu; Üçüncü Mehmet on dokuz kardeşini boğdurdu ve hepsine muhteşem cenaze törenleri yaptırdı. Dervişin biri daha elli beş yıl yaşayacağını kehanet etmişti -elli beşinci yılında korkudan titreyerek öldü. Dindar deli Mustafa'nın şehzadelerin kapatıldığı kafeslerden çıkarılıp tahta oturtulduğunu, tahttan indirildiğini, Genç Osman katledildikten sonra yeniden tahta çıktığını, Dördüncü Murat tarafından yeniden tahttan indirildiğini gördüm.Murat hepsinden zalim çıktı.
    Düşünebiliyor musun, hanımım, bir adam ki çayırda dans edip oynayan bir dolu genç kız görüyor ve şarkılarını çok yüksek sesle söyledikleri gerekçesiyle hepsinin boğdurulmasını emrediyor? O günlerde onun dikkatini çekip gazaba gelmemek için sarayda kimse ağzını açamazdı. Boynu vurulacağı korkusuyla elinde olmadan dişlerini birbirine vuran bir adamı sırf o yüzden öldürtebilirdi. Kendisi ölüm döşeğine düştüğünde ise, hayatta kalan tek erkek kardeşi İbrahim'in ölüm fermanını çıkardı. Ama annesi, Yunan asıllı Valide Sultan Kösem, ona yalan söyledi, İbrahim ölmediği halde, öldü dedi. Padişahın gülümsediğini, cesedi görmek için yerinden doğrulmaya çalıştığını gördüm.
    Sonra gerisin geriye yatağa düşüp can verdi.

    İbrahim'e gelince: deliydi, zalim bir deli. Haremde büyümüştü, haremi çok severdi. Haremdeki yaşlı kadınlardan birinin anlattığı masallara bayılırdı. Kuzey Ukraynalı olan bu kadın, kuzeyli kralların odalıklarıyla baştan aşağı samur kürk döşeli salonlarda, altlarında samur, sırtlarında samur olduğu halde seviştiklerini anlatmıştı. Bunu duydu ya, o da kendine içi dışı
    samur kaplı, düğmeleri değerli mücevherler olan bir kaftan yaptırdı. Nefsini doyururken bu kaftanı giyerdi ve bir süre sonra koku dayanılmaz olurdu. Tensel zevklerin, elinin altındaki ten ne kadar genişse o kadar artacağına inandığından, yeniçerilerini ülkenin dört bir yanına salar, bulabildikleri en şişman, en iri yarı kadınları koynuna getirmelerini buyururdu. Karanlık kürkünün eteklerini yerlerde sürüyerek bu kadınların üstünde vahşi bir hayvan gibi dolaşırdı. Benim yeniden şişeye tıkılmama da bu sebep oldu. Öyle bir kadın getirdiler ki sonunda, inanılmaz şişmanlıkta, her yanından şehvet fışkıran, soluğu tatlı inekten farksız, ayak bilekleri sizin şimdiki belinizin iki katı kalınlıkta, madam, bir Ermeni Hıristiyan. Yumuşak başlıydı, nefes darlığı vardı ve o kadar ağırdı ki tek ayağıyla bastığı gibi benim şişenin altında saklı olduğu taşı yerinden oynattı. Hamamda birden karşısına dikildim, korkudan solukları hırıltıya dönüştü. Ona, Valide Sultan'ın o gece gitmeye hazırlandığı ziyafette onu boğdurmayı tasarladığını açıkladım. Bekledim ki bir dilek dilesin -bin kilometre uzakta olmayı dilesin, ya da başka birinin Valide Sultan'ı boğmasını dilesin; hatta küçücük bir dilekte bulunsun ve örneğin "Keşke ne yapacağımı bilebilseydim," desin. O zaman ona ne yapacağını söyler ve özgür kanatlarımı çırparak dünyanın öteki ucuna uçardım.

    Ne yazık ki bu tostoparlak hanım hem kendini beğenmişin biriydi, hem de kafası ağır çalışıyordu. Dese dese ne dese beğenirsin? 'Yeniden şişenin içine hapsolmanı diliyorum, gavur ifrit, benim pis ecinnilerle işim yok. Kötü kokuyorsun,' diye ekledi ben yeniden dumana dönüşüp şişenin içine süzülürken. Küçük Çerkezimi götürdükleri gül bahçesine götürdü matarayı ve beni kendi elleriyle denize attı Sarayburnu'ndan. Bahçenin toprak yollarından yürürken, etlerinin şehvetle, löpür löpür titrediğini hissediyordum. Yıllardır bu kadar çok hareket etmemişti belki diyecektim ama haksızlık etmiş olurdum. Sultan İbrahim'in bir takım uç hevesleriyle başa çıkabilmek için kaslarını gerektiği gibi kullanmasını öğrenmişti mutlaka. O gece, tama da söylemiş olduğum gibi, Kösem onu boğdurttu. Rokselana ya da Kösem gibi cerbezeli sultanlar tarafından azat edilseymişim çok daha ilginç şeyler yaşayacakmışım tabii, ama kaderim kadınsı kadınlardan açılmış.

    Uzun lafın kısası, bir yüz elli yıl daha Boğaz'ın dalgalarıyla çarpıştım. Gene bir balıkçının ağına takıldım, bu kez antika niyetine İzmirli bir tüccara satıldım. O da beni genç karısı Zefir'e aşkının bir yadigarı olarak armağan etti. Genç kadın alışılmadık biçimli şişeler, kavanozlar koleksiyonu yapıyordu. Üstümdeki mührü görür görmez tanımış, çünkü masal ve tarih okumaya çok meraklıymış. Bana sonradan anlattığına göre, kapağı açsa mı açmasa mı diye düşünmekten bütün gece uyuyamamış. Yüzyıllar boyunca hapis kaldıktan sonra kendisini azat eden kişiyi -onca geç kaldığı için- öldürmekle tehdit eden cin kadar öfkeli olmamdan korkuyormuş. Ama Zefir cesur bir yaratıktı, bilgiye susamıştı ve sıkıntıdan patlıyordu, böylece bir gün odasında yalnızken mührü açtı..."

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba


    Cin, anılarla dolu bir hayal dünyasına dalmışçasına bir süre sustuğundan Gillian üsteledi:

    "Nasıl bir kadındı?"

    Gözleri kapalıydı, kocaman burun delikleri hafiften titredi.

    "Aaaah, Zefir," diye içini çekti. "Daha on dördündeyken kendisinden epeyce yaşlı bir tüccara gelin gitmişti. Adam ona iyi davranıyordu; yani birine oyuncak bir köpek, şımarık bir bebek ya da kafeste tombul bir kuş gibi davranmak, ona iyi davranmaksa eğer. Oldukça güzel sayılırdı, sert çizgili, esmer, derin kara gözlüydü, ağzının iki köşesini aşağı çeken öfkeli bir görünüşü vardı. Ters, dikkafalı, aksi biriydi, yapacak hiçbir işi yoktu. Adamın daha yaşlı bir karısı daha vardı ve Zefir'i hiç sevmez, onunla konuşmazdı; hizmetçilerin ise arkasından alay ettiklerini sezinliyordu. Bütün vaktin ipek üstüne resimler işlemekle geçiriyordu. Her resmin bir öyküsü vardı, öyküleri Şehname'den seçmişti -Rüstem ile Şah Keykavus masalı: cinler gibi uçmak isteyen şah, zekice sayılabilecek bir metot da düşünmüş, dört güçlü ve aç kartalı tahtının dört köşesine bağlamış, tahtın dört direğine de dört olgun koyun budu asıp kendisi yerine yerleşmiş. Ete ulaşmak isteyen kartallar hamle ede ede tahtı da- göklere doğru uçurmuşlar. Ama bir süre sonra kartallar yorulunca taht da, üstüne oturan da yere düşmüş. Zefir, şahı tüm hızıyla baş aşağı düşerken işlemişti, düştüğünde canı fazla yanmasın diye olacak, yere de bol çiçekli bir halı döşemişti çünkü onu deli değil, yüce emelleri olan biri olarak hayal etmişti. İpek ibrişimlerle işlediği koyun butlarının güzelliğini görecektin, aynı canlı -daha doğrusu ölü- gibi. Büyük bir sanatçıydı Zefir, ama sanatını kimse görmüyordu. Hep öfkeliydi, çünkü pek çok şeyi yapma yeteneği olduğunu biliyor, ama bunları kendi kendine bile tanımlayamadığından hepsi ona kötü birer rüya gibi geliyordu - yani bana öyle söyledi. Bir türlü kullanamadığı enerjisinin onu içten içe yiyip bitirdiğini de söyledi. Bir ara cadı olduğuna da inanacakmış, ama erkek olsa yapmayı düşündüğü her şeyin olağan karşılanacağını da biliyordu. Erkek olsaydı, batılı olsaydı, bir ara Süleyman'ın sarayında dillerden düşmeyen Leonardo'ya rakip olurdu, eminim...

    "Neyse, ona matematik öğrettim, astronomi ve birçok dil de. Mutluluktan uçuyordu, benimle gizli gizli çalışmaktan büyük keyif alıyordu. Şiir de öğrendi -Saba Melikesinin seyahatleri üstüne bir destan yazdık birlikte. Tarih de çalıştık, ona Türkiye'nin, Eski Roma İmparatorluğu'nun, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun tarihlerini öğrettim. Ona birçok dilde romanlar getirdim, sonra felsefi yapıtlar, Kant, Descartes, Leibnitz-"

    "Bir dakika," dedi Gillian. "Dileği bu muydu, ona bunları öğretmeni mi dilemişti senden?"

    "Tam öyle sayılmaz," dedi cin. "Okumak, öğrenmek, bilge olmak istiyordu, bense Saba Melikesini tanımış biri olarak, bilge bir kadının nelere gereksindiğini..."

    "Peki, oradan uzaklaşmayı neden dilemedi?" diye sordu Gillian.

    "Öyle yapmamasını tavsiye ettim. Eğer gidebileceği yerler ya da dönemler konsunda yeterince bilgi sahibi olmazsa, dileğinin kötüye döneceğini açıkladım. Acelemiz yok nasıl olsa dedim."

    "Ona öğretmenlik yapmak hoşuna gidiyordu anlaşılan."

    "İnsan türünden olanlar arasında ondan daha zeki bir varlık az görülmüştür," dedi cin. "Üstelik yalnızca zeki de değildi." Suratını astı. "Ona başka şeyler de öğrettim," diye sürdürdü. "Ama ilk başlarda değil. Önceleri ona bir sürü kitap, defter, kağıt, kalem taşıdım, sonra bunları geçici olarak onun şişe koleksiyonuna sakladım. Öyle ki, istediği anda kırmızı cam şişesinden Aristo'yu ya da yeşil gözyaşı şişesinden Euclid'i çağırabilirdi, benim onları yeniden kitap haline sokmam gerekmiyordu-"

    Gillian sert bir sesle sözünü kesti: "Bütün bunlar dilekten sayılıyor muydu?"

    "Pek değil," diye kaçamak cevap verdi cin. "Ona bir iki sihir, büyü falan da öğrettim, yardımcı olmak için... çünkü onu seviyordum."

    "Seviyor muydun?"

    "Onun öfkesini seviyordum. Elimdeki, onun çatık yüzünü güldürme gücünü seviyordum. Ona kocasının öğretmediğini kendi gövdesinden zevk almasını öğrettim."

    "Onu oradan kurtarmak, elde ettiği yeni güçleri başka bir yerde kullanmasını sağlamak konusunda fazla acele etmiyordun."

    "Hayır. Mutluyduk. Ben öğretmekten hoşlanırım. Cinler arasında pek görülmez bu - doğal olarak sizleri aldatmak, yanlış yola sürüklemek eğilimimiz vardır. Öte yandan sizin türünüz arasında Zefir kadar bilgiye aç birini bulmak da zordur. Vakitten bol bir şeyim yoktu."

    "Ama onun vakti dardı," dedi Gillian. Duygularıyla öykünün içine girmeye çalışıyordu ama, sanki cinin kendi duyguları yolu tıkamaktaydı. Yıllarca önce ölmüş olan bu dahi Türk'e içinde otomatik bir kin uyanmış gibiydi -kısacık bir süre içinde benimsediği cinin dudaklarında onu düşündükçe hülyalı bir gülümseme belirmesine mi bozuluyordu? Öte yandan, cinin hem kurtarıcı hem de hapseden kişi olma arzusuna.

    "Bilmem ki," dedi cin. "Evet, o ölümlüydü, biliyorum. Hangi yıldayız?"

    "Bin dokuz yüz doksan bir."

    "Yaşasaydı yüz altmış dört yaşında olacaktı. Çocuğumuz da yüz kırk... ki tabii onlar için mümkün değildi bu."

    "Bir çocuk mu vardı?"

    "Ateşten ve topraktan oluşmuş bir çocuk. Dünyanın dört bir yanına onunla birlikte uçmayı, ona kentleri, kıyıları, ormanları göstermeyi tasarlamıştım. Büyük bir dahi olacaktı oğlum -belki. Oysa doğup doğmadığını bile bilmiyorum."

    "Belki de kızdı."

    "Kız... Elbette."

    "Peki, neler oldu? Herhangi bir şey diledi mi? Yoksa, onu kendine saklamak için dilemesini engelledin mi? Benim çeşm-i bülbülüme nasıl girdin?
    Anlamıyorum."

    "Çok akıllı bir kadındı, senin gibi Cil-yan, ve acele etmememin bilgelik olduğunu biliyordu. Derken, sanıyorum ki -hayır, biliyorum ki- onunla kalmamı istemeye -arzulamaya- başladı. Küçücük odasının içine bütün bir dünyayı sığdırmıştık. Dünyanın her yanından bir şeyler getirirdim ona -ipekler, satenler, şeker ***ı, tabakalarca yeşil buz, Donatello'nun Perseus'u, papağanlarla dolu kuşevleri, çağlayanlar, ırmaklar. Birgün dalgınlığıma geldi, benimle birlikte Amerikalara uçmayı diledi. Anında pişman oldu, nerdeyse ikinci dileğini birinciyi bozmak için harcayacaktı. Hemen
    parmağımı dudağına bastırdım, o kadar zekiydi ki hemen anladı. Onu öptüm. Birlikte Brezilya'ya, Paraguay'a uçtuk, bir deniz kadar geniş olan Amazon nehrini gördük, oradaki insan ayağı değmemiş ormanları, hayvanları gördük. Kuş tüyünden pelerinimin içinde, başını kalbimin üstüne koymuştu, sıcacıktı. Oralarda da kuştüyünden pelerinler takınmış ruhlar varmış, ormanların üstünde onlarla karşılaşıp söyleştik. Sonra o den odasına getirdim, büyük bir sevinç ve düşkırıklığı içinde bayıldı."

    Cin bir süre daha sessiz kaldı. Lokum yemekte olan Dr. Perholt üsteledi:

    "Eeee, geriye iki dileği daha varken bir de hamile kalmış. Hamileliğinden dolayı mutlu muydu?"

    "Doğal olarak, bir bakıma, mutluydu büyülü bir bebek taşıdığı için. Bir bakıma da, gene doğal olarak, korkuyordu. Çocuğunu güven içinde büyütebilmek için belki de sihirli bir saray, gizli bir saray dilemesi gerektiğini düşünüyordu. Ama istediği bu değildi - çocuk istediğinden bile emin olmadığını söyledi bana. Nerdeyse oğlumuzu yok etmeyi dileyecekti."

    "Ama sen onu kurtardın."

    "Zefir'i seviyordum. Oğlan benimdi. Şişe içine kıvrılmış bir duman virgülü gibi minik bir tohumdu; büyüdü, büyümesini izledim. Zefir'in beni sevdiğine inanıyorum, oğlumuzun yok olmasını isteyemezdi."

    "Belki de kızınızın. Yoksa, kız mı erkek mi olduğunu görebiliyor muydun?"

    Biraz düşündü.

    "Hayır. Görmedim. Erkek olacağını düşündüm."

    "Ama... doğduğunu görmedin mi?"

    "Tartışıyorduk, sık sık. Dedim ya, öfkeli biriydi. Tabiat itibariyle. Birden başlayıveren, gökgürültülü, şimşekli bir sağnak yağmur gibiydi. Azarlardı beni. Hayatını mahvettiğimi söylerdi. Sık sık. Sonra yeniden oyunlar oynardık. Ben kendimi küçültür, saklanırdım. Bir gün, onu eğlendireyim diye, kocasının yeni hediye ettiği çeşm-i bülbüle saklandım; büyük bir zarafetle içine girip kıvrıldım. Birdenbire ağlayıp haykırmaya koyuldu: "Keşke seni tanıdığımı unutabilseydim," dedi. Va anında unuttu.

    "Ama-" dedi Dr. Perholt.

    "Ama, ne?" dedi cin.

    "Neden yeniden şişeden çıkmadın? Bu seferkini Hazreti Süleyman mühürlememişti ki-"

    "Ona bir iki mühürleme büyüsü öğretmiştim, zevk için. Kendimi ona teslim etmenin bana verdiği zevk, beni teslim almanın ona verdiği zevk için. Kimi insanoğulları da yapıyor böyle şeyler, kelepçelerle, iplerle karşılıklı güç oyunları oynuyorlar. Bir şişenin içinde olmak belirli bakımlardan –birkaç bakımdan- bir kadının içinde olmaya benzer. Öyle bir acı ki, belirli zamanlarda zevkten ayırt edilemez. Bizler ölemeyiz, ama bir şişenin içinde ya da kavanozun boynundan geçerken artık bölünemeyecek kadar küçüldüğümüzde, bir an yok olma korkusuyla titreriz -insanoğulları aşkın doruk noktasına vardıklarında buna "ölüm" adını verirler ya, öyle işte. Şişenin içinde hiç olmak -tohumlarımı onun içine boşaltmak- biraz aynı şey gibiydi. Ona büyülü sözcükleri bir iddia üstüne öğretmiştim... bir çeşit kumardı. Rus ruleti," dedi cin bu beklenmedik sözcüğü sanki havadan kaparak.

    "İşte böyle, ben içerdeydim, o ise dışarda. Ve beni unutmuştu," diye
    sözlerini bitirdi.

    SON.....................................

Yukarı Çık