Merhaba



Yerde yattık o gece odada ve ben ipek böceklerinin yemek yiyişlerini dinledim, îpek böcekleri, dut
yaprağı dolu yemliklerinde karınlarını doyuruyorlardı ve biz bütün gece onların yerken çıkardıkları
sesleri ve yaprakların çıtırtısını duyabiliyorduk. Ben kendi payıma uyumak istemiyordum, çünkü
gözlerimi kakranlıkta kapar da dalarsam ruhum tenimden çekip gider inancı ile yaşamıştım uzun süredir.
Nicedir bu durumdaydım, gece bombardımanda havaya uçtuğumdan beri, canım çıktı gitti de gene geri
geldi. Hiç düşünmiyeyim bunu diye çabalamıştım, ama geceleri, tam uykuya dalacağım anda, canım
gideya-zıyordu ve ben onu güç hal ile durdurabiliyordum. Gerçi şimdi gözlerimi kaparsam
ölmeyeceğimden emindim, ama gene de o yaz bir denemeğe girişmeğe pek istekli değildim. Uyumadan
yatarken kendimi oyalayacak çeşitli şeyler bulmuştum. Alabalık avladığım nehri hatırlardım, daha küçük
bir çocukken ve balık bütün uzunluğu ile tam t***** gözümün önüne gelirdi, bütün kütüklerin altını,
kıyının bütün girinti ve çıkıntılarını, derin oyukları ve berrak sığlıkları dikkatle araştırırdım, kimi zaman
alabalık yakaladığım, kimi de kaçırdığım o yerlerde. Öğleyin bırakırdım avlanmağı yemeğimi yemek için;
kimi zaman nehrin üstündeki bir kütükte, kimi bir ağacın altındaki yüksek sette, hep ağır ağır yer ve
yerkenönümdeki akarsuyu seyrederdim.
Çoğu zaman yemim biterdi, çünkü on tane kurt alırdım yanıma bir tütün kutusunun içinde, işe başlarken.

Onları da kullandım mı yenilerini aramak zorunda kalırdım ve kimi
zaman nehrin kıyısını kazmak çok güç olurdu, sedir ağaçları güneşi kapattığından yerde ot diye bir şey
olmazdı, sadece rutubetli, çıplak bir toprak ve çoğun hiç kurt bulamazdım. Gerçi yeme benzer şeyler
bulurdum hep, ama bir kezinde bataklıkta hiç bir yem bulamayınca, yakaladığını alabalıklardan birini
kesip yem olarak kullanmak zorunda kalmıştım.

Kimi zaman da böcekler bulurdum bataklık çayırlarda, otların arasında ya da eğrelti otlarının altında,
onları kullanırdım. Bacakları ot sapları gibi kına kanatlılar ve başka böcekler, çürümüş ağaçlarda
kurtçuklar, bir çimdik kahverengi başları olta iğnesinde durmayan ve soğuk suda yok olan beyaz
kurtçuklar ve kütüklerin altında ağaç keneleri vardı, kütükleri kaldırır kaldırmaz, toprakta kayıp giden
olta kurtlan bulurdum. Bir gün de yıllanmış bir kütüğün altından yakaladığım bir kertenkeleyi
kullanmıştım. Bu kertenkele küçücük, zarif, tetik ve çok hoş renkliydi. Ufacık ayakları ile olta iğnesini
yakalamağa çalışıyordu ve ben o günden sonra bir daha hiç kertenkele kullanmadım, sık sık da tuttum
ama kullanmadım. Cırlak böceklerini de kullanmadım, olta iğnesine karşı tutum-arından ötürü.
Irmak kimi zaman açık bir çayırlıktan geçerdi ve ben kuru otların arasında çekirge yakalar, yem olarak
kullanırdım, kimi zaman da onları yakalar suya atardım, sonra da seyrederdim yüzüşlerini suda, akıntıya kapılınca

suyun yüzeyinde dönüşlerini, bir alabalığın çıkmasiyle gözden yitmelerini. Kimi gece dört beş nehirde
birden av-lanırdım; elimden geldiğince kaynağına giderdim balıkların ve akıntıya karşı avlanırdım. îşim
çabuk biter, vaktim de kalırsa nehri bir kez daha tarardım, göle döküldüğü yerden başlar ve yukarıya
doğru avlanırdım, aşağı inişte kaçırdığım bütün alabalıkları yakalamak için. Kimi geceler de nehirler
yaratırdım kafamda, bu düşlerin bir takımı çok coşturucu olurdu, uyku ile uyanıldık arasında gibi. Bu
nehirlerden kimini hâlâ hatırlarım ve onlarda avlandığımı düşünürüm, gerçekten bildiğim nehirlerle
karışır onlar. Tümüne adlar verdim, kimi trenle, kimi de millerce yol yürüyerek gittim onlara.
Ama kimi geceler balık tutamazdım, o gecelerde tümden uyanık olurdum ve dualarımı tekrarlar
dururdum, tanıdığım bütün insanlar için dua etmeğe çalışırdım. Bu da çok uzun zaman alırdı, çünkü
tanıdığınız bütün insanları hatırhyorsunuzdur, anınızdaki ilk şeye gidiyorsunuz-dur... Bu benim için,
doğduğum evin çatı odasıdır, babamın ve annemin tavan kirişleirnden birinde asılı kutudaki düğün
pastası, babamın küçükken topladığı ve alkollü kavanozlarda sakladığı yılanlar ve başka örnekler, kavanozlardaki
alkol zamanla azaldığı için sırtlan açıkta kalmış ve renkleri beyaza, dönüşmüştü kimilerinin...
Bunca eskiye değin giderseniz pek çok insanı hatırlarsınız, her biri için Selâm Sana Meryem ve
Babamız'ı söylemeğe kalkarsanız çok uzun zaman alır, sonunda hava aydınlanır, ancak bundan sonra
uykuya dalabilirsiniz, o da eğer gün ışığında uyunabilecek bir yerdeyseniz.
Böyle gecelerde başıma gelen her şeyi hatırlamağa çalışırdım, savaşa gidişimin hemen öncesinden
başlar, bir biri ardına geriye doğru hatırlardım. Ve dedemin evindeki
çatı odasına kadar hatırlayabildiğimi görürdüm ancak. Sonra ordan başlar, gene aynı yolla, savaşa varana
değin hatırlardım.

Dedemin ölümünden sonra o evden, annemin çizdiği ve yaptığı yeni eve çıkmıştık. Götürülmeyecek pek
çok şey arka bahçede yakılmıştı, çatıdaki o kavanozların da ateşe atıldığını ve sıcaktan patlayıp ateşin
alkolden ötürü harlandığını hatırlarım. Ama bu anıda hiç bir insan yoktur, sadece cansız şeyler. Hattâ
bunları kimin yaktığını bile hatırlamam ama, sonra kişileri buluncaya değin yol alırım ve durup onlar için
dua ederim.
Yeni evden hatırladığım, annemin öteberiyi boşaltıp boyuna sıkı bir temizlik yaptığıdır. Bir seferinde
babam av için evden gittiğinde, annem bodrumu boşaltıp güzelce temizlemişti ve oradaki gereksiz
şeylerin tümünü yakmıştı. Babam dönüp atını bağladığı zaman evin yanındaki ateş hâlâ yanıyordu. Onu
karşılamağa gittim. Tüfeğini bana verdi ve ateşe baktı. «Ne bu?» diye sordu.
«Bodrumu temizledim canım,» dedi annem sundurmadan. Orada gülümseyerek durmuş, babamı
karşılıyordu. Babam ateşe baktı ve ayağı ile bir şeyi tekmeledi. Sonra eğilip küllerin arasından bir şey
aldı. «Tırmığı getir Nick,» dedi bana. Bodruma gittim, tırmığı alıp getirdim, babam çok dikkatle külleri
taradı. Taş baltalar, taş yontma bıçaklan, ok başlan yapmak için gereçler, kap kaçak prçaları ve bir çok
ok başları çıkardı. Bunların tümü ateşten parçalanmış ve kararmıştı. Babam bunları dikkatle ayıkladı ve
yolun kenarındaki otların üstüne yaydı. Deri kılıfındaki tüfeği ile av takımları, arabadan indiği yerde,
otların üzerinde duruyordu.

«Tüfekle çantalan eve götür Nick, bana da içerden bir kâğıt getir,» dedi. Annem eve girmişti. Tüfeği
aldım, bana göre ağırdı, bacaklarıma çarptı, iki çantayı- kavrayıp
eve doğru yürümeğe başladım. «Teker teker götür,» dedi babam. «Hepsini birden taşımağa kalkma.»
Çantaları bıraktım, tüfeği alıp götürdüm ve babamın masasının üstündeki yığından bir gazete çekerek
dısan getirdim. Babam kararmış, parçalanmış taş gereçleri gazetenin üstüne yaydı, sonra da katladı
tümünü. «En iyi ok başları param parça olmuş» dedi. Elindeki paketle eve girdi, ben de dışarıda, otların
üstündeki iki çanta ile kaldım. Bir süre sonra onları da içeri götürdüm. Bu anımda sadece iki kişi vardı,
ikisi için de dua edecektim.

Kimi geceler de dualarımı bile hatırlayamıyordum. «Yeryüzünü cennet eyle» diye baslıyabiliyordum,
sonra bastan alıyordum gene ve arkasını kabil değil getiremiyor-dum. Hatırlayamayacağımı, dualarımı
söyleyemeyeceğimi kabul etmek zorunda kaldığım o geceler başka şeyleri düşünmeğe kalkıyordum.
Böylece de kimi geceler dünyadaki bütün hayvanları adları ile hatırlamağa çalışıyordum, sonra kuşları,
sonra balıkları, sonra ülkeleri, sonra kentleri, çeşitli besinleri, Chicago'dan hatırlayabildiğim bütün
sokakların adlarım ve hiç bir şey hatırlayamaz duruma gelince de dinliyordum sadece. Ve hiç bir şey
duymadan geçen bir tek gece bile hatırlamam. Bir lâmbam olsaydı korkmazdım uyumaktan, çünkü
canımın ancak karanlıkta çıkıp gideceğini biliyordum. Ve elbet bir çok gecelerimi ancak bir aydınlık
bulabildiğim yerlerde geçiriyordum, hemen de uyuyordum, çünkü hemen her zaman yorgun düşmüş
oluyordum ve çoğun uykudan gözlerim kapandı kapanacak duruma düşüyordum. Bunu bilmeksizin
uyuduğum olmuştur bir çok, eminim... Ama bilmeden uyumadım hiç, ve o gece ipek böceklerini
dinliyordum. Gecenin sessizliği içinde ipek böceklerinin yerken çıkardıkları sesleri açık seçik olarak
duyabiliyordum ve gözlerim açık yatıyordum onları dinleyerek.

Biri daha vardı odada, benim gibi uyanık. Uyanık olduğunu kulaktan anlıyordum, uzun süredir. Çünkü
benim gibi sessiz sadasız yalamıyordu, belki de-^oyanık olarak sessiz yatmağa benim gibi hazırlıklı
değildi. Samanların üstüne serilmiş battaniyelerde yatıyorduk ve adam kıpır-dadıkça saman
hışırdıyordu, ama ipek böcekleri bizim çıkardığımız seslerden korkmuyorlar, yemeği sürdürüyorlardı
boyuna. Dışardan, hatların yedi kilometre arkasından da gecenin sesleri geliyordu, ama bunlar karanlıkta
odanın içindeki küçük seslerden çok farklıydılar. Odadaki öteki adam sessiz yatmağa çalışıyordu. Sonra
gene kıpırdıyordu. Ben de öyle, bundan ötürü de benim uyanık olduğumu anlıyordu. On yıl Chicago'da
kalmıştı. Ailesini görmek için döndüğü zaman askere almışlardı onu bin dokuz yüz on dörtte ve ingilizce
bildiği için bana vermişlerdi emir eri olarak. Dışarıyı dinlediğini duydum, battaniyenin üstünde şöyle bir
döndüm.

«Uyuyamıyor musunuz Sinyor Tenente?» diye sordu.
« Uyuyamıyorum.»
«Ben de uyuyamıyorum.»
«Nen var?»
«Bilmiyorum. Uyuyamıyorum.»
«Bir şeyin yok ya.»
«Yok elbette, iyiyim. Uyuyamıyorum sadece.»
«Konuşalım mı bir az?» diye sordum.
«Konuşalım elbette. Ne konuşulur bu lanet yerde.»
«Hiç de fena bir yer değil burası,» dedim.
«Değil elbette,» dedi. «îyi bir yer.»
«Chicago'dan lâf aç bana bir az,» dedim.
«Bu konuda anlatmadığım kalmadı size.»
«Nasıl evlendiğini anlat bana.»
«Anlattımdı.»
«Pazartesi günü gelen mektup... karından mıydı?»
«Elbette. Hep yazar bana. Dükkândan iyi para kazanıyor.»
«Döndüğünde iyi bir yerin var.» «Elbette. İyi isletiyor dükkânı. Çok para kazanıyor.» «Konuşurken
uyandırmayalım ötekileri?» diye sor-< dura.
«Yok. Duymazlar. Domuz gibi uyuyorlar. Ben onlar . gibi değilim,» dedi. «Sinirliyimdir ben.»
«Yavaş konuş,» dedim. «Cıgara içer misin?» Karanlıkta dikkatle içmeğe başladık cıgaralarımızı.
«Siz çok cıgara içmiyorsunuz Sinyor Tenente.»
«içmem. Bırakmak istiyorum bugünlerde.» «Çok iyi,» dedi,
«bir yararı da yok, bırakırsanız aramazsınız sanırım.
Bilmem duydunuz mu, körün biri dumanım göremiyorum diye cıgara içmezmiş.»
«inanmıyorum buna.»
«Bana da saçma geldi,» dedi. «Bir yerde duymuştum, işte duyuyor insan.»
İkimiz de sustuk, ipek böceklerini dinledim.

«Şu lanet ipek böceklerini duyuyor musunuz?» diye sordu.
«Çiğneyişlerini duyuyor insan.»
«Tuhaf,» dedim.
«Uykunuzu kaçıran bir neden var mı gerçekten, söy-lesenize Sinyor Tenente? Uyuduğunuzu hiç
görmedim. Birarada olduğumuzdan beri uyumadınız gecelerdir.»
«Bilmiyorum John,» dedim. «Geçen ilkyazın başlarında çok kötü durumlarda kaldım. Gece oldu mu
sıkılıyorum.»
«Tıpkı benim gibi,» dedi. «Bu savaşa hiç girmemeliydim ben. Çok sinirliyim çünkü.» «Daha iyi olur belki.»
«Peki, siz bu savaşa neye katıldınız Sinyor Terente?»
«Bilmem ki, John. Katılmak istedim işte\»
«istediniz ha?» dedi. «isteyince akar sular durur.»
«Yüksek sesle konuşmayalım,» dedim. /
«Domuz gibi uyuyorlar,» dedi. «Zaten ingilizce bilmezler. Bir şey bildikleri yok. Savaş bittikten sonra
ne yapacaksınız, Amerika'ya dönünce?»
«Bir gazetede çalışırım.»
«Chicago'da mı?»
«Belki.»
«Şu Brisbane'in yazılarını okudunuz mu hiç? Karım kesip gönderir bana onun yazılarını.»
«Okudum elbet.»
«Gördünüz mü hiç kendisini?»
«Hayır, sadece yazdıklarım okudum.»
«Tanımak isterdim şu adamı, iyi bir yazar. Karım ingilizce bilmez, ama ben yokken de alır gazeteyi ve
yazıları, spor sayfasını kesip gönderir bana.»
«Çocukların nasıl?»
«iyi hepsi. Kızlardan biri şimdi dördüncü sınıfta. Bilirsiniz ya Sinyor Tenente, çocuklarım olmasaydı ben
şimdi sizin yanınızda değildim, ileri hatlarda tutarlardı beni hep.»
«iyi ki çocukların var, memnunum.»
«Ben de. iyi çocuklardır ama bir oğlum olsun istiyorum. Üçü de kız, oğlan yok. Kötü bir not bu.»
«Niçin bir az uyumağa çalışmıyorsun?»
«Yok, uyuyamam artık, iyice açıldı uykum şimdi Sinyor Tenente. Ben sizin uyumamanıza üzülüyorum.»
«Bana bir şey olmaz John.»
«Sizin gibi genç birinin uyuyamaması...»
«Geçer. Geçer ama zamanla.»
«Atlatmanız lâzım bunu. insan uyuyamazsa iyi du-
rumda olamaz. Bir şeye mi üzülüyorsunuz? Bir endişeniz mi var?»
«Hayır John, sanmıyorum.»
«Keşke evlenseydiniz Sinyor Tenente. Sıkılmazdınız böyle.»
«Bilmem.»
«Evlenseydiniz ya. Neden paralı pullu güzel bir italyan kızı seçmiyorsunuz? Gönlünüzün çektiğini
alabilirdiniz. Gençsiniz, meziyetleriniz var, yakışıklısınız. Bir çok yara almışınız.»
«italyanca konuşamam iyi.»
«Çok iyi konuşuyorsunuz. Konuşmağa boş verin siz. Konuşmak zorunda değilsiniz ki onlarla.
Evleneceksiniz.»
«Düşünürüz bakalım.»
«Tanıdığınız kızlar var, değil mi?»
«Elbette var.»
«iyi ya, en zengini ile evlenin. Burada iyi yetiştirirler kızları, hepsi iyi karı olur.»
«Bakalım düşünürüz.»
«Düşünmeyin Sinyor Tenente. Evlenin.»
«Olur.»
«Erkek evlenmeli. Hiç pişman olmazsınız. Her erkek evlenmeli.»
«Olur,» dedim. «Hadi bir az uyumağa çalışalım »
«Peki, Sinyor Tenente. Bir deneyelim gene. Ama dediğimi unutmayın.»
«Unutmam,» dedim. «Hadi uyuyalım şimdi bir az John.»
«Peki,» dedi. «inşallah siz de uyursunuz Sinyor Tenente. »

Samanın üstünde battaniyesinde döndüğünü duydum, sonra hiç ses çıkmadı ondan, düzenli olarak soluk
alıp verdiğini duydum. Derken horlamağa başladı. Uzun bir sűre
„horultusunu dinledim. Derken kestim bunu, ipek böceklerinin yemek yiyişlerini dinledim. Durmadan
yiyorlardı, yapraklar çıtırdıyordu. Şimdi düşünecek yeni bir şeyim vardı, karanlıkta gözlerim açık olarak
yatıyordum, tanıdığım bütün kızları ve onların ne biçim birer kan olabileceklerini düşündüm. Bunu
düşünmek çok ilginç buseydi, bir süre için alabalık avını kesti ve dualarıma ara verdi. Sonunda gene
alabalık avına döndüm, çünkü bütün nehirleri hatırlayabildiğimi gördüm ve onlarda daima yeni şeyler
bulabileceğimi anladım. Oysa kızlar, kısa bir süre düşündükten sonra, silinip gidiyorlardı ve ben onları
yeniden gözümün önünde canlandıramıyordum. Sonunda tümü birbirine karışıyor ve aynı oluveriyordu,
ben de böylece tümünü düşünmekten vaz geçtim. Ama dualarıma hiç ara vermedim, sık sık John için de
dua ettim geceleri ve ekim saldırısından önce sınıfı değiştirildi, geri hizmete alındı. Orada
kalmadığından memnundum, çünkü benim için büyük bir kaygu olacaktı. Aylar sonra beni görmeğe geldi
Milano'daki hastahaneye ve hâlâ evlenmediğimi görüp çok üzüldü. Eminim ki, şimdiye dek hiç
evlenmediğimi bilseydi daha çok üzülürdü. Amerika'ya dönüyordu, evlilik konusunda çok kesindi, bunun
her şeyi çözümleyeceğine inanıyordu.


SEÇiLMiŞ HİKÂYELER-Türkçesi: YAŞAR ANDAY
CEM YAYINEVİ-istanbul 1972
Dizgi-Tertip : Yüksel Matbaası,
Baskı : Ahmet Sarı Matbaası,