Merhaba

MONTREUX'DE Mr. WHEELEP'IN PORTRESİ

istasyon kahvesinin içi sıcak ve aydınlıktı. Masaların tahtası silinmekten pırıl pırıldı, üstlerindeki
sepetlerde jelatin torbalar içinde çörekler vardı. Oymalı iskemlelerin oturacak yerleri aşınmıştı ama
rahattı. Duvarda tahta oyma bir saat, odanın öteki ucunda ise bir bar bulunuyordu. Pencereden dışarda
kar yağıyordu.

iki istasyon hamalı saatin altındaki masada oturmuş taze şarap içiyorlardı, içeri bir hamal daha girdi ve
Simp-Îon-Orient Ekspresinin Saint-Maurice'de bir saat geciktiğini haber verdi. Sonra dışarı çıktı.
Garson kız Mr. Wheeler'in masasına gitti.

«Ekspres bir saat gecikecekmiş, efendim,» dedi kız. «isterseniz size bir kahve getireyim.»
«Uykumu kaçırmaz dersen getir.»
«Efendim?» diye sordu garson kız.
«Peki getirin,» dedi Mr. Wheeler.
«Teşekkür ederim.»

Kız mutfaktan kahveyi getirdi, Mr. Wheeler pencereden,
istasyon platformunun aydınlığında yağan kara bakıyordu.

«Ingilizceden başka dil bilir misiniz? z diye sordu garson kıza.
«Evet, efendim. Almanca, Fransızca ve diyalektleri bikrim.»
«Bir şey içer misiniz?»
«içmem efendim, kahvede müşteriler ile içmemiz yasaktır.»
«Bir sigara almaz mısınız?»
«Hayır, efendim. Sigara içmiyorum efendim.»
«Öyle olsun,»

dedi Mr. Wheeler. Genç pencereden dışarı bakmaya başladı,bir sigara yaktı, kahvesini içti.

«Fraulein,» diye seslendi. Garson kız geldi.
«Bir şey mi istediniz efendim?»
«Sizi,» dedi.
«Benim ile böyle şakalaşmayın.»
«Şakalaşımyorum,»
«Öyle ise konuşmayın böyle.»
«Tartışmağa vaktim yok,» dedi Mr. Wheeler. «Tren kırk dakika sonra geliyor. Benimle yukarı
çıkarsanız, size yüz frank veririm.»
«Böyle şeyler nasıl söylersiniz? Hamala söyliyece-ğim, gelip sizinle konuşsun.»
«Ben hamal istemiyorum,» dedi Mr. Wheeler. «Polis istemiyorum, şu sigara satan çocuklardan birini de
istemiyorum. Ben sizi istiyorum.»
«Böyle konuşacaksanız, dışarı çıkın. Bıırda otururken böyle şeyler söyliyemezsiniz.»
«Siz niye duruyorsunuz burda. Giderseniz ben de sizinle konuşamam olur biter.»
Garson kız gitti. Mr. Wheeler hammallara söyleyecek mi diye baktı. Söylemedi.
«Mademoiselle!» diye seslendi. Kız geldi. «Bana bir şişe Sion, lütfen.»
«Peki, efendim.»

Mr. Wheeler kızın gidişini ve tekrar içeri girip şarabı getirişini seyretti. Saate baktı.

«iki yüz frank veririm size,» dedi.
«Lütfen, söylemeyin böyle şeyler.»
«iki yüz frank iyi para.»
«Böyle şeyler söylemiyeceksiniz!» dedi. Kız Ingiliz-ceyi artık rahat konuşamıyordu. Mr. Wheeler kıza
ilgi ile baktı.
«îki yüz frank.»
«iğrençsiniz.»
«Ne duruyorsunuz burda öyle ise? Giderseniz ben de konuşamam.»
Kız uzaklaştı, bara doğru gitti. Mr. Wheeler şarabını içti, kendi kendine gülümsedi bir süre.
«Mademoiselle!» diye seslendi. Kız duymamış gibi göründü. «Mademoiselle!» diye yine seslendi. Kız geldi.
«Bir şey mi istediniz?»
«Hem de nasıl. Üç yüz frank veriyorum.»
«iğrençsiniz.»
«Üç yüz isviçre frankı.»

Kız gitti, Mr. Wheeler arkasından baktı. Bir hamal kapıyı açtı.
Bu Mr. Wheeler'in bavullarına bakan adam di.

«Tren geliyor, efendim,» diye seslendi. Garson kız masaya doğru geldi. «Şarap ne kadar?»
«Yedi frank.»
Mr. Wheeler sekiz frank sayıp masaya bıraktı. Paltosunu giydi, hamalın arkasından kar yağan platforma
yürüdü.
«Âu revoir, Mademoiselle,» dedi. Garson kız adamın gidişine baktı. Çirkin diye düşündü, çirkin ve iğrenç.
Bu denli bir iş için üç yüz frank. Bu işi kaç kez hiç karşılıksız yaptım.
Üstelik burada yer yok. Aklı olsa anlardı burda yer olmadığını. Ne yer var, ne de zaman.
Üç yüz frank bu kadarcık bir is için. Şu Amerikalılar ne biçim insanlar!
Mr. Wheeler, beton platformda bavullarının yanın da durmuş, raylara, karın içinde yaklaşan trenin
ışığına bakarken, ucuz bir eğlence oldu diye düşünüyordu. Yemek parasının dışında, yedi frank şaraba
vermiş, bir frank da bahşiş bırakmıştı. Yetmiş beş santim bıraksa daha iyi olurdu. Şimdi içi daha rahat
ederdi, yetmiş beş santim bıraksaydı. Bir isviçre frangı beş Fransız frangıydı. Mr. Wheeler Paris'e
gidiyordu.
Paraya düşkündü, kadınlara düşkünlüğü yoktu. Bu istasyona daha önce de gelmişti ve gidilecek
bir üst katı olmadığını biliyordu. Mr. Wheeler işini sansa bırakmazdı.

II

Mr. JOHNSON VEVEY'DE O KONUYU AÇTI
istasyon kahvesinin içi sıcak ve aydınlıktı. Masalar silinmekten pırıl pırıldı, kiminde kırmızı beyaz,
kiminde ise mavi beyaz çizgili örtüler vardı, hepsinin üstünde jelatin torbalar içinde çöreklerle
doldurulmuş sepetler vardı. Oymalı iskemlelerin tahta oturacak yerleri aşınmıştı ama rahattı. Duvarda
bir saat asılıydı, odanın öteki ucunda çinko ile kaplanmış bir bar vardı ve pencereden dışarıda kar
yağıyordu, iki istasyon hamalı saatin altındaki masada oturmuş taze şarap içiyorlardı.
içeri bir hamal daha girdi ve Simplon-Orient Ekspresinin Saint-Maurice'de bir saat geciktiğini söyledi.
Garson kız Mr. Johnson'un masasına gitti:

«Ekspres bir saat gecikecekmiş, efendim,» dedi. «isterseniz size bir kahve getireyim.»
«Zahmet olmazsa.»
«Efendim?» diye sordu kız.
«Peki, getirin.»
«Teşekkür ederim.»

Kız mutfaktan kahveyi getirdi, Mr. Johnson pencereden platformun aydınlığında yağan kara bakıyordu.

«îngilizceden başka dil bilir misiniz?» diye garson kıza sordu.
«Evet, Almanca, Fransızca ve diyalektleri bilirim.»
«Bir şey içer misiniz?»
«Icemem, efendim, kahvede müşterilerle içmemiz yasaktır.
« Cigara? »
«Hayır, teşekkür ederim efendim.» diye güldü. «Cigara içmem, efendim.»
«Ben de içmem,» dedi Johnson. «Kötü bir alışkanlık.»

Garson kız uzaklaştı, Johnson bir yaprak cjgara yaktı ve kahvesini yudumladı.
Duvardaki saat ona çeyrek vardı. Kendi saati biraz ileriydi. Tren on buçukta gelecekti, bir saat gecikme
ile on buçuk oluyordu gelmesi. Johnson garson kıza seslendi.

«Signorina!»
«Bir emriniz mi var efendim?»
«Benimle çıkıp arkadaşlık etmek ister misiniz?» Garson kız kızdı.
«Hayır, efendim.»
«Kötü bir şey teklif etmiyorum. Vevey'in gece hayatına bir bakardık isterseniz. Bir kız arkadaşınızı da
getirin isterseniz.»
«Benim çalışmam gerek, isim var burada.»
«Biliyorum,» dedi Johnson. «Yerinize başka birini bırakamaz mısınız? iç savaşta bile böyle yaparlardı.»
«Bırakamam, efendim. Benim burada kendim bulunmam gerek.»
«Ingilizceyi nerede öğrendiniz?»
«Berlitz okulunda, efendim.»
«Bana hepsini anlatın, dedi Johnson. Berlitz'li gençler çok azgın mıydı? Sıkıştırmalar, okşamalar oldu
mu? Çapkını bol muydu?»
«Efendim?»
«Yani kollej günleri yaşantınızda en mutlu günler mi oldu demek istiyorum. Geçen güz Berlitz takımı
nasıldı?»
«Şaka mı ediyorsunuz efendim?»
«Azıcık,» dedi Johnson.
«Çok iyi bir kızsınız. Demek beraber eğlenelim istemiyorsunuz?
«Hayır, efendim,» dedi kız. «Bir şey emreder misiniz?»
«Evet,» dedi Johnson. «Bana şarap listesini verir misiniz, lütfen.»
«Peki, efendim.»

Johnson elinde şarap listesi üç hamalın oturduğu masaya doğru yürüdü. Hamallar Johnson'a baktılar.
Yaşlı adamlardı.

«Wollen sie Trinken?» diye sordu Johnson, îçlerinden bir tanesi başını salladı, gülümsedi.
«Oui, Monsieur.»
«Fransızca biliyor musunuz?»
«Oui, monsieur.»
«Ne içelim? Connais vous deş champagnes?»
«Non, monsieur.»
«Faut leş connaitre,» dedi Johnson. «Fraulein» diye garson kızı çağırdı. «Şampanya istiyoruz.»
«Hangisinden istersiniz efendim?»
«En iyisinden,» dedi Johnson. «Laquelle est le best?» diye hamallara sordu.
«Le meilleur?» diye ilk konuşan hamal sordu.
«Elbette.»

Hamal ceketinin cebinden altın çerçeveli bir gözlük çıkarttı, listeye baktı.
Parmağını daktilo ile yazılmış şarap adlarının ve fiatlarının üstünde gezdirdi.

«Sportsmen,» dedi. «Sportsmen en iyisidir.»
«Beyler kabul mü?» diye Johnson öteki hamallara sordu. Hamallardan biri başını sallıyarak onayladı.
Öteki Fransızca cevap verdi, «Ben şahsen bilmem bunları ama Sportsmen'in adını çok duydum, iyidir o.»
«Bir şişe Sportsmen,» dedi Johnson kıza. Şarap kartında yazılı fiata bir göz attı: On bir isviçre frangı.
«iki şişe olsun Sportsmen. Burda sizlerle oturabilir miyim?» diye Sportsmen! tavsiye eden hamala
sordu.
«Buyrun oturun, lütfen.» Hamal Johnson'a gülümsedi. Gözlüklerini katlamış, kılıfına koyuyordu. «Bu gün
doğum gününüz mü?»
«Hayır,» dedi Johnson. «Bir kutlama değil bu. Ka rım benden ayrılmağa karar verdi de.»
«Ya,» dedi hamal. «Doğru değildir ümit ederim.» Öteki hamal başını salladı. Üçüncü hamal sağıra benzi
yordu biraz.
«Kuşkusuz çok olağan bir iş,» dedi Johnson. «Tıpkı ilk kez dişçiye gitmek gibi, ya da bir kızın ilk
hastalanması gibi, ama sarstı beni.»
«Öyledir,» dedi en yaşlı olanı. «Sizi anlıyorum.»
«Beyler, aranızda hiç boşanan var mı?»

diye Johnson sordu.
Yarım yamalak konuşmayı bırakmış, düzgün bir Fransızca ile konuşuyordu şimdi.

«Yok,» dedi Sportsmen'i isteyen hamal. «Burada çok boşanmazlar. Boşananlar da vardır ama az.»
«Bizde ise, dedi Jonhson, bambaşkadır. Herkes boşanır.»
«Doğru,» diye tasdik etti hamal. «Gazetede okumuştum. »
«Ben geç bile kaldım bir bakıma.» diye Johnson devam etti. «Bu ilk boşanmam. Otuz beş yaşındayım.»
«Mais vous etes encore jeune,» dedi hamal. Öteki iki hamala anlattı. «Monsieur n'a que trente - cing
ans» Hamallar başlarını salladılar. «Çok genç,» dedi biri. «Gerçekten bu ilk boşanmanız mı?»
«Gerçekten öyle,» dedi Johnson. «Lütfen şişeyi açar mısınız, mademoiselle.»
«Boşanmak pahalı mıdır?»
«On bir frank.»
«isviçre parası mı?»
«Hayır, Fransız.»
«iki bin isviçre frangı. Gene de ucuz sayılmaz.»
«Evet.»
«Niye yaparlar bu işi?»
«Yapması istenir.»
«Ama niye?»
«Başkası ile evlenebilmek için.»
«Aptallık bu doğrusu.»
«Ben de sizin gibi düşünüyorum,» dedi Johnson.

Garson kız dört bardağı doldurdu. Hepsi bardaklarını kaldırdılar.

«Prosit,» dedi Johnson.
«A votre sante, monsieur,» dedi hamal. Öteki ikisi
«Salut» dedi. Şampanya pembe, taüı elma suyu lezze tindeydi.
«isviçre'de hep başka bir dilde karşılık vermek âdet midir?» diye Johnson sordu.
«Hayır,» dedi hamal. En çok geçerli Fransızcadır. Üstelik burası Fransız isviçre'si.»
«Fakat siz Almanca konuşuyorsunuz. »
«Evet, benim bölgemde Almanca konuşulur.»
«Anladım,» dedi Johnson, «hiç boşanmadım demiştiniz galiba?
«Evet. Çok pahalı olurdu. Hem ben hiç evlenmedim ki.»
«Ya,» dedi Johnson. Peki bu beyler?»
«Onlar evli.»
«Evlilikten memnun musunuz?» diye Johnson hamallardan birine sordu.
«Evli olmaktan memnun musunuz?»
«Oui. C'est normale.»
«Doğru,» dedi Johnson. «Et vous, monsieur?»
«Ça va,» dedi öteki hamal.
«Pour moi,» dedi Johnson, «ça ne va pas.»
«Monsieur karısından boşanıyor,» diye birinci hamal açıkladı.
«Ya!» dedi ikinci hamal.
«Öyle mi?» dedi üçüncüsü.
«Bakıyorum,» dedi Johnson, «bu konu ilgi uyan dırmadı. Benim dertlerim sizi ilgilendirmedi.»
«ilgilendirmez olur mu?» dedi hamal.
«Haydi, başka bir şeyden konuşalım.»
«Siz nasıl isterseniz.»
«Neden konuşalım?»
«Spor yapar mısınız?»
«Hayır,» dedi Johnson. «Ama karım yapar.»
«Boş vakitlerinizde ne yaparsınız?
«Ben yazarım.»
«Yazarlık iyi para getirir mi?»
«Getirmez. Fakat sonradan tanınırsanız getirir.»
«îilginç olmalı.»
«Hayır, ilginç değildir. Beyler müteessirim ama sizlerden ayrılmam gerekiyor.
Öteki şişeyi de için lütfen.
«Tren kırk beş dakikadan önce gelmez.»
«Biliyorum,» dedi Johnson. Garson kız geldi, Johnson içki ve yemek parasını ödedi.
«Dışarı mı çıkıyorsunuz, efendim?» diye kız sordu.
«Evet,» dedi Johnson, «biraz dolaşacağım. Bavullarım burada kalsın.»

Kaşkolünü, paltosunu, şapkasını giydi. Dışarda kar olanca gücü ile yağıyordu.
Pencereden, masada oturan üç hamala baktı.
Garson kız açık şişede kalan son şarabı dolduruyordu bardaklara.
Kapalı şişeyi aldı bara geri götürdü.
Her birine üç frank kadar düşer diye düşündü.
John de boşanma lâfını açarsa hafifleyeceğini sanmıştı;
ama hiç hafiflememiş, sıkıntısı daha da artmıştı.

TERRITET'DE BiR ÜYE ARKADAŞIN OĞLU
Territet'deki istasyon kahvesi bkaz fazla sıcaktı; ışıklar keskin, masalar cilâlanmaktan pırıl pırıldı.
Masalarda, içlerinde jelatin torbalara doldurulmuş çörekler bulunan sepetler ve ıslak bira bardakları,
tahtada halkalar bırakmasın diye mukavva bardak altları vardı. Oymalı iskemlelerin, tahta oturacak
yerleri aşınmıştı ama pek rahattı. Duvarda bir saat asılıydı, odanın öbür ucunda ise bir bar vardı ve
pencereden dışarıda kar yağıyordu. Saatin altındaki masada yaşlı bir adam oturmuş, kahve içiyor,
akşam gazetesini okuyordu, içeri bir hamal girdi ve Simplon-Orient Ekspresinin Saint-Maurice'de bir
saat geciktiğini söyledi. Garson kız Mr.Harris'in masasına gitti. Mr. Harris yemeğini henüz bitirmişti.

«Ekspres bir saat gecikecek efendim, isterseniz bir kahve getireyim?»
«Siz bilirsiniz.»
«Efendim?» diye sordu garson kız.
«Peki, getirin,» dedi Mr. Harris.
«Teşekkür ederim, efendim.» dedi kız.
Kız mutfaktan kahveyi getirdi. Mr. Harris şekerini koydu, kaşığı ile parçalan karıştırdı. Penreceden
dışarı, istasyon platformunun ışığında yağan kara baktı.
«Ingilizceden başka dil bilir misiniz?» diye kıza sordu.
«Evet, efendim. Almanca, Fransızca ve diyalektleri bilirim.»
«En çok hangisini seversiniz?»
«Hepsi birbirinin eşi efendim. Birini ötekilerden daha çok severim diyemem.»
«Kahve ya da başka bir şey içer misiniz?»
«içmem, efendim. Kahvede müşterilerle içmemiz yasaktır. »
«Cigara? »
«Hayır, efendim,» kız güldü. «Cigara içmiyorum, efendim.»
«Ben de içmiyorum,» dedi Harris. «David Belasco'ya hak vermiyorum.»
«Efendim?»
«Belasco. David Belasco. Onu nerde görsen hemen tanırsın, çünkü yakalarını hep ters takar. Ama ben
ona hak vermiyorum. Üstelik öldü artık.»
«izin verirseniz gidebilir miyim, efendim?» diye sordu garson kız.
«Elbette,» dedi Harris, iskemlesinde öne doğru yaslanarak oturdu ve pencereden dışarı baktı. Karşıda
yaşlı adam gazetesini katladı. Mr. Harris'e baktı ve sonra kahve fincanı ile tabağını eline alıp, Harris'in
masasına gitti.

«Davetsiz masaya geldim, özür dilerim,» dedi ingilizce. «Ama bana öyle geldi ki siz de National
Geographic Society'densiniz.»
«Rica ederim, buyrun,» dedi Harris. Yaşlı bey oturdu.
«Bir kahve ya da bir içki içer misiniz?» «Teşekkür ederim,» dedi yaşlı bey. «Benimle bir kiraz rakısı
içmez misiniz?» «Olur, ama ben sizden rica ederim bunu.» «Olmaz.» Harris garson kıza seslendi. Yaşlı
bey ceketinin iç cebinden deri bir cüzdan çıkardı. Kalın lâstik bandı sıyırdı, bir çok kâğıtlar arasından
birini seçip Harris'e uzattı.
«işte bu benim üyelik kartım,» dedi. «Amerika'da Frederick J. Roussel'i tanır mısınız?»
«Sanmıyorum.»
«Çok tanınmış diye biliyordum.»
«Nereli? Amerika'nın neresinden biliyor muşuma?»
«Washington'dan elbette. Dernek merkezi orada değil mi?»
«Galiba.»
«Galiba diyorsunuz, emin değil misiniz?»
«Çok uzun süredir ayrıyım.» dedi Harris.
«Üye değilsiniz öyle ise.»
«Değilim. Ama babam üyedir. Uzun yıllardır üye o dernekte.»
«Babanız bilir herhalde Frederick J. Russel'i. Dernek yöneticilerindendir. Dikkat ettiniz ise beni
üyeliğe o aday göstermiştir.»
«Çok memnun oldum.»
«Üye olmadığınıza üzüldüm. Fakat babanızın yardımı ile aday olabilirsiniz.»
«Sanırım,» dedi Harris. «Dönünce olurum.»
«Tavsiye ederim,» dedi yaşlı bey. «Dergiyi görüyor sunuz her halde?»
«Elbette.»
«Kuzey Amerika'daki hayvanların renkli resimleri olan sayıyı gördünüz mü?»
«Evet, Paris'te gördüm.»
«Ya Alaska'daki yanardağların resimleri olan sayı9»
«Nefisti.»
«George Shiras üç'ün vahşi hayvan resimlerini de çok sevdim.»
«Bomba gibiydiler.»
«Efendim, anlamadım?»
«Çok güzeldiler. Şu bizim Shiras...»
«Şu bizim Shiras mı dediniz?»
«Evet, eski arkadaşız,» dedi Harris.
«Şimdi anladım. Siz George Shiras üç'ü tanıyorsunuz. Çok ilginç biri olmalı.»
«Öyledir. Tanıdığım en ilginç insan odur diyebili run.»
«Shiras iki'yi de tanır mısınız? O da ilginç bir insan mıdır?»
«Hayır, o kadar değildir.»
«Ben onu da ilginçtir diye düşünürdüm,»
«Tuhaf değil mi? O hiç ilginç değildir. Bunu kaç kez düşünüp şaşmışımdır.»
«Ben bu ailenin hepsi ilginç insanlardır sanırdım.»
«Büyük Sahra'nm panaromasım hatırlıyor musunuz?» diye Harris sordu.
«Büyük Sahra mı? Ama bu on beş yıl kadar önceydi.»
«Evet. Bu babamın en beğendikleri arasındaydı.»
«Daha yeni sayıları beğenmiyor mu?»
«Beğenir beğenmesine de Sahra'nın o panoramasından çok hoşlanmıştı.»
«Bir harikaydı. Fakat bana kalırsa artistik değeri, bilim değerini bastırıyordu.»
«Pek bilemiyeceğim,» dedi Harris. «Rüzgârla savrulan kumlar, sonra devesi ile Mekke'ye doğru diz
çökmüş o Arab.»
«Aklımda kaldığına göre Arab ayakta duruyor, devesini tutuyordu.»
«Siz haklısınız,» dedi Harris. «Aklım Albay Law f ence'm kitabına gitti.»
«Lawrence'in kitabı Arabistan ile ilgilidir, sanırım.»
«Bastan sona dek», dedi Harris. «Arap yüzünden karıştırdım.»
«Çok ilginç biri olsa gerek.»
«Hiç kuşkusuz.»
«Şimdi ne is yaptığını biliyor musunuz?»
«Kraliyet Hava Kuvvetlerinde.»
«Neden bu işe girdi?»
«Seviyor her halde.»
«National Geographic Society'de üye midir acaba?»
«Kim bilir?»
«iyi bir üye olurdu. Tam aradıkları adam. Aralarına almak isterlerse ben memnuniyetle onu aday
gösteririm.»
«isterler sanırım.»
«Vevey'den bir bilim adamı ile Lauzanne'dan bir meslekdaşımı aday göstermiştim, ikisi de seçildi.
Albay Lawrence'i gösterirsem çok sevinirler her halde.»
«Harika bir fikir,» dedi Harris. «Bu kahveye sık sık gelir misiniz?»
«Yemekten sonra kahve içmek için gelirim.»
«Üniversitede misiniz? »
«Çalışmıyorum artık.»
«Ben de treni bekliyorum.» dedi Harris. «Paris'e gidiyorum,
Havre'dan gemiye binip Amerika'ya gideceğim.»
«Ben Amerika'yı hiç görmedim. Fakat görmeyi çok isterim.
Belki bir gün derneğin bir toplantısı için giderim. Babanız ile tanışmaktan çok memnun olacağım.»

«Eminim ki o da sizin ile tanışmaktan memnun olurdu, fakat geçen yıl öldü. îşin tuhafı, vurdu kendini.»
«Gerçekten çok üzüldüm. Kuşkusuz ölümü ailesine olduğu kadar bilim için de bir darbe olmuştur.»
«Bilim çok tabiî karşıladı ölümünü, işte kartım,» dedi Harris. «Babamın baş harfleri E. J. idi. E. D.
değildi. Biliyorum o da sizinle konuşmak istiyecekti.»
«Benim için büyük bir zevk olurdu.» Yaşlı bey cüzdanının arasından bir kart aldı, Harris'e verdi. Kartta
söyle yazıyordu:

DR. S1GİSMUND WYER
FELSEFE DOKTORU NATIONAL GEOGRAPHIC SOCIETY
ÜYESİ WASHINGTON, D.C., U.S.A.


SEÇiLMiŞ HİKÂYELER-Türkçesi: YAŞAR ANDAY
CEM YAYINEVİ-istanbul 1972
Dizgi-Tertip : Yüksel Matbaası,
Baskı : Ahmet Sarı Matbaası,