Merhaba



Vadiye inerken, sabahın erken saatlerinde bile hava sıcaktı. Güneş taşımakta olduğumuz kayakların üstündeki karları eritip, tahtayı kurutuyordu. Vadide henüz bahardı ama güneş iyice yakıyordu. Yolu izleyerek, sırtımızda çantalarımız, kayaklarımız Galtur'a geldik. Sam biz kilise bahçesinin önünden geçerken bir cenaze töreni sona eriyordu. Papaz bahçeden çıkıp yanımızdan geçtiği sırada ona, «GrüssGott,» dedim. Papaz eğilip selâm verdi.

«Papazların hiç cevap vermemeleri çok güiünç,» dedi John.
«Sanki onlarda, «Grüss Gott» diyeceklermiş gibi geliyor insana.»
«Hiç cevap vermezler,» dedi John.

Yolda durup, kilise bakıcısının taze toprağı küreklemesini seyrettik. Kara sakallı, uzun çizmeli bir köylü duruyordu mezarın yanında. Kilise bakıcısı küreklemeyi bırakıp belini doğrulttu. Uzun çizmeli köylü bakıcıdan küreği aldı, başladı mezara toprak doldurmaya. Sanki bahçeye gübre serper gibi toprağı çok özenle serpiyordu.Bu parlak mayıs sabahında mezar doldurmak gerçek dışı gibi göründü.

«Böyle bir günde gömüldüğünü düşün,« dedim John'a.
«Hiç istemem.»
«Hadi,» dedim, «bizim de karışmamız gerekmez.»

Yolu izleyerek, kasabanın evlerini geçtik, otele geldik. Bir aydır Silretta'da kayak yapıyorduk, şimdi vadiye inmek iyi gelmişti. Silvretta'da kayak fena geçmemişti, ama bahar kayağıydı bu, kar ancak sabah erken saatlerde, bir de akşam üstü iyi oluyordu. Onun dışında güneş karı bozuyordu, ikimiz de güneşten bıkmıştık. Güneşten kaçacak bir yer de yoktu. Kayaların gölgesi ile, bir buz dağının yanındaki kayanın koruduğu kulübenin gölgesinden başka gölgelik bir yer yoktu, gölgede ise ter çamaşırlarımızın altında buz kesiliyordu. Kulübenin dışında siyah gözlüksüz oturamazdınız. Yanıp esmerleşmek iyi hoş ama yoruyordu güneş insanı. Dinlenemiyordunuz güneşte. Kardan uzakta, aşağıda olmaktan memnundum.

Baharın bu aylarında Silvretta'nın vakti geçmişti. Kayak yapmaktan da bıkmıştım biraz. Çok kalmıştık, içtiğimiz suyun, kulübenin teneke damında eriyen kar suyunun tadı halâ ağzımdaydı. Bu tat kayakla ilgili duygularımın bir parçasıydı. Kayaktan başka yapacak şeyler de olduğu için mutluydum, 'aşağıya indiğimden, yüksek dağın *o alışılmadık ilkyazından uzak, vadideki bu mayıs sabahından memnundum.Otelci, iskemlesini duvara yaslamış, sundurmada oturuyordu. Yanında da ahcı oturuyordu.

«Ski-heil!» dedi otelci.
«Heil!» dedik biz de ve kayaklarımızı duvara dayayıp, torbalarımızı indirdik.
«Yukarıları nasıl?» diye otelci sordu.
«Sclıön. Biraz fazla güneşli.»
«Doğru. Yılın bu zamanları oraları çok güneşli olur.» olur.»

Ahçı iskemlesinde oturdu. Otelci bizimle içeri girdi, bürosunu açtı, mektuplarımızı getirdi. Bir tomar mektup ve bir kaç gazete vardı.

«Hadi bira içelim,» dedi John.
«iyi olur. içeride içelim.»

Otelci iki şişe getirdi, mektupları okurken içtik.
«Biraz daha içsek fena olmıyacak,» dedi John. Bu kez bir kız getirdi biraları. Şişeleri açarken gülümsüyordu.

«Ne çok mektup,» dedi kız.
«Evet, çok.»
«Afiyet olsun,» dedi kız ve boş şişeleri alıp dışarı çıktı.
«Biranın tadını bile unutmuşum.»
«Ben unutmadım.» dedi John. «Yukarıda kulübede hep birayı düşündüm.»
«Eh,» dedim, «işte şimdi içiyoruz.»
«İnsan her şeyi tadında bırakmalı.»
«Evet. Biz çok kaldık dağda.»
«Hem de feci çok.» dedi John.
«Bir şeyi uzatmanın faydası yok.»

Güneş açık pencereden süzülüp, bira şişelerinden masaya vurdu. Şişeler yarım doluydu.
Şişelerdeki biranın üstünde ince bir köpük vardı, bira çok soğuk olduğu için fazla köpük olmuyordu. Uzun bardaklara boşalttığımızda tepesine kadar kabarıyordu. Yol kenarındaki ağaçlar tozluydu. Ötelerden yeşil bir tarla ile dere görünüyordu. Derenin kenarında ağaçlar ve su çarklı bir değirmen vardı. Değirmenin açık yanından içerde kalkıp inen uzun bir kütük gördüm. Kendi kendine hareket eder gibiydi. Yesil tarlada dört inek dolaşıyor, bir karga ağaca konmuş, etrafı gözlüyordu. Dışarda sundurmada oturan ahçı, iskemlesinden kalktı, mutfağa giden hole girdi, içeride güneş bos bardaklardan süzülüp masada yansıyordu. John, başı kolları arasında öne yaslanmıştı.

Pencereden, iki adamın ön merdivenlerden çıktığını gördüm, içki salonuna geldiler. Biri o uzun çizmeli,
sakallı köylüydü. Öteki de kilise bakıcısı. Pencerenin yanındaki masaya oturdular. Kız gelip, masalarının
başında durdu. Köylü, kızı görmemiş gibiydi. Ellerini masanın üstüne koymuş oturuyordu. Eski askerlik
elbiselerini giymişti. Dirseklerinde yamalar vardı.

«Ne söyliyeceksin?» diye kilise bakıcısı sordu. Köylü hiç aldırmadı.
«Ne içeceksin?» «Schnapps,» dedi köylü. «Bir de çeyrek litre şarap,» dedi bakıcı kıza.

Kız içkileri getirdi, köylü Schnapps'ım içti. Pencereden dışarı baktı. Kilise bakıcısı onu gözlüyordu. John, başını masaya koymuştu. Uyuyordu. Otelci içeri girdi, masaya gitti. Diyalekt konuşuyor, kilise bakıcısı da ona cevaplar veriyordu. Köylü pencereden dışarı bakıyordu. Otelci odadan çıktı. Köylü ayağa kalktı. Deri bir cüzdandan katlanmış on bin kronen çıkartıp açtı. Kız geldi.

«Alles?» diye kız sordu. «Alles,» dedi köylü.
«Şarabın parasını ben vereyim,» dedi bakıcı. «Alles,» diye tekrarladı köylü kıza.

Kız elini önlüğünün cebine daldırıp bir sürü bozukluk çıkardı ve paranın üstünü saydı.
Köylü kapıdan çıkıp gitti. O gider gitmez otelci içeri girip kilise bakıcısı ile konuşmağa başladı.
Otelci masaya oturdu, diyalekt kounuşuyorlardı.
Kilise bakıcısı neşelenmiş, otelci hiddetlenmişti. Kilise bakıcısı masadan kalktı.
Bıyıklı, ufak tefek bir adamdı. Pencereden uzanıp yola baktı.

«îşte oraya giriyor,» dedi. «Lowen'e mi?» «Ja.»

Tekrar konuşmaya başladılar, sonra otelci bizim masamıza geldi. Otelci yaşlı, uzun boylu bir adamdı.
Uyuyan John'a baktı.

«Çok yorulmuş.» «Evet, erken kalktık.» «Erken mi yemek istersiniz?» «Ne zaman olursa,» dedim. «Ne var yiyecek?»
«Ne isterseniz. Kız listeyi getirir.»

Kız yemek listesini getirdi. John uyandı. Liste mürekkeple bir karta yazılmış, kart tahta bir mahfazaya sokulmuştu.

«Bak speise-karte,» dedim John'a. John, listeye baktı. Hâlâ uykuluydu.
«Bizimle bir kadeh bir şey içmez misiniz?» diye otelciye sordum. Adam oturdu.
«Hayvan bu köylüler;»dedi otelci.

«Kasabaya girerken biz bu adamı cenazede gördük. »
«Karısıydı ölen.» «Ya!»
«Hayvanın biri. Bütün köylüler hayvan.»
«Neden böyle söylüyorsunuz?»
«inanmazsınız. Şu adamın yaptığına imkân yok inanmazsınız.
«Anlatsanıza.»
«înanmıyacaksınız.» 'Otelci, kilise bakıcısına seslendi.
«Franz, buraya gelsene.»

Kilise bakıcısı, küçük şarap şişesi ile bardağını alıp geldi.
«Beyler şimdi geldiler Wiesbadenerhutte'den,» dedi otelci.
El sıkıştık.
«Ne içersiniz?» diye sordum.
«Hiç,» Franz parmağını salladı.
«Bir şarap daha?»
«Peki,»
«Diyalekt anlar mısınız?» diye otelci sordu.
«Anlamam.»
«Ne oluyor?» diye John sordu.
«Kasabaya girerken gördüğümüz, mezara toprak atan o köylüyü anlatacak bize.»
«Ben hiç bir şey anlamıyorum, zaten, dedi John. «izleyemiyorum.»
«O köylü,» dedi otelci, «bu gün karısını getirdi . gömmek için. Kadın kasımda ölmüştü.»
«Aralıkta,» dedi kilise bakıcısı.
«Bir şey değişmez. Öyle olsun, aralıkta ölmüştü, adam idareye haber verdi.»
«Aralık on sekizde,» dedi kilise bakıcısı.
«Karlar eriyene dek, gömmek için getiremedi buraya.
«Paznaun'un öteki tarafında oturur,» dedi bakıcı. «Ama bu kiliseye bağlıdır.»
«Bir yolunu bulup, kadını getiremedi mi?» diye sordum.
«Hayır. Karlar erimeden onun ordan kayakdan başka hiç bir şeyle gelinmez buraya, iste bu gün gömülsün diye getirmiş ama papaz kadının yüzünü görünce gömmek istememiş. Hadi sen devam et, anlar,» dedi kilise bakıcısına.

«Almanca konuş, diyalekt konuşma.»
«Papazın hali görülecek şeydi,» dedi bakıcı,
«idareye verilen rapora göre kadın kalb yetmezliğinden ölmüştü. Biz de biliyorduk kalbinden hasta olduğunu. Kimi kez kilisede bayılırdı. Uzun süre gelmemişti buraya. Tırmanacak gücü yoktu. Papaz kadının yüzünü açıp bakınca Olz'a sormuş,
'Karın çok mu çekti?'
'Hayır' demiş Olz.
'Ben eve geldiğimde yatağın ucunda yatıyordu, ölmüştü.'

«Papaz tekrar bakmış kadının yüzüne. Beğenmemiş, bir iş var diye düşünmüş.»
'Yüzü nasıl bu hale geldi?"
'Bilmiyorum,' demiş Olz.
'Bilsen iyi edersin,' demiş papaz, battaniyeyi yine örtmüş. Olz hiç bir şey söylememiş. Papaz ona, o
papaza bakmış.

'Öğrenmek mi istiyorsun?'
'Öğrenmem gerek,' demiş papaz.»
«Burası en güzel yeri,» dedi otelci.
«Dinleyin bunu. Hadi, anlat Franz.»
'Şey,' demiş Olz, 'karım ölünce idareye bildirdim ve onu sundurmada duran büyük odunların üstüne
koydum. Odunları kullanmıya başladığımda kaskatıydı. Ben de tuttum onu duvara dayadım. Ağzı açıktı,
geceleyin sundurmaya odun kesmiye gelince, lâmbayı ağzına astım.'

'Neden yaptın bunu?' diye sormuş papaz.
'Bilmiyorum,' demiş Olz.
'Bunu çok mu yaptın?'
'Geceleri sundurmada çalıştığımda hep böyle yaptım.'
'Çok fena yapmışsın,' demiş papaz.
'Karını sever-miydin?'
'Ya, severdim,' demiş Olz, 'Çok severdim onu.'
«Anladınız mı?» diye otelci sordu. «Karısının başına gelenleri anladınız mı?»
«Duydum.»
«Yemek yesek mi?» diye sordu John.
«Sen söyle,» dedim.
«Doğru mu dersiniz?» diye otelciye sordum.
«Elbette doğru,» dedi.
«Köylüler hayvandır.»
«Şimdi nereye gitti?»
«içmeye, meslektaşımın yerine, Lowen'e gitmiş.»
«Benimle içmek istemedi,» dedi kilise bakıcısı.
«Bakıcı bunları öğrenince, benimle de içmek istemedi,» dedi otelci.
«Yahu,» dedi John, «Yemek yesek mi?» «Olur,» dedim.

SEÇiLMiŞ HİKÂYELER-Türkçesi: YAŞAR ANDAY
CEM YAYINEVİ-istanbul 1972
Dizgi-Tertip : Yüksel Matbaası,
Baskı : Ahmet Sarı Matbaası,