ARABALAR BEŞ KURUŞA / SABAHATTİN ALİ
Arabalar Beş Kuruşa



Akşam, caddelerin kalabalık zamanında, köşe başına bir

kadınla bir çocuk gelirdi. Siyah bir çarşafa bürünen kadın elleriyle

çarşafını yüzüne kapatır, yalnız iki siyah göz, sokağın yarı

aydınlığında, parıltısız, önüne bakardı. Çocuk yanında ayakta

dururken o çömelir, küçük bir çuvaldan birtakım oyuncaklar

çıkarırdı: Bunlar bir değneğin ucuna takılmış bir çift tahta tekerlekti.

Tekerleklerin üzerinde, iki yuvarlak tahtanın arasına

çivilenmiş dört çubuktan ibaret kameriye gibi bir şey duruyor

ve tekerlekler yerde yürütülünce bu kameriye fırıl fırıl dönüyordu.



Oyuncaklar kadının önünde dizilince çocuk bir tanesini eline

alıyor, kaldırımda ileri geri götürerek incecik sesiyle bağırmaya

başlıyordu:



-Arabalar beş kuruşa... Beş kuruşa... Arabalar beş kuruşa!..-



Ve sokaklar tenhalaşıncaya kadar, belki üç dört saat, burada

duruyorlardı.



Çocuk sekiz yaşında vardı, fakat ilk görüşte altı yaşından

fazla denilemezdi. Zayıf ve minimini idi. Sonra, hiç durmadan

bağıran sesi küçük bir kızın sesi gibi ince ve titrekti. -Beş kuruşa!-

derken -ş-lere basıyor ve dudaklarının arasından onları

ezerek çıkarıyordu.



Kendisi de annesi gibi hep önüne bakar ve başını kaldırmazdı.



Bulundukları köşenin biraz ötesinde parlak vitrinli bir tuhafiye

mağazası vardı. Büyük kristallerin arkasında türlü göz

alıcı renklerde boyunbağları, şık tokalı kemerler, yün kazaklar,

eldivenler ve daha birçok, insanlara lazım olan ve olmayan şeyler,

geçenlerin yüzüne gülüyordu. Ana oğul bunların önünden

geçerken, geçtikten sonra köşelerine yerleşirken, başlarını hiç

çevirmemeye gayret ederlerdi. Eğer sokağın çamurlu kaldırımlarına

akseden ve orayı yer yer parlatan ışıklar da olmasa belki

böyle bir mağazanın bulunduğunu bile fark etmeyeceklerdi.



Halbuki gelip geçenlerin çoğu, bilhassa çocuklar, bu parlak

camekanların önünde durup, orada bir köşeye, ustaca bir karmakarışıklık

içinde yığılmış oyuncaklara gözlerini dikiyorlar;

sonra, mahzun bir tavırla yollarına koyulunca karşılarına çıkıveren

tahta tekerlekli arabalara dudaklarını kıvırarak ve adeta

hayallerinde vitrinden kalan güzel şekilleri bozuyormuş gibi

canları sıkılarak bakıyorlardı. Fakat küçük satıcı onların bu

isteksizliklerini fark etmez, önüne bakarak kısa aralıklarla bağırırdı:



-Beş kuruşa, arabalar beş kuruşa...-



Büyücek bir otomobil, mağazanın önünde durdu; içinden

süslü ve şişmanca bir kadınla sekiz dokuz yaşlarında, beyaz

bereli ve tozluklu, yumuşak lacivert paltolu bir çocuk indi. Beraberce

mağazaya girdiler.



Biraz sonra çocuk iç vitrinleri seyrede ede dışarı çıktı, sokağa

indi ve oyuncakların olduğu köşeye bakmaya başladı. Tam

bu sırada küçük satıcının sesi işitildi.



-Arabalar beş kuruşa!..-



Başını çevirip baktı, sonra koşarak o tarafa gitti, siyah çarşaflı

kadının yanındaki çocuğun elini tutarak:



-Aaa!- dedi, -Sen burada araba mı satıyorsun?-



Satıcı başını kaldırıp baktı. Hemen yüzü güldü, o da -Aaa-

dedi ve ilave etti: -Annem yalnız gelemiyor, sonra bağıramıyor

da... Onun için ben de geliyorum!..-



Beyaz tozluklu çocuk, yün eldivenli ellerini paltosunun cebine

sokarak küçük bir kesekağıdı çıkardı, içinden bir badem

ezmesi alıp ağzına attı, bir tane de arkadaşına verdi. Ağzını şişirerek

sordu:



-Derslere ne zaman çalışıyorsun?-



-Mektepten çıkınca... İki saat filan çalışıyorum, dersleri yapıyorum.

Ondan sonra buraya geliyoruz. Hem gece zaten çalışamam

ki. Gaz masrafı çok oluyor.-



-Bizim öğretmeni gördün mi? Şimdi buradan geçti!..-



-O benim araba sattığımı biliyor!-



Ve ileride birkaç çocukla bir kadının geldiğini görünce sözünü

keserek bağırdı:



-Arabalar beş kuruşa!..-



İkisi de el ele tutuşmuşlardı. Çarşaflı kadın hazin gözlerle

bunları süzüyordu. Beyaz tozluklu çocuk hesap vazifesini yapıp

yapmadığını sordu:



-Ben demin evde uğraştım, yapamadım, gece beybabama

soracağım!- dedi. Öteki:



-Nesini soracaksın, çok kolay...- dedi ve anlattı.



Adamakıllı lakırdıya dalmışlardı. Hatta küçük satıcı artık

-arabalar beş kuruşa- diye bağırmayı bile unutmuştu.



Öteki, arkadaşının kolunu sarstı ve: -Hişt!- dedi, -Benim

yanımdaki çocuğun ağzı kokuyor, ben söyleyeceğim de senin

yanında oturacağım... Hem daha iyi çalışırız!..-



-Benim yanımdaki kalkmaz ki; hem ben söyleyemem. Mahalle

komşumuzdur... O da bizim gibi fıkaradır...-



Sözüne devam etmedi. -Onu kaldırdı da yerine zengin çocuğu

oturttu derler...- diyecekti, vazgeçti.



Başka şeylerden bahsetmeye başladılar.



Fakat tam bu sırada beyaz bereli, yumuşak lacivert paltolu,

beyaz tozluklu çocuğun annesi mağazadan çıktı, iki tarafına

bakındı. Ellerinde paket vardı. Şoför koşarak onları aldı ve kendi

yanına yerleştirdi. Kadın köşeye doğru bakınca çocuğunu

gördü ve aldığı şeylerin keyfi ile gülümseyen yüzü birdenbire

sertleşti. Hızlı adımlarla o tarafa yürüdü. Çocuk, annesinin

böyle hiddetle kendisine doğru geldiğini görünce hemen susmuş,

şaşkın, fakat gülümseyen bir bakışla gözlerini ona dikmişti.

Bir an hepsi birden kımıldamadan durdular.



Küçük satıcının annesi başını kaldırmış, yuvarlanır gibi gelen

bu kürk mantolu ve yılan derisi iskarpinli kadına bakıyordu.



Kadın yaklaşınca, hala şaşkın şaşkın gülümseyen oğlunu

bileğinden yakaladı:



-Bu ne hal?- diye bağırdı. -Kimlerle konuşuyorsun?-



Ve öteki elindeki şemsiyeyi, elini hala unutarak arkadaşının

avucunda bırakan küçük satıcının omuzuna vurdu. Sonra

haykırdı:



-Pis, baksana, senin konuşabileceğin insan mı bu?-



Çocukların kolları birbirinden ayrılıp aşağı sallanıverdi. Siyah

çarşaflı kadın duvarın dibine büzülmüştü ve küçük satıcının

gözleri kolunun acısından yaşla dolmuştu.



Arkadaşının gözündeki yaşları gören çocuk, henüz birçok

şeyleri öğrenmediği için, ruhundan fışkıran bir isyanla:



-Anneciğim-, dedi, -o benim mektep arkadaşım!-



Kadın, yüzü kıpkırmızı kesilerek, oğlunun sözünü kesti:



-Ben yarın mektebinize de telefon edeceğim. Seni kendi seviyende

olmayanlarla temas ettirmeyi gösteririm!..-



Oğlunu kolundan çekti. Geride kalan küçük satıcı ile anasına,

yerin dibine geçirmek ister gibi tahkir edici ve ezici bakışlar

atarak yürümeye başladı. Oğlu hala dönüp geri bakıyor ve yaşlı

gözlerini başka taraflara çeviren arkadaşını görünce kendinin

de gözleri yaşarıyordu.



Küçük satıcı, o titrek ve ince sesiyle bağırıyordu:



-Beş kuruşa... Arabalar beş kuruşa!..-