Merhaba!

Maksim Gorki / Yazınsal Portreler

Küçücük bir toprağı ve beyaz, iki katlı bir evinin bulunduğu Küçük Köy’e çağırmıştı beni bir keresinde. Bana «arazisini» gezdirirken, bir yandan da elini kolunu sallayarak, bir durup bir yürüyerek, konuşuyordu.
«Çok param olsaydı, hasta köy öğretmenleri için bir sanatoryum yaptırırdım buraya,» diyordu. «Bol ışık alan bir yapı örneğin, eşsiz bir kitaplık, çeşit çeşit müzik aleti... Diyelim bir arı kovanı, bir sebze bahçesi, bir meyve bahçesi... Tarım üzerine, meteoroloji üzerine ve başka konularda dersler verirdim onlara - öğretmenler her şeyi bilmek zorundadır, dostum, her şeyi!»

Birden durdu, öksürdü, bana şöyle yan gözle bir baktı, ve o tatlı, sevecen gülüşüyle, karşı durulmaz bir çekiciliği olan, dinleyicisinin bütün dikkatlerini üzerine çeken gülüşüyle güldü.

«Düşlerimi dinlemek seni sıkıyor mu?» diye sürdürdü konuşmasını «Bu konuda konuşmaya bayılıyorum. İyi, zekî ve eğitimli öğretmenlere, Rus köylerinde ne büyük gereksinim duyulduğunu bir bilsen! Rusya’da, öğretmenler için, kimseye sağlanmayan olanakları yaratmak zorundayız. Bunu da bir an önce yapmalıyız; çünkü, halk, her yönden yeterli bir eğitim görmezse, devlet, yeterince pişirilmemiş tuğlalardan örülmüş bir ev gibi çöküverir. Öğretmen, bir sanatçı gibi işine büyük bir tutkuyla aşık olmalıdır. Ve bizim öğretmenlerimiz, sürgüne gidercesine isteksiz, köylere gidip çocukları eğiten yarı eğitimli kişiler, acemi işçilerdir. Açlık içinde öğretmenlerimiz, yokluk içinde. Mağdur durumda. Canlılıklarını, verimliliklerini yitirme korkusu içinde yaşıyorlar. Oysa öğretmen, köyün en önde gelen kişisi olmak zorundadır. Köylülerin sorduğu bütün sorulara cevap verebilmek, kendisini saydırmak, bu saygıyı da yetkinliğiyle kazanmak zorundadır. Bir öğretmenin karşısında kimse sesini yükseltmeye kalkışamamalıdır ... Saygınlığını bozacak en küçük bir davranışta bulunmamalıdır. Bizde herkes öğretmene saldırır; köy polisi, cebi dolu bakkal, rahip, okul patronu ... Adına okul denetimcisi denmekle birlikte eğitim koşullarının düzeltilmesi, geliştirilmesi işiyle uğraşacağına, bildirge dağıtıcılığı yapan o görevli yani! İnsanları eğitmekle görevlendirilmiş birine üç kuruş aylık - tanrı korkağı cimri sadakası kadar para vermek yakışır mı! Halkı eğitecek bu öğretmen ha! Az iş değil! Böyle birinin pılı pırtı içinde dolaşması, rutubetli, yıkıntı okullarda titremesi, durmadan tüten sobaların dumanıyla zehirlenmesi, ömrünü aksırık öksürükle geçirip, otuzuna varmadan larenjit, romatizma, verem gibi bir yığın hastalıkla bir çöküntü haline gelmesi yakışık alır mı! Bu bir yüzkarasıdır bizim için! Düpedüz yüzkarası. Öğretmenlerimiz, yılın dokuz, on ayında, dünyadan elini eteğini çekmiş, kendi dünyasına kapanmış garip yaratıklar gibi yaşıyorlar. Konuşacak tek adam yok. .. Yalnızlıktan, kitapsızlıktan, eğlence nedir bilmezlikten aptallaşıyorlar giderek. Bir iki dost çağırsalar “muhalifler toplandı” diye söylenti çıkar çevrede. Kurnazların, ahmakları ürkütmek için kullandığı o etiketi yapıştırıverirler öğretmene ... İğrenç ... Çok büyük ve çok önemli bir iş yapan insanoğluyla alay etmek bu. Sana bir şey diyeyim mi, bir öğretmenle karşılaşınca, onun o sakınganlığı, kılıksızlığı karşısında bir garip oluyorum. Öğretmenlerin bu kötü durumundan ben sorumluymuşum gibi utanıyorum adeta - gerçekten utanıyorum!»


Bir an durdu, kolunu şöyle bir uzatarak, «Şu bizim Rusyamız ne saçma, ne beceriksiz bir ülke!» dedi.

Güzel gözlerini, büyük bir üzüntü bürüdü. Gözbitimleri kırıştı, bakışı derinleşti. Sonra birden gülmeye başladı.

«İşte sana bir liberal gazeteden uzunca bir makale!» dedi. «Sabırla dinlediğin için seni bir bardak çayla ödüllendireceğim! Haydi, üstüne bir çay içelim ... »

Onun tavrı böyleydi. Bir an için sıcak, derin ve içtenlik dolu sözler söyler, sonra da kendine ve söylediklerine gülerdi. Bu sevecen, üzgün güneşin altında, sözcüklerin değerini, düşlerin değerini iyi bilen bir adamın, ince, ve ustalıklı kuşkuculuğu sezilirdi. Bu gülüşte, o çekici alçakgönüllülüğün ve üzerinden eksilmeyen abartmasız, doğal inceliğinin izleri de vardı.

Hiç konuşmadan eve doğru yürüdük. Sıcak, güneşli bir gündü. Güneşin canlı ışınları altında parıldayan dalgaların sesi duyuluyordu. Vadide bir köpek, duyduğu büyük bir mutluluğu havlıyordu. Çehov kolumdan tuttu, ve iki sözcükte bir öksüre öksüre şunları söyledi:

«Çok acıklı ve onur kırıcı ama doğru bir şey söyleyeyim mi sana -köpeklerin yerinde olmak isteyen insanlar var... » Gene durdu, sonra gülerek:

«Bugün bir bunak gibi konuşuyorum, değil mi - ihtiyarlıyorum artık herhalde,» dedi.

Ondan sık sık şu sözleri duyardım:

«Bak, bir öğretmen geldi... Adam hasta. Karısı da var.Senin bir yardımın olur mu, ha? Şimdilik ben bir şeyler yaptım ama ... »

Ya da:

«Bak, Gorki! Bir öğretmen seninle tanışmak istiyor. Ama yatalak hasta. Sen gitsene evine, ha?»

Ya da:

«Bir kadın öğretmen kitap istiyor ... »

Kimi vakit, bu «öğretmen»i onun evinde görürdüm. Genellikle kendi yakışıksız görünüşünün bilinciyle yüzü kızarmış, iskemlenin ucuna ilişik, terleye terleye ve sözcüklerini, beceriksizliğini gizleyemeyen bir özenle seçe seçe, elinden geldiğince «eğitimli» ya da düzgün konuşmaya çabalayan, hastalık derecesinde utangaç, bir yazarın gözünde aptal görünmemek için var gücünü harcadığını saklayamayan, oysa, belki de o anda aklına düşüvermiş bir yığın sorularla Anton Pavloviç’i soru yağmuruna tutan bir kişiydi bu öğretmen.

Anton Pavloviç, bu beceriksiz konuşmaları büyük bir dikkâtle dinlerdi sonra hüzünlü gözlerinde tatlı bir gülümseme parıldar, gözibitimleri kırışarak, usta bir oyunla o gülümsemeyi şakaklarına yayardı. Bundan sonra, derin, sevecen, okşayıcı bir ses, sade, açık sözcükler, yaşama yakın sözcüklerle konuşmaya başlar, konuğunu hemen rahatlatırdı. Öyle ki, karşısındakini zeki olma çabalarından kurtarır, bunun sonucu olarak da, hem daha zeki, hem daha ilginç olurdu konuk.


Bu öğretmenlerden birini hiç unutmam. Uzun boylu, zayıf, çökük avurtlu ve kıvrık burnu üzgün üzgün çenesine doğru sarkan bir adamdı bu. Anton Pavloviç’in karşısına oturmuş, koyu renkli gözleriyle doğrudan ona bakıyor, kalın sesiyle şunları söylüyordu:

«Pedagojik mevsim süresince, yaşam koşullarından edinilen bu tür izlenimler, çevredeki dünyaya karşı nesnel tavır almak konusunda en küçük bir olasılık sağlama olanağını tümüyle ortadan kaldıran somut bir konglomera* oluşturmaktadır. Dünya, elbet, bizim algıladığımız biçimiyle var olan bir…»

Buz üstünde yürüyen bir ayyaş gibi kaya kaya uçtu, ve felsefesel bir alana kondu öğretmen bundan sonra.

Çehov, sesini hiç yükseltmeden, ve o tatlı, doğal inceliğini elden bırakmaksızın, «Söyler misiniz,» dedi, «sizin bölgede çocuklara dayak atan öğretmen kimdir?»

Öğretmen birden ayağa fırladı ve elini kolunu sallayarak, bağırırcasına savunma:ya geçti.

«Ben mi? Asla! Dayak ne demekmiş!» Hızlı hızlı solumaya da başladı adam...

Anton Pavloviç, yatıştırıcı bir gülümseyişle, «Öfkelenmeyiniz,» dedi. «Size dayak atıyorsunuz dedim mi ben? Ama gazetede okumuştum, sizin bölgede öğrenci döven biri varmış ... »

Öğretmen gene oturdu, alnında boncuklanan ter tanelerini sildi, rahat bir soluk aldı.

«Evet, hatırladım. Böyle bir olay oldu. Makarov’du öğrencileri döven. Olacak iş değil! Ama nedenleri ortada. Bu Makarov evli, dört çocuğu var, karısı hasta, kendi deseniz pek sağlam değil, düpedüz veremli. Aylığı topu topu yirmi ruble ... Okul deseniz bodrumdan farksız. Tek oda. Böyle koşullarda, en küçük bir yaramazlıkta, insan melekleri bile pataklar. Ve elbet, öğrenciler melek olmaktan çok çok uzak, inan olsun!»

Az önce süslü, büyük ve gülünç sözcüklerle Çehov’u etkilemeye çabalayan bu adam, birden sarkık burnunu sallandıra sallandıra, ağzından çakıl taşları dökülüyormuşçasına konuşmaya başlamıştı. Sözleri sade ve ağırdı, Rus köylerinde süregiden lanetli, kötü yaşamın gerçeklerine ışık tutuyorlardı...

Öğretmen ayrılırken, Çehov’un küçük, kemikli elini, avuçlarına alarak uzun uzun..

«Buraya gelirken, okul müdürüne gider gibiydim» dedi. «Bacaklarım titriyordu. Ama hindi gibi kabarmaya zorladım kendimi, size ne mal olduğumu, nice bilgili olduğumu göstermeye kararlıydım. Şimdi kırk yıllık dostumun evinden gider gibiyim. Her şeyi anlayan büyük bir dost. Size teşekkür ederim! Gidiyorum. İyi, ve çok değerli bir düşünceyi de beraberimde götürüyorum: Büyük insanlar daha sade; daha çok şey anlıyorlar ve biz yoksul insanlara, aralarında yaşadığımız beş para etmezlerden daha yakınlar. Hoşça kalın, sizi hiç bir vakit unutmayacağım.»

Adamın burnu titredi, dudakları güzel bir gülümsemeyle yayıldı, ve birden, şu sözleri ekledi:

«Kötü insanlar zavallı oluyor üstelik - lanet olsun!» Anton Pavloviç, adamın ardından uzun uzun baktı, onu gözleriyle uğurladı, gülümsedi, ve:

«İyi bir adam. Ama öğretmenliği uzun sürmeyecek, dedi.

- Neden?

- Tutmazlar ... Kendini ele verir yakında.»

Biraz durdu, yavaş, sevecen bir sesle şunları ekledi:

«Rusya’da, dürüst adam, dadıların çocukları korkuttuğu baca süpürgesine benzer ... »
Konglomera: Molozların sonradan çimentolaşması ile oluşan kaba kütle…


Bana öyle geliyor ki, Anton Pavloviç’in yanında herkes, güdüsel olarak, daha sade, daha dürüst, daha doğal olma isteği duyuyordu. O’nunla konuşanların, o kitaptan toplama sözcükleri nasıl birden bir kenara bıraktığına, Avrupalılık özenti ve hevesiyle, deniz kabuğu, balina dişi, vb. takılarla donanan yerliler gibi süslenircesine son moda sözcükleri ve türlü kurnaz tavırları takıp takıştırmış Rusların, nasıl birden soyunup döküldüğüne çok tanık olmuşumdur.

Anton Pavloviç, balık dişlerinden, horoz tüylerinden hoşlanmazdı. Yapmacık, yabancı ve iğreti olan her şey, insanların «etkileyici bir görünüm» kazanmak için takındığı her şey, utandırırdı onu. Böyle şeyler kuşanmış biriyle ne vakit karşılaşsa, onu gerçek yüzü ve yaşayan ruhunu çarpıtan bu cansız ve fazlalık donanımdan kurtarmak için karşı konulmaz bir istek duyardı. Anton Pavloviç, içindeki dışında olan bir adamdı, başkalarının ondan ne davranış beklediğini hesaplamaz, hep içinden geldiği gibi davranırdı. «Görkemli» konularda konuşmaktan -ayağında doğru dürüst pantolon yokken kadife kostümler üzerine konuşmanın saçma, ve de çok akılsızca bir şey olduğunu unutan saf yürekli Rusların çok eğlendirici bulduğu o tür sözlerden- hiç hoşlanmazdı.

Sadenin güzelliğine varmış biri olarak, sade, gerçek, içtenlikli olan her şeyi sever, sadelikten uzak olan herkesi ve her şeyi, kendine özgü doğal bir yöntemle sadeleştirirdi.

Bir keresinde, yeterinden fazla giyinmiş, kuşanmış üç bayan O’nu görmeye gelmişlerdi. Tafta iç eteklerinin hışırtısı ve ağır parfümleri adayı doldururken Çehov’un karşısına kuruldular ve politikaya karşı büyük ilgi duyduklarını yansıtmak üzere, «sorulara» başladılar.

«Sizce savaş nasıl sona erecek, Anton Pavloviç?»

Anton Pavloviç öksürdü, bir an düşündü, ve o yumuşak, derin ve nazik sesiyle cevap verdi:

- «Kuşkusuz barışla sona erecek. »

- «Elbette öyle. Ama kim kazanacak? Yunanlılar mı, Türkler mi? »

- «Bence güçlü olan kazanacak. »

- «Peki ‘Sizce hangi taraf daha güçlü acaba? » diye sordu bayanlar hep bir ağızdan.

- « Daha iyi beslenmiş ve daha iyi eğitim görmüş taraf, » diye cevap verdi Anıton Pavloviç.

- «Ne büyük bir deha!» dedi kadınlardan biri.

Bir diğeri, «Peki siz hangisini tutuyorsunuz, Yunanlıları mı, Türkleri mi?» diye sordu.

Anton Pavloviç kadına şöyle bir baktı, o olgun, tatlı ve asla kabalık izi taşımayan gülüşüyle güldü «Ben, meyva şekerine bayılırım, ya siz? dedi.

- « Ah, ben de! » diye haykırdı kadın.

- « Lezzetine doyum olmuyor», dedi öteki.

Ve böylece, meyva şekerleri üzerine hararetli bir konu konuşmaya tutuldular. Bu konudaki bütün bilgilerini ortaya döktüler. Daha önce akıllarından bile geçirmedikleri, en küçük bir ilgi bile duymadıkları Türkler ve Yunanlılar üzerine ciddi ciddi konuşmaktan kurtulduklarına, böylece beyinlerini hiç yormadıklarına seviniyorlardı besbelli.

Giderken, Anton Pavloviç’e neşeli neşeli şöyle dediler: «Size bir kutu meyve şekeri göndereceğiz.»

Kadınlar gidince, «Ne güzel konuştunuz,» dedim.

Anton Pavloviç hafiften güldü.

«Herkes kendi dilini konuşmalı,» dedi.



Bir başka gün, genç, yakışıklı bir stajyer avukat gördüm odasında. Çehov’un karşısına dikilmiş, kıvırcık saçlı başını sallaya çevire, çok güvenli bir tavırla şunları söylüyordu:

« Zalim adlı öykünüzde, beni son derece karmaşık bir sorunla karşı karşıya bırakıyorsunuz, Anton Pavloviç. Denis Grigoryev’de, kötülük yapma isteği bulunduğunu saptamışsam, onu hiç düşünmeden tutuklamam gerekir, çünkü toplumun çıkarları bunu gerektirir. Ama eğer bir canavarsa, yaptığı hareketin bir suç olduğunun bilincinde değilse, ona acırım. Eğer ona, akılsız davranışlarda bulunup acıma duygularına sığınan biri gözüyle bakarsam, toplumu, Denis’in gene bir gün vidaları gevşetip treni raydan çıkarmayacağına nasıl inandırabilirim? İşte sorun bu.»

Sözünü bitirmiş bir avukat işgüzarlığı içinde oturdu, geriye kaykıldı, Anton Pavloviç’in yüzüne arayışlı bakışlarını kaktı. Giysileri yepyeniydi. Önündeki düğmeler, genç avukatın yeni yıkanmış yüzündeki gözler kadar aptalca ve onlar kadar küstah parlıyordu.

Anton Pavloviç, sıkkın, ve derin bir ses tonuyla, «Ben yargıç olsaydım,» dedi. « Denis’i beraat ettirirdim. »

- Neye dayanarak?

- Ona şöyle derdim: «Bilinçli bir suçlu olamamışsın sen Denis, git, öğren de gel»

Avukat güldü …ama hemen gülmesini sildi.

«Hayır, sayın Anton Pavloviç, ortaya attığınız sorun, yalnız toplumun çıkarları doğrultusunda, benim korumakla görevlendirildiğim o varlığın yararına olacak biçimde çözülebilir. Denis bir yabanıldır, doğru, ama suçludur. Bu gerçeği değiştiremeyiz.»

Anton Pavloviç, birden «Gramofon çalmaktan hoşlanır mısın?» diye sordu.

- «Evet, evet! Bayılırım. Eşsiz bir buluş şu gramofon, diye cevap verdi genç.

- «Bense gramofona hiç dayanamam, beş dakika bile dinlemem, dedi Anton Pavloviç.

- «Neden?

-« Ne bileyim, boyuna konuşuyor, şarkı söylüyor, ama hiçbir şey duymuyor, duygusuz. Ondan gelen sesler öyle boş, öyle cansız ki. Peki ya fotoğrafçılıktan hoşlanır mısın?»

Avukat bu kez fotoğrafçılığa tutkun biri oluverdi. Az önce «eşsiz bir buluş» diye nitelediği gramofonu tümden unutarak fotoğrafçılık üzerine ateşli bir konuşmaya daldı. Bu atlayış, Çehov’un ince ve keskin zekâsından kaçmadı elbet. Bir kez daha, o üniformamn altında canlı ama hiç ilginç almayan, yaşam konusunda ava çıkarılmış bir enik kadar deneysiz bir insan gördüm.

Anton Pavloviç, delikanlıyı geçirdikten sonra asık bir yüzle şöyle dedi:

«İnsanların kaderini değiştiren adaletin sırtında da böyle sivilceler var işte.»

Biraz durdu, «Savcılar balık avlamayı sever genellikle.» dedi. «Ve özellikle tatlı su levreği.»


Kabalığa, bayağılığa nerde görse karşı çıkardı; ancak, bu karşı çıkmayı bir sanat haline getirmişti Çehov… Yaşamdan yüce şeyler bekleyen, insanda sadelik, güzellik ve uyum arayan, aradığını bulacağına inanan bir insanın uygulayabileceği bir sanattı bu .. Çehov, kabalığın, yabanıllığın acımasız yargıcıydı.

Birisi ona, bu türlü bir derginin editöründen söz ederken, adamın hep başkalarına sevgi göstermek gereğinden dem vurduğunu, oysa bir tren yolu bekçisini, durup dururken azarladığını, yanında çalışanlara da hep kötü davrandığını anlattı.

Anton Pavloviç sesli sesli güldü, «Elbette,» dedi. «O bir aristokrattır, terbiye görmüş bir adam ... Mürekkep yalamış. Babası çarıkla dalaşıyordu, oysa ‘O, ayağına deri çizme çekiyor.»

«Aristokrat» sözcüğünü öyle bir söyledi ki, bu sözcük, aşağılık, bayağı bir insanın nitelemesidir sanılırdı..

«Çok yetenekli biri,» demişti bir gazeteci için. «Yazıları çok değerli, çok insancıl... şekerden tatlı. Ama herkesin yanında karısına aptal diyor... Uşakları su içinde yatmaktan romatizmaya tutulmuş ... »

«Falanı nasıl buluyorsunuz, Anton Pavloviç?»

«Ha, evet, iyi adamdır» diye cevap verir Anton Pavloviç. Bir iki öksürür.«Her şeyi bilir. Çok okur. Benden üç kitap aldı, bir daha da getirmedi. Biraz unutkandır, bugün sana ne iyi bir dost olduğunu söyler, sonra gider, bir başkasına, senin, metresinin kocasının mavi çizgili siyah ipek çoraplarını çaldığını söyler. Unutuyor işte ... »

Birisi, gene onun yanında, «ağır» dergilerin «ciddi» bölümlerinin çok sıkıcı ve anlaşılması güç, olduğunu söyledi.

«Siz de o yazıları okumayın» dedi Anton Pavloviç. Tavrında büyük bir inanmışlık yatar bunu söylerken.

«Onlar, birer işbirliği ürünüdür ... Baylar Krasnov, Çernov ve Belov (Kırmızı, Kara ve Beyaz - İ. çev.) tarafından yazılmış edebiyat ürünüdürler. Biri yazar, öteki eleştirir, üçüncüsü de ilk ikisinin gözden kaçırdığı eksikleri tamamlar. İnsanın kendi kendisiyle iskambil oynaması gibi bir şey bu. Okur bunları ne yapsın diye sormuyorlar hiç.»

ANTON ÇEHOV - Çev: Şemsa Yeğin