Merhaba!

- Grigoryevlerin uşağı kitap almak için geldi, ama ben, sizin evde olmadığınızı söyleyerek vermedim. Postacı gazete ile iki mektup getirdi. Şey, Yevgeni Petroviç, size önemli bir şey söyleyeceğim. Seryojayla biraz ilgilenseniz... Üç gün önce, bir de bugün sigara içtiğini gördüm. Kendisine öğüt vermeye kalkınca her her zamanki gibi kulaklarını tıkayıp yüksek sesle şarkı söylemeye başlıyor.

Bölge mahkemesi savcısı Yevgeni Petroviç Bıkovski mahkemedeki duruşmadan eve yeni dönmüştü. Çalışma odasında eldivenlerini çıkarırken oğlunun özel eğiticisi kadının anlattıklarını dinledi, omuzlarını silkerek gülmeye başladı.

-Siz ne diyorsunuz? Seryoja sigara mı içiyor? Bakın şu yumurcağa! Kaç yaşında bu velet?

-Yedi. Belki size şaka gelebilir, ama bu yaşta sigaraya başlarsa zararını kendi çeker. Bu gibi alışkanlıklar işin ta başında önemlidir.

-Doğru söylüyorsunuz. Peki tütünü nereden buluyormuş?

-Sizin çekmecenizden.

-Ya! Gönderin öyleyse onu buraya!

Eğitmen kadın uzaklaşınca Bıkovski yazı masasının önünde koltuğa oturdu, düşüncelere daldı. Her nedense küçük oğlunu ağzında bir arşın boyunda bir sigarayla, duman bulutu için de gözünün önüne getirdi. Bu gülünç görüntü onu gülümsetirken eğitmen kadının kaygılı yüzü çok eskilerde kalıp, yarı yarıya unutulmuş anılara alıp götürdü onu. Kendisi okula gittiği sıralar çocukların okulda ya da evde sigara içmeleri öğretmenleri, ana-babaları garip, anlaşılması zor korkulara sürüklerdi. Evet, gerçekten dehşete kapılırlardı. Çocuklara acımadan sopa çekerler, okuldan atarak geleceklerini karartırlardı. Oysa eğiticilerden, babalardan biri bile sigara içmenin nasıl bir suç olduğunu, ne gibi zararlar doğurduğunu bilmezdi. En akıllılardan birisi çıksa da çocukların bu kusuruyla mücadele etmeye kalksa, o da yapılmazdı. Yevgeni Petroviç’in lise müdürü çok kültürlü, iyi yürekli bir insan olduğu halde öğrencilerinden birini sigara içerken yakalayınca eli-ayağı kesilir, korkudan beti benzi atar, hemen disiplin kurulunu toplayarak çocuğa okuldan uzaklaştırma cezası verilirdi. Toplum yaşamının kuralları böyleydi herhalde, bir kötülüğün kökeni ne kadar anlaşılmaz olursa; onunla boğuşma yöntemi de o derece katı acımasız oluyordu.

Savcı okuldan atılmış birkaç arkadaşının daha sonraki yaşamını görmüş; onların işledikleri suçtan dolayı gördükleri zararın, verilen cezanın sonucundan daha kötü olmayacağını düşünmüştü çoğu zaman. Canlı varlıkların her ortama çabucak uyum sağlama, alışma, kendini yeni durumlara uydurarak rahata erme gibi bir özelliği vardır; böyle bir özelliği olmasa insanoğlu mantıksal, düşünsel etkinliğinin çoğu kez mantık dışı sonuçlar doğuracağını hissederek rahatı kaçardı. Büyük sorumluluk isteyen eğitim, hukuk, edebiyat gibi alanlarda etkinliklerimizle amaçladığımız sonuçların güvenilirliği çok azdır, çoğu kez tersine sonuçlar elde ederiz. Yalnızca yorgun, dinlenmekte olan beyne gelen bu gibi uçucu, dağınık düşünceler Yevgeni Petroviç’in kafasına da doluşmaya başladı. Bu düşüncelerin nereden, niçin geldiği bilinmez; ancak fazla derine inmeden beynin yüzeyinde dolaşıp dururlar. Saatler, hatta günler boyu devlet işlerinde, resmi görevlerde aynı yönde düşünmeye alışmış insanlar için böyle özgür, evcil düşünceler bir çeşit rahatlama hoş bir huzur sağlar.

Akşam saat 9 sularıydı. Yukarda apartmanın ikinci katında birisi bir köşeden öbürüne habire tur atıyor, üçüncü katında ise dört elle piyano çalıyorlardı. Sinirli sinirli yürümesi acı düşünceler içinde olduğunu ya da diş ağrısından kıvrandığını düşündüren adamın adım atışları ile iki kişinin tekdüze gam yapması akşam sessizliğine insanı gevşeten, uyku getirici bir hava veriyordu. Kendi dairesinin iki oda ötesinde ise kadın eğitmen ile oğlu Seryoja konuşuyorlardı:

-Babam mı geldi? Ya! Ba-bam gel-miş! Ba-bam gel-miş! diyordu çocuk.

Eğitmen ürkek kuşlar gibi bir çığlık attı:
-Votre pere vous appelle, allez vite! Size söylüyorum! “Peki, ben çocuğa ne diyeceğim?” diye düşündü Yevgeni Petroviç.

Daha bir şey düşünmeye fırsat kalmadan yedi yaşındaki oğlu Seryoja girdi içeriye. Cinsiyeti ancak giyindiği şeylerden belli olan bir çocuktu bu. Çelimsiz, solgun yüzlü, sıska, sera bitkileri gibi nazik... Yalnız yapısı değil hareketleri, kıvırcık saçları, bakışı, kadife ceketi de yumuşaklık, narinlik anlatıyordu.

*

Babasının dizine tırmanıp boynuna bir öpücük konduran çocuk yumuşak bir sesle:

-Merhaba, baba! Beni mi çağırdın? Dedi.

Savcı oğlanı yanından uzaklaştırdı:

-Bir dakika izin verin, Sergey Yevgenyiç! Öpüşmeden önce iki adam gibi oturup ciddi ciddi konuşmalıyız. Sana kızgınım, artık sevmiyorum seni. Bundan böyle bilmelisin:Seni sevmiyorum, artık benim oğlum değilsin!

Çocuk babasına dik dik baktı, sonra bakışlarını masaya kaydırdı, omuz silkti. Gözlerini kırpıştırarak:

-Sana ne yaptım ki? diye sordu. Bugün ne odana girdim, nede bir şeyciğine elimi sürdüm.

-Natalya Semyonovna az önce senden yakındı. Sigara içiyormuşsun. Doğru mu bu ?

-Evet, doğru söylüyor, bir kerecik içtim.

Savcı güldüğünü göstermemek için suratını astı.

-Gördün mü? Bir de yalan söylüyorsun! Natalya Semyonovna iki kez sigara içtiğini görmüş. Demek oluyor ki, üç yanlış hareket yapmış bulunuyorsun: Sigara içiyorsun, başkasının tütününü alıyorsun, yalan söylüyorsun. Üç suç birden!...

Çocuğun gözlerinin içi güldü.

-Doğru ya! İki kez sigara içitim; biri dün, biri de daha önce.

-Gördün mü? İki kez sigara içmişsin. Senden hiç memnun değilim. Eskiden iyi bir çocuktun, oysa şimdi bozuldun, kötü biri oldun.

Yevgeni Petroviç oğlunun gömlek yakasını düzeltirken, “Ona daha ne söylesem?” diye düşünüyordu.

-Evet, yaptıkların hiç hoşuma gitmiyor. Senden bunu beklemezdim. En başta, başkasının tütününü alma hakkına sahip değilsin. Herkes yalnız kendine ait olan şeyden yararlanmalıdır. Eğer başkasının malını alırsa kötü bir insan olur.( “Ona söylemem gereken şeyler bunlar değil.” diye düşündü Yevgeni Petroviç.) Örneğin Natalya Semyonovna’nın şallarını koyduğu bir sandık var. Ne sen, ne de ben sandığa el sürmemeliyiz, çünkü bizim değil. Doğru söylemiyor muyum? Senin de oyuncak atların, resimlerin var. Onları alıyor muyum ben? Belki almak isterdim ama benim değil onlar, senin!

Seryoja kaşlarını kaldırdı.

-Eğer istiyorsan al dedi. Lütfen sıkılma, baba, hepsini alabilirsin. Senin masanın üstünde duran sarı köpek benim, ama ben sesimi çıkarıyor muyum? Bırak dursun orada.

-Sana nasıl anlatsam, bilmem ki! O köpeği kendin bana armağan ettin, o şimdi benim oldu. İstediğimi yapabilirim. Oysa tütün benimdir, onu sana vermedim. ("Hay, Tanrım! Çocuğa gereği gibi açıklayamıyorum! Demek istediğim bunlar değil!” diye geçirdi içinden.)

Başkasının tütününü içmek istiyorsan önce ondan izin alman gerekmez mi? -

Tümceleri beceriksizce bir araya getirerek söyleyeceklerini çocuk diline çevirmeye çalışan Bıkovski oğluna mülkiyet kavramını açıklamaya çalıştı. Seryoja onu tüm dikkatiyle dinliyordu (babasıyla akşamları tatlı tatlı söyleşirlerdi). Çocuk sonra masanın kenarına yaslandı, miyop gözlerini kâğıtlara, mürekkep hokkasına dikti. Bakışları masada gezinirken zamk şişesi üzerinde durdu. Şişeyi alıp gözlerine yaklaştırdı.

-Baba, zamkı neyden yaparlar? diye sordu.

Bıkovski şişeyi aldı, yerine koydu.

-İkincisi şu sigara içmen... Bu da çok kötü . Eğer ben içiyorsam bundan sen de içebilirsin anlamı çıkmaz.Ben içiyorum, bunun kötü bir şey olduğunu biliyorum, bu yüzden kendimi ayıplıyorum, kendimden hiç hoşlanmıyorum.(“Ah ne kurnaz bir eğitimcisin sen!”diye düşündü) Tütünün sağlığa büyük zararı vardır, sigara içinler içmeyenlerden daha erken ölürler. Özellikle senin gibi küçüklere çok zararı dokunur. Senin göğsün zayıftır tam gelişmemiştir, o yüzden tütün dumanı verem gibi hastalıklar doğurur. Ignati amcan da veremden ölmedi mi? Eğer sigara içmese bugüne dek yaşayabilirdi.

Seryoja düşünceli düşünceli lâmbaya baktı, parmağıyla abajura dokundu, içini çekti.

-Ignati amcam güzel keman çalardı. Şimdi kemanı Grigoryevlerde duruyor...

Böyle diyerek masaya yaslandı, düşüncelere daldı. Soluk yüzünde babasını dikkatle dinliyormuş ya da kafasındaki düşüncelere kendini kaptırmış gibi bir anlatım donup kalmıştı. Kırpışmadan bakan iri gözlerinde hüzün, korku benzeri bir anlam vardı. Belki de bir süre önce annesini, amcası Ignati’yi onlardan alan ölümü düşünüyordu. Ölüm anneleri, amcaları öbür dünyaya götürüyor; çocuklar, kemanlar ise bu dünyada kalıyordu. Ölüler yıldızlara yakın yaşıyorlar, oradan bizlere bakıyorlardı. Bu ayrılığa dayanabiliyorlar mıydı acaba?

Yevgeni Petroviç “Ona nasıl anlatsam? Beni dinlemiyor; diye düşündü. Davranışlarına da, benim söyledik lerime de aldırdığı yok. Kafasına nasıl sokmalı ?”

Kalktı, odasında dolaşmaya başladı. Bir yandan da şöyle düşünüyordu Eskiden, benim zamanımda bu gibi sorunlar kolayca çözülürdü. Çocuğun sigara içitiği görülünce bir güzel bir güzel sopa çekilirdi. Zayıf iradeliler, korkaklar sigara içmeyi hemen bırakırlar, ama gözü pekler, zeki çocuklar tütünü çoraplarının içinde saklarlar, samanlıkta filan içerlerdi. Büyüyünceye dek bu böyle sürer giderdi. Annem bana sigara içmeyeyim diye para, bonbon verirdi. Şimdi bu gibi yöntemler geçersiz sayılıyor, hatta ahlâk bozucu görülüyor.

Çağımızın eğitimcisi bugünün mantığına dayanarak çocuğun yaşamdaki yönünü korku ve baskıyla ya da aferinlerle; ödüllendirme değil, kendi isteğiyle, bilinçli olarak alması için uğraşıyorlar.

Savcı odada gezinip bunları düşünürken Seryoja da yandaki sandalyeye basıp masaya tırmanmış, resim yapıyordu. Temiz dosya kâğıtlarını karalamasın, mürekkebe dokunmasın diye masanın ucuna onun için dörde kesilmiş kâğıtlar ile bir mavi kalem konulmuştu. Küçük bir ev yapan Seryoja kaşlarını oynatarak;

-Bu gün aşçı kadın lahana doğrarken parmağını kesti, dedi. Öyle bir çığlık attı ki hepimiz korkuyla mutfağa koştuk. Ne aptal kadın! Natalya Semyonovna parmağını soğuk suya sokmasını söylüyor, o ise durmadan emiyordu. Kirli parmağı nasıl ağzına sokar bilmem ki! Bu kötü bir şey değil mi baba?

Daha sonra avluya küçük bir kız çocuğuyla birlikte bir lâternacının geldiğini, laterna çalarken kızın şarkı söyleyip oynadığını anlatmaya başladı.

“Kafasında kendi düşünceleri var çocuğun. Kendine göre bir dünya kurmuş; neyin önemli, neyin önemsiz olduğuna ona göre karar veriyor. Onun dikkatini çekmek, bilincine ulaşmak için çocuk diline öykünmek (taklit etmek) yetmiyor; aynı zamanda onun tarzında düşünmek gerekiyor. Tütüne gerçekten acısam, o yüzden üzülüp ağlasam beni mükemmel anlardı herhalde. Çocuk eğitiminde annelerin yeri doldurulamaz, çünkü çocuklarla birlikte aynı şeyi hissederler, onlarla birlikte gözyaşı döküp kahkaha atarlar. Mantık yoluyla, ahlâksal öğütlerle bir yere varamazsın. Şimdi ne söyleyeceğim ben ona? Ne söyleyebilirim?”

-Bir daha sigara içmemek konusunda şeref sözü ver bana! dedi.

-Yaptığı resmin üzerine eğilerek kalemini kâğıda sertçe bastıran Seryoja oyun oynar gibi;

-Şe-eref sözü! Şe-e-eref sözü-ü-ü! diye babasının söylediklerini üstlenmeye başladı.

Bıkovski ; “Çocuk şeref sözünün ne anlama geldiğini biliyor mu bakalım? Hayır, öğüt vermesini bile beceremiyorum. Eğitimcilerden ya da bizim yargıçlardan biri beynimin içini okusa; oğluma karşı çok gevşek davrandığımı anlar, işi çapraşık açıklamalarla yokuşa sürdüğümü söylerdi. Ama ne olursa olsun, okulda, mahkemede bu gibi sorunlar evde olduğundan daha kolay çözülmektedir. Çünkü evde çılgıncasına sevdiğimiz kişilerdir işimiz… Sevgi, sorunları her zaman çetrefilleştirir. Eğer Seryoja oğlum değil de öğrencim ya da bir sanık olsa böylesine korkmazdım… düşüncelerim dağılmazdı” diye geçirdi içinden.

Yevgeni Petroviç masaya oturdu, oğlunun yaptığı resimlerden birini önüne çekti. Seryoja eğri çatılı bir ev çizmişti, duman bacadan zigzaglar çizerek kâğıdın üst kıyısına dek yükseliyordu. Evin yanında göz yerine iki nokta konmuş bir asker, askerin 4 rakamı biçiminde bir süngüsü vardı.

-Savcı;

-İnsan evden daha büyük olur mu? Senin resminde ev askerin omzuna ancak geliyor, dedi .

Çocuk resme baktı.

-Ama, baba, askeri küçük çizsem gözlerini göremezdik.

“Hadi, şimdi kalk da onunla tartışmaya gir bakalım!”

Oğluyla ilgili gözlemlerinden elde ettiği sonuca göre ilkel insanlarda olduğu gibi çocukların da kendilerine göre sanat anlayışları, yaratıcı görüşleri vardı. Bunu büyüklerin kavraması olanaksızdı.

Dikkatle gözlemlenecek olursa Seryoja’nın yaklaşımı biz büyüklere normal gözükmeyebilirdi. İnsanları evlerden yüksek çizmek, böylece yalnız cisimleri değil, izlenimlerini de anlatmak; ona göre mantıklı bir yoldu. Orkestranın sesini noktalarla doldurduğu küre biçiminde gösteriyor, ıslığı ise kıvrım kıvrım bir ip biçiminde anlatıyordu. Çocuğun anlayışına göre sesler biçim ve renklerle sıkı sıkıya bağlantılıydı; o bakımdan harfleri renklerle boyarken, her zaman, diyelim, L sesi için sarıyı, M sesi için kırmızıyı, A sesi için karayı seçiyordu...

Resim yapmayı bırakan Seryoja bir daha kıpırdandı, oturuşunu değiştirerek babasının kucağına çöreklendi, sakalıyla oynamaya başladı. Önce sakalı özenle sıvazladı, sonra ikiye ayırdı, şakaklara doğru favori gibi taradı.

-Şimdi İvan Stepanoviç’e benziyorsun, şimdi de bizim kapıcıya, diye mırıldanıyordu. Baba, kapıcılar niçin apartmanın kapısında beklerler? Hırsızları içeri sokmamak için mi?

Savcı oğlunun soluğunu yüzünde hissetti, arada bir yanağı onun saçlarına değiyordu. Sonunda bir gevşeme, bir sıcaklık yayıldı bedenine; yalnız elleri değil bütün ruhu Seryoja’nın kadife ceketinin yumuşaklığına gömülmüş gibi geldi. Çocuğun koyu iri gözlerinin içine baktı, kocaman gözbebeklerinden annesi, karısı, bir zamanlar sevdiği bütün varlıklar ona bakıyormuş gibi bir duyguya kapıldı.

Şunları geçiriyordu içinden: “Hadi, şimdi gel de döv şu çocuğu! Dövemezsen başka bir ceza bul! Bu durumda biz kendi çocuğumuzu eğitemeyiz. İnsanlar ilkelken bu gibi şeylere daha az kafa yoruyorlar, o nedenle sorunları daha cesurca çözüyorlardı. Şimdi bizler gereğinden fazla düşünüyoruz, mantığımız bizi kemirip bitiriyor...

İnsanlar geliştikçe, daha ince düşünüp ayrıntılara girdikçe daha kararsız, daha kuşkucu oluyorlar, daha çok çekinerek işlere el atıyorlar. Gerçekten konuyu iyice düşünürsek, çocuğa eğitim vermek, bir suçluyu yargılamak, kalın bir kitap yazmak için; büyük bir cesarete sahip olmak, kendine çok inanmak gerekiyor...

Saat 10;u vurdu.

-Hadi, oğlum, yatma zamanın geldi. “Hoşça kal” de bana yatağına git.
Seryoja yüzünü buruşturdu.

-Babacığım, biraz daha oturalım. Bana bir masal anlat.

İşi olmadığı akşamlar Yevgeni Petroviç, Seryoja’ya masal anlatırdı. Yoğun çalışan bir çok kişi gibi o da ezbere şiir bilmez, bilinen masalları anlatamazdı… her seferinde masalı kendisinin uydurması gerekirdi. Her masala “evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde “ değişmez kalıbıyla başlar, ardından birbiri ardından zararsız saçmalıklar sıralardı. Masal uydurmaya başladığında ortasının nasıl geleceğini, sonunun nasıl biteceğini kesinlikle bilmezdi. Çizdiği tablolar, durumlar, yarattığı kişiler rastgele, doğaçlama ortaya çıkar; masalın konusu, olayları, vereceği ahlâk dersi anlatıcının iradesi dışında gelişirdi. Seryoja babasının doğaçlamalarını çok severdi. Savcı bir şeyin farkına varmıştı; Masalın konusu ne denli sade, alçak gönüllü olursa çocuğu o derece çok etkiliyordu.

Bakışlarını tavana dikerek:

-Dinle, dedi. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde çok yaşlı, uzun kır sakallı, şöyle kocaman bıyıklı bir kral yaşarmış. Bu kral güneşte duru bir buz gibi ışıl ışıl parlayan camdan bir sarayda otururmuş. Saray portakalların, bey armutlarının, vişne ağaçlarının yetiştiği: lâle, gül, inci çiçeklerinin açtığı; çeşit çeşit kuşların öttüğü büyük bir bahçenin içindeymiş. Evet… Ağaçlarda camdan çıngırakların sesine, çın çın ötüşüne dalar gidermiş. Cam, madenlerden daha yumuşak, ince bir ses verir...Ya...Daha neler neler varmış...Bahçeden fıskiyelerden sular akarmış...

Sonya halanın yazlığındaki fıskiyeyi anımsıyorsun, değil mi? Kralın bahçesindeki fıskiyeler de böyleymiş işte. Ama onlar daha büyükmüş, sular kavakların boyundan daha yükseğe püskürürmüş.

Yevgeni Petroviç biraz düşündükten sonra ;

Kralın senin gibi küçük bir oğlu varmış, kraldan sonra tahta bu çocuk çıkacakmış. Bu, iyi bir çocukmuş. Babasına hiç naz yapmaz erkenden yatıp uyur, çekmecelerden filan bir şey almazmış. Kısacası söz dinleyen akıllı bir çocukmuş. Yalnız kusuru varmış, o da sigara içmesiymiş.

Seryoja tüm dikkatiyle dinliyor, babasının gözünün içine bakıyordu. Savcı anlatırken bir yandan da “Sonunu nasıl getireceğim?” diye düşünüyordu. Lafı epey uzattıktan sonra şöyle bitirdi:

-Sigara içtiği için kralın oğlu yirmi yaşına dek yaşamış yaşamamış, genç yaşında ölüvermiş. İyice kocayıp hastalanan kral ise yardımcısız kalmış. Ne ülkeyi yönetecek, ne de sarayı koruyacak bir yakını bulunuyormuş. Çok geçmeden düşmanlar gelmişler, yaşlı kralı öldürmüşler, sarayı yerle bir etmişler, bahçede kiraz, kuş, çıngırak bırakmayıp hepsini yakıp yıkmışlar. İşte böyle sevgili oğlum...

Böyle bir son Yevgeni Petroviç için oldukça saf, gülünç bir şeydi; ancak çocuğu son derece etkiledi. Bakışlrına korkuyla karışık bir hüzün çöktü, bir dakika kadar karanlık pencereye dalgın dalgın baktı, sonra titreyerek, alçak sesle;

-Ben de bir daha sigara içmeyeceğim, dedi.

Seryoja yanından ayrılıp yatmaya gittikten sonra savcı odasında sakin sakin bir süre daha dolaştı, kendi kendine güldü durdu…

Çev: Hasan Ali Ediz

http://www.karakutu.com/modules.php?...ewtopic&t=6133