Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 10

Çadır

Eğlence ve Mizah Kategorisinde ve Öykü ve Hikayeler Forumunda Bulunan Çadır Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> I. Gözüm kapalı. Sıcak… Hem de çok sıcak. Tüm bedenime yayılan ama yüzümde şiddetini arttıran bir sıcaklık söz konusu… Ellerimde ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024

    Çadır

    I.

    Gözüm kapalı. Sıcak… Hem de çok sıcak. Tüm bedenime yayılan ama yüzümde şiddetini arttıran bir sıcaklık söz konusu… Ellerimde büyük bir acı ve karıncalanma seziyorum.

    Gözlerimi açıyorum. Kum tanecikleri kaçıyor; lanet olsun! Boynumdan aldığım destekle hafifçe kaldırıyorum başımı. Gözkapaklarımı hızla kırpıştırmaya başlıyorum. İşe de yarıyor; yaşasın! Satırbaşında değindiğim eylemi gerçekleştiriyorum.

    Çevreme bakınıyorum. Körleşmeye neden olabilecek sarılıkta kumlar; hem de her tarafta. Çöldeyim. Peki, nasıl geldim? Bilmiyorum. Buraya gelmeden önce neredeydim? Hatırlamıyorum. Yerimden doğrulmalıyım. Bedenimin bir kısmı kum yığınının altında kalmış. Elimse tamamen kumun içinde; çivi gibi saplanmış. Omuzlarımdan kaldırmaya başlıyorum kendimi. Kumlar ince olduğundan zorlanmıyorum. Biraz doğrulunca kendimi sabitliyorum. Daha iyi ayağa kalkabilmek için dizlerimi çekiyorum. Kumların sıcaklığından, sürtünmeden ötürü biraz canım yanıyor; olsun!

    Tamamen dizlerimin üzerindeyim artık. Ellerimi kumun içinden çıkarınca o manzarayla karşılaşıyorum; kalın bir çivi ellerime çakılmış. İki elim dua eden bir Budist’in elleri gibi kenetlenmiş. Çivinin arka kısmı sağ elimin üzerinde. Sol elimin üzerindense diğer ucu çıkmış. Çivinin ucunda birkaç küçük et parçayı ve kan lekesi… Ellerimi kurtarmalıyım; ama nasıl? Önce sağ elimi çekmeye çalışıyorum. Sol elimi sabitleyemediğimden sadece acının daha derinime saplanmasına neden oluyor bu çabam. Artık daha dikkatli olmalıyım.

    Ayağa kalkıyorum. Dizlerimden hafifçe kırarak eğiliyorum. Ellerimi birbirine sıkıca bastırıp avuç içlerimden zıt yönlere doğru hafifçe bombe oluşturuyorum. Böylece ortada küçük bir açıklık meydana getirip ayağımla bastırarak birbirine çakılan ellerimi kurtarabilirim. Oluyor. Hatta “oluyor” nidasının sonuna birkaç tane ünlem bile ekleyebilirim. Oluyor! Arası yavaşça açılıyor. Parmaklarım kasılıyor ama olsun. Evet, arada bir boşluk oluştu. Sağ elim aşağıda kalacak şekilde kumların üzerine yerleştiriyorum. Sağ ayağımla sağ bileğime basıyorum. Sol ayağımı yavaşça az önce oluşturduğum bombeye yerleştiriyorum. Ama olmuyor. Sadece parmaklarımla tutabildiğimden pek sağlam görünmüyor. Parmaklarıma basıyorum bende. Hiç kendime vakit tanımadan doğrudan sağ elimi çekiyorum ve çıkıyor. İnanılmaz bir acı. Sol elimi sanki yaramın içinde bir akrep varmış da onu düşürmeye çalışıyormuşçasına sallıyorum. Kumların üzerine kan damlıyor. Çivi hâlâ sağ elimde… Sol, elimle, sağ elimin ayasından hafifçe itiyorum. Kıpırdamıyor. Ayaklarım çıplak olmasa ayakkabılardan yardım alabilirdim.

    Üstümdeki gömlek parçalanmış. Pantolonum da… Keşke bir taş olsa… Vücudumdaki en sert yer neresi? Dizlerim! Oturuyorum. Bacaklarımı iyice uzatıyorum. Gömleğimi çıkartıp sol dizimin üzerine birkaç kat yapıp koyuyorum. Sağ elimi biraz yukarı kaldırıp sol dizime vuracağım. Böylece çivi çıkabilir. Bir parça dışarı çıksa da yeter. Çekip çıkartırım. Herhalde!

    Hızla indiriyorum sağ elimi ve dizime çarpan çizi yukarı doğru ivme kazanıyor; yaşasın! Acı vücudumda yeniyken sol elimle o lanet çiviyi tamamen çekip çıkartıyorum. Çividen daha güçlü olduğumu göstermek istercesine pek önemi olmayan bir istikamete doğru fırlatıyorum. Acı, vücudumda ne yapacağını bilmez halde geziniyor. Sol dizimi mi yoksa sağ elimi mi acıtsa diye kendince bocalıyor. Sonra her ikisine de acıtıyor. Sırtüstü uzanıyorum kumlara. Biraz soluklanıyorum; derin nefes al… Nefesini al ve bırak. Sonra öksürük… Yavaşça doğruluyorum. Kumların üzerine düşen gömleğimden iki parça kopartıp sağ ve sol ellerimi sarıyorum. Umarım mikrop kapmaz. Hatıra olarak da az önce cennetimden sürdüğüm çiviyi alıyorum. Cebime koyuyorum. Cebim benim dünyamdır.

    Peki, ne tarafa gideceğim? Her taraf birbirine benziyor. En azından bir yön insana daha sıcak ve cazip gelmeli. Dümdüz yürümeye karar veriyorum. Sol ayağım aksıyor biraz; dizimden ötürü. Ama geçer zamanla; öyle umuyorum.

    (Devamı gelecek)

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Sn.Kafka,
    Bu bolumu daha once asmamismiy diniz?
    Belki degisik isimle.....

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    Sayın Mopsy bu aslında daha üzerinde çalıştığım bir öykü. Ve hiçbir yerde yayımlamadım daha. Ama öykünün sonlarındayım.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    Kaç saattir yürüdüğümü bilmiyorum. Fakat biraz ileride gördüğüm bir çadır bunu bilmenin pek de gerekli olmadığını düşündürüyor da olabilir. Kendi icat ettiğimiz bir ölçü biriminin yani saatin, yani zamanın değişken değerleri olmak tam da bu noktada beni rahatsız ediyor.

    Çadıra yaklaşınca yere uzanıyorum. Neden uzandığımdan ziyade kimden saklandığım daha önemli bence. Sahi ben kimden saklanıyorum? Çünkü hiç düşünmeden uzandım kumların üzerine. Bir şey beni buna zorladı. Anılar? Ama ben hatırlamıyorum.

    Sürünerek yaklaşıyorum çadıra. Fakat bu bir çadır değil! Sürünmeyi kesip izlemeye koyuluyorum. Nasıl olabilir böyle bir şey? Yere çakılmış çivileri; o çivilerdeki ipleriyle bir çadır bu.

    Yaklaşıyorum çadıra; veya artık her neyse ona! Üç katlı bir apartman görünümde bir çadır bu… Ara ara esen rüzgârda oynayan beze dokunuyorum; bu beton! Etrafında dolaşmaya başlıyorum. Bu çadır gibi görünen binanın arkasında müstakil bir çadır varmış. Gerisingeri dönüyorum. İlk geldiğim noktadayım. Az önceki yönün tersi istikamete gidiyorum. Ve nihayetinde çadırın giriş kapısını görüyorum. Kapının yanındaki zilleri görüyorum. “Acaba bana yardım edeler mi?” diye düşünüyorum. En alttaki zile basıyorum. Bekliyorum. Ses yok. Onun bir üstündeki zile basıyorum. Bekliyorum yine ses yok. Bendeki şans işte! Tam son zile basacakken yerimden hoplamama neden olan bir ses duyuyorum;

    - Birinci ve ikinci kattakiler taşındılar. Boşuna uğraşma.

    Etrafıma bakınıyorum kimse yok. Sonra ses yeniden geliyor.

    — Notunuz varsa ben ileteyim. Konuşmak için zillerin altındaki düğmeye basabilirsiniz.

    Megafondan geliyor bu ses. Hemen bahsettiği düğmeye basıyorum.

    — Kusuruma kalmayın rahatsız ettim. Yardım istemek için basmıştım zillere.
    — Ne gibi bir yardım?
    — Ellerim yaralı. Mikrop kapmadan temizlemek lazım… Ve açım. Yardım eder misiniz?

    Derken otomatiğin sesiyle açıldı kapı; yaşasın!

    - Posta kutusunda zarflar varsa onları da getirir misiniz?
    - Tabii…

    Kapıyı açıp içeri giriyorum. Bahsettiği posta kutuları hemen girişte solda duruyor. Birkaç tane de zarf var. Zarfların üzerindeyse ortak bir isim; Bay Z. İsim olduğuna ve zarfların düzenli olarak gelme durumu olduğuna göre adres de olmalıydı. Vardı da;

    Sn: Bay Z.
    Adres: “Sen”

    “Sen” diye bir adres üzerine düşünürken kendimi üçüncü katta buluyorum. Kırk – kırk beş yaşlarında biri kapıda;

    — Aman Tanrı’m! Ne olmuş size böyle? Lütfen geçin içeri.

    Kendi kendime “Ayakkabıyla geçsem bir sorun olur mu?” diye şaka bile yapıyorum. Zarfları kendine verip içeri geçiyorum. Geniş bir hol; L biçiminde. Girişin sağ kanadında bir oda var. Oturma odasıymış. Hemen karşımdaysa mutfak… Oturma odasına sırtımı verip mutfağın yanından geçtiğimdeyse sol bir tuvalet, karşımda bir banyo ve banyonun yanındaysa yatak odası var. Bay Z beni hemen banyoya sokuyor. Seviniyorum.

    Büyükçe bir küvet… Musluğu açıp doldurmaya başlıyorum. Gömleğimden kestiğim parçalarla yaptığım sargıyı çıkartıyorum. Çok önemli bir şeymiş gibi koyacak yer bulamıyorum. En sonunda cebime koyuyorum. Ellerimin durumu o kadar kötü değil. Morarmamış en azından. Ama yaranın kenarında kum parçacıkları iyi bir temizliğin gerektiği fikrini oluşturuyor bende. Muz esanslı şampuanı suya döküp karıştırıyorum. Harika köpürdü. Üzerimdekileri çıkartırken cebime koyduğum hatıra çivi yere düşüyor. Önemsemiyorum bile. Musluktan akan suyu kontrol ederken yeni bir oyun keşfediyorum; su akarken tam avucumun içindeki delikten geçiyor. Hafif kan da var. Ama içini temizliyor. Sonra diğer elimi uzatıyorum. Su sıcak. Musluğu kapatıp küvetin içine giriyorum. Fayanslarda yeşillik bir alanın manzarası var. Huzur veriyor bana. Manzarada eğilmiş olan söğüt ağacının hışırtısını duyar gibi oluyorum. Gözümü yumuyorum. Kendimi orada hayal ediyorum.

    Huri gibi bayanlar geliyor etrafıma. Başlıyorlar beni fayans taşlarıyla yıkamaya. Bir nehir var. Ama su yerine çivi akıyor. Demir çivinin akarken çıkardığı ses duyulmaya değer. Ağır bir makinenin çalışması gibi… Sonra irkiliyorum. Uyanıyorum bu hayalden. İçime bir sıkıntı doluyor. Her şey fazla güzel… Küvetten yavaşça doğrulup yerdeki çiviyi alıyorum. Neden aldığımı bende bilmiyorum. Sol elime alıyorum çiviyi ve sudaki dinlenceme devam ediyorum. Bazen ellerimi ayaklarıma götürüp sıcaktan kavrulmuş altlarını temizliyorum. Su iyi geliyor bana… Lifi alıp vücudumun her yanını ovuyorum bir yandan. Hayli kirlenmişim. Öbek öbek kir beliriyor. Kendimden utanıyorum.

    Bir ses… Hayır, bir tıkırtı… Sanki ses olmamak için çabalayan bir ses… Veya kendini ses olmadığını ikna etmeye çalışan herhangi bir şey… Gözümü hafif aralık bırakarak dinleniyormuş gibi yapıyorum. Eksik bir şey var; gülümseme. Hemen yüzüme saçma bir huzurun gereksiz mutluluğundan apar topar kaldırılıp alınmış nahoşluğunu konduruyorum.

    Kapı aralanıyor. Bay Z önce başını uzatıyor. İzlediğimin farkında değil. Muhtemelen o da aynısını düşünüyor. Yavaşça içeri giriyor. Elinde pompalı bir tüfek… Arkasında tutuyor. Bana yaklaşıyor. İnsan vücudunun en yumuşak yeri neresiydi? Karnı, boynu ve gözleri… Tam dibimde duruyor. Tüfeği yavaşça doğrultmaya çalışıyor. O anda önemli olan hareketinin yavaşlığı mı yoksa benim fark etmemem mi bocalıyor. Çünkü silahına bakıyor. O anda suyun altındaki çiviyi sol elimde kavrayıp Bay Z’nin boğazına saplıyorum. Kan fışkırıyor. Gözleri inanılmaz bir büyüklüğe kavuşuyor. Sanki gördüğü kocaman bir binayı net biçimde görebilmek için gözlerini de o binanın ebatlarında açmak gerekiyormuş gibi saçma bir fikre kapılmış gibi… Çivi boğazında duruyor. Sonra tüfeği düşüyor elinden. Nihayetinde yığılıyor yere. Beni neden öldürmek istedi? Veya beni öldürmek istedi mi? Saçma olacak ama beni mi öldürmek istedi? Keşke çiviyi başına vurup bayıltsaydım. O zaman sorularımla kendimi değil onu bunaltırdım. Pişman oluyorum. Acaba gömsem mi? Vazgeçiyorum gömme fikrinden. Görülmekten ötürü değil, üşendiğimden. Küvetten çıkıp kurulanıyorum.

    Tanımadığı birini neden öldürmek istesin ki? Mutlaka bir şeyler olmuş olmalı. Elimdeki çiviyle Bay Z’nin bir ilintisi var mı acaba? Ben niye peşpeşe sorular soruyorum. Ama asıl önemli soru şimdi geliyor; dolapta yiyecek bir şeyler var mı?

    Dolap ağzına kadar dolu… Pişmanlık hissi ile kendini bitirip tüketen birinin gerekli pişmanlığı daha fazla yaşamasına yetecek kadar dolu hem de… Dolabın kapısını açıyorum. Yemeye başlıyorum. Tamam, tıkınmaya başlıyorum. Çünkü çok açım. Masada duran su şişesini olduğu gibi kafaya dikiyorum. İçim yanmış. Tam tenceredeki dolmaları üçer dörder ağzıma tıkıştırırken aklıma bir şey geliyor; ya zehirliyse? Duruyorum. Ağzımdakileri bir güzel hazmediyorum. Herhangi bir belirti yok; devam… Şişeyi yeniden kafaya dikiyorum. Köşedeki tavuğu görüyorum. Hiç ısıtmadan ondan da bir parça kopartıyorum. Nefis… Yemeye biraz ara verip plan yapmam lazım.

    Banyoya yöneliyorum yeniden. Tuvaletin kapısındaki terlikleri giyiyorum. Çünkü banyo kanla kaplı. Ecza dolabını açıp oksijen, sargı bezi ve ayağımın altı için de merhem alıyorum. Banyonun lavabosunda boca ediyorum elime oksijeni; yakıyor. Her iki elime de döküyorum. Sonra sargı beziyle bir güzel sarıyorum. Merhemi yanıma alıyorum. Terliği tuvaletin kapısında çıkartıp eski yerine bırakıyorum. Yatak odasına geçip merhemi ayağıma sürüyorum. İyice yediriyorum. Ve uyku zamanı… Uyanınca bir plan yaparım. Hiçbir şey umurumda değil… Öldüreceklerse de uykumda öldürsünler.

    (Devamı gelecek)

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye RABİA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Mesaj
    4.585
    Blog Mesajları
    4
    Rep Gücü
    52573
    Yenileri istiyoruz...
    yeni öyküler...:((
    Tırtılın Dünya'nın sonu dediğine;
    Usta, kelebek der.

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    Rabia Hanım bu yeni bir öykü. Yapmak istediğim şey çok daha farklı bu öyküde. Şimdiki zaman kipinde ilerleyip bir çatışma yaratmaya çalışıyorum.

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye RABİA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Mesaj
    4.585
    Blog Mesajları
    4
    Rep Gücü
    52573
    Tırtılın Dünya'nın sonu dediğine;
    Usta, kelebek der.

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    O kadarını bilemeyeceğim Sayın Rabia. Ama bu öyküde kullandığım teknik diğerlerinden farklı.

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Aslinda beni sardi oykunuz.
    Sn: Bay Z.
    Adres: “Sen”

    “Sen” diye bir adres üzerine düşünürken kendimi üçüncü katta buluyorum. Kırk – kırk beş yaşlarında biri kapıda;
    Bu en carpici noktada adresin koyulasmasini beklerken kesip
    Ikinci mekana gectiniz.

    Bu adres konusunu yeniden kurcaliyacak misiniz?

    Bence donem donem donerek "Sen"i acmak
    Oykunun sonunda adrese nokta koymak....
    Belki merakimizi bu kucuk beslemelerle
    Oykunun sonuna kadar diri tutabilir.

  10. #10
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    Sayın Mopsy sizin okumalarınızı seviyorum. İşin özünde biraz da o adres var aslında. Ve öykünün çeşitli yerlerinde küçük göndermeler olacak. Bundan emin olabilirsiniz :)

Benzer Konular

  1. Çadır
    mopsy Tarafından Günün Fıkrası Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 08-12-2011, 11:33 PM
  2. Kalbinin Çağır(ıl)dığı Yerde misin?
    RABİA Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 03-11-2008, 04:00 PM
Yukarı Çık