Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 Toplam: 9
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Bilinmeyen Jung

    Merhaba!

    BAŞLANGIÇ

    Gölgelerin Kaçınılmaz Dünyasına Ait Önsezi
    Yıl 1949’du. Kalın bir kar örtüsü yaşlı Innsbruck şehrindeki görkemli barok binaların ana hatlarını gözden saklıyordu. Tyrol topraklarının nezih başkentinde, Alp Kışının amansız gücü yüzünden kimse kalmamış gibi görünüyordu. Adını Doğu Avrupa’nın uzun süre önce ortadan kaybolan birleşmiş devletlerinin sevilen lideri Maria Theresia’dan alan geniş cadde, her öğleden sonra gözlenen kötü havanın etkisinden kaçarak sığınabilecekleri bir korunak bulmak için koşuşturanlardan yoksundu. Korunak, özellikle de sıcak bir korunak kesinlikle az bulunuyordu. Isıtma malzemelerinin kıtlığı kamu binalarının büyük çoğunluğunu, özel binaların da birçoğunu soğuğa mahkum etmişti. Innsbruck’un ünlü üniversitesinin tarihi odaları bile, ilminden çok hissettiği rahatsızlığın etkisinden profesörlerinin çevresinde, çok sıkı giyinmiş oldukları halde titreyen birbirlerine sokulmuş öğrenci yığınlarını barındırıyordu. Manavlar, cesaretleri kırılmış bir şekilde, küçücük dükkanlarında soğuktan donmuş sebzeleri satmayı beklerken, Fransız işgal kuvvetlerinden Faslı sipahiler ve Senegallı piyadeler, generallerinin kendilerini bu kar ve buz ülkesine yerleştirmeye karar verdikleri güne bağıra çağıra lanet ediyorlardı. Böyle bir günde sıcak bir odaya çekilme imkanı bulmuş olan kadını, erkeği, çocuğu, herkes gerçekten mutluydu.

    Şehrin merkezinde yoksulların oturduğu mahallenin küçük, kıyıda kalmış bir sokağında, şapkalı, paltolu ve geniş atkılara sarınmış iki silüet hızlı adımlarla Amerika Birleşik Devletleri Bilgi Teşkilatı tarafından nüfusun entelektüel açıdan zenginleştirilmesi ve tesadüfen -belki de o kadar tesadüfi değildir- fiziksel rahatlığı için yapılmış halka açık okuma salonuna benzer bir yere gidiyorlardı. Orada, hepsi de dört işgal kuvvetlerinin en zengin ve en cömert olanın ideallerini taşıyan, birkaç dilde basılmış kitapların ve süreli yayınların arasında, Tyrol kışından kaçan yorgun ve üşümüş sığınmacılar sıklıkla biraraya geliyordu. Söz konusu iki silüet, sadece kötü hava koşullarından değil, devam eden başka sıkıntı ve zorluklardan da kaçan iki sığınmacıydı. Onlar yakındaki anavatanları Macaristan’dan kaçıp kardeş ülkede, birçok Doğu Avrupa’lının artık ikinci anavatanı haline gelmiş olan Avusturya’da geçici de olsa ikamet etmeye gelmiş mültecilerdi. Bu iki yurttaştan yaşlı olanının oldukça etkileyici bir görünümü vardı, üstelik ilim, din ve halk yaşamı alanlarında da aynı derecede etkileyici bir itibara sahipti. Profesör J. Katolik Kilisesinin bir papazı ve son zamanlara kadar papazlık statüsünü sürdürmekle birlikte, kilisenin resmi onayıyla terk ettiği Cizvit Tarikatının bir üyesiydi.

    Yıllardır ülkesinin akademik dünyasının seçkin, önde gelen kişilerinden biri ve bir Macar üniversitesinde kürsü sahibi en genç profesör olarak biliniyordu. Felsefe üzerine ayrıntılı bilgilerle dolu pek çok kitabın yazarıydı ve Heidegger, Jaspers ve Jean Paul Sartre’la şahsen tanışmış, varoluşçuluk konusunda uzmanlığı kabul edilmiş biriydi. 1945 yılında ismi Macaristan’ın, tüm ulusun kilisesinin önderliğini de beraberinde getiren başpiskoposluk bölgesi için aday gösterilenlerin arasındaydı, ancak birkaç yıl sonra hapsedilmesi tüm dünyada skandal yaratacak olan bu kahraman, trajik piskopos Kardinal Mindszenty’den yana adaylıktan çekilmişti. O sıralarda Profesör J. Avusturya’da, sadece birkaç vatandaşının haberdar olduğu, kişisel temasının ise daha da az sayıda kişiyle devam ettiği sakin bir yarı emeklilik hayatı içinde, çok sade ve gizemli bir silüet olarak yaşıyordu. Sürekli sohbet ettiği seçilmiş kişilerden biri, bu kış gününde yürüyüşüne eşlik eden, papaz olma yönünde büyük emelleri olan genç yaşına rağmen kendini iyi yetiştirmiş bir öğrenciydi. Bu genç adam, yani bu bilimsel incelemenin yazarı garip bir şekilde, geleneklere uymayan düşünüş tarzı ve gençliğin verdiği hararetli davranışlarıyla birlikte din konusundaki büyük ilgisine şaşırmış görünen münzevi profesörün dikkatini çekmişti. “Sizi çok takdir ediyorum, genç Baronum,” demişti ilk karşılaşmalarında; “Daha eski bir çağda olsa, gerçek bir aykırı(*) olabilir ve Dominikanlar tarafından yakılabilirdiniz!” Bu umut verici açılış sözleri, Amerikan kütüphanesinin okuma salonunda neredeyse her gün gerçekleşen buluşmalara, arada bir de yakınlardaki bir cafe’de Türk kahvesi ve Fransız konyağı zenginliği eşliğindeki kısa süreli arkadaşlığa yol açmıştı.

    “Bu öğleden sonra size bir ikramım olabilir,” dedi profesör yol arkadaşına. “Mutlaka ilginizi çekecek garip bir kitap geliyor.”
    “Garip bir kitap mı? Ne hakkında? Yazarı kim?”
    “Bana, göklere çıkarmaktan hiç vazgeçmediğin eski arkadaşlarınla, Gnostik aykırılarla ilgili olduğu söylendi, üstelik ilgilendiğin bir başka adam, saygıdeğer Dr. Jung tarafından yazılmış.”
    “İsviçreli psikolog mu?” diye sordu genç adam heyecanla, “Bu dağların karşısında yaşayan ve büyücülerle simyacıların eski gelenekleri konusunda çok usta olduğu söylenen kişi mi?”
    “Ta kendisi. Zürichli ‘Büyücü’ [sihirbaz].”

    The Gnostic Jung/ A. Hoeller

    Bilinmeyen Jung

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Dünya insanlığı olarak her alanda çok çeşitli görüş ve anlayışlarla karşılaştığımız bir zamanı yaşıyoruz. Bu çeşitlilik aynı zamanda gizliliğin de ortadan kalkışını beraberinde getiriyor. Bundan dolayı artık her şey apaçık bir şekilde sorgulanıp irdeleniyor ve bu da çağımız insanına geniş bir zihinsel özgürlük imkanı tanıyor. Böylesi bir imkanlar sistemine sahip olan insanlığın artık kendi varlıksal nitelikleri ile ilgili her türlü görüş ve anlayışı özgürce gözden geçirip tartışabilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
    Carl G. Jung kendi devri için gerçek anlamda yenilikçi bir düşünce adamıdır. Onun çok yönlü kişiliği içerisinde farklı bilgi alanlarıyla ilgilendiğini ve tüm bunları insan psişesinin derin yönlerini araştırmak için kullandığını görebiliriz. Geride bıraktığı eserleri ve düşünceleri hem terapistler için, hem de insanı ve onun iç hayatının derinliklerini anlamak isteyen araştırmacılar için çok zengin bir kaynak olmuştur.
    Elinizdeki bu eser Jung’un yaşamının belli bir kesitinde sezgisel olarak yazmış olduğu gnostik eğilimli metinlerin inceleme ve yorumlarından oluşmaktadır. Bu yorumlar değerli Jung araştırmacısı Stephen A. Hoeller tarafından kaleme alınmış ve Jung’un diğer pek çok eserlerinde ifade ettiği fikirlerle zenginleştirilmiştir.
    Jung’un yaşamış olduğu tecrübelerin ürünü olan bu bilgileri sizlerin yüksek anlayışlarına sunarken onu ruhsal dünyasıyla birlikte tanımanın konuyla ilgilenenlere önemli bir zihinsel genişlik kazandıracağını umuyoruz.

    Profesörün vermiş olduğu bu ilgi çekici haberle, soğuktan donmuş iki yolcu okuma salonuna girdi, karla kaplı paltolarını ve şapkalarını çıkardıktan sonra salonun uzak bir köşesinde, büyük ve üzeri yeterince boş olan masaya rahatça oturdular. Avusturyalı kütüphaneci kız profesörün her zaman okuduğu birkaç yayını masaya koyarken alışılmış biçimiyle “Hochwurdiger Herr” (Sayın Beyefendi) diyerek saygılı bir şekilde reverans yaptı. İki arkadaş kendilerini Marshall Planının fonlarıyla cömertçe ısıtılan odanın güzel sıcaklığının fazlasıyla artırdığı sessizliğe ve bilimsel rahatlığa bıraktılar. Bir saat geçti.
    Profesör J.’ye göre kapının açılması ve kütüphanecinin heyecanlı fısıltıları, o anki sığınaklarında kendilerine katılmak üzere bekledikleri aykırı ve psikolojik harikaları taşıyan kişi olduğunu haber veriyordu. İki sıra dışı özelliğiyle; büyük ve şişkin evrak çantasıyla, siyah eski püskü paltosundan çıkan papaz yakasıyla, Avusturya, İsviçre ve İtalya’ya sık sık kısa geziler yapan gezgin Macar papazı Peder Z.’den başkası olmadığı hemen anlaşılan, ufak tefek, pek de alımlı olmayan adam onlara doğru yaklaştı.
    Sessizce masaya yanaşan ziyaretçi resmi bir şekilde başını eğerek profesörü selamladı.
    Macaristan’ın manastır sınıfının geleneksel Latince selamlama tarzıyla “Laudetur Jesus Christus,” (Mesih İsa’ya şükürler olsun) dedi.

    Ziyaretçi, vatandaşlarının oturduğu masadaki boş bir koltuğa sessizce yerleşirken profesör ve arkadaşı “In aeternum. Amen,” (Her ebediyette. Amen) diyerek Pederin sel***** uygun bir şekilde karşılık verdiler. Bu selamlaşmayı sessiz, tedbirli, ama işitilebilir tonlarda devam eden dikkate değer uzunlukta bir sohbet izledi. Sohbetin konusu başlangıçta, anlaşılır bir şekilde gündemde bulunan ve kaygılı kalpleri çok yakından ilgilendiren meselelerdi. Macaristan’daki Komünist diktatörlüğün en son hareketleri anlatıldı; papazlar ve rahibelerden en son tutuklananlar, din adamları sınıfının üst düzey üyelerinin gösteriye dönen duruşmaları, talihsiz arkadaşların ve akrabaların yakalanışı ve hapsedilişi. Sürgün topluluğun fısıltılı umutları, Batı uluslarından kaynaklanan politik baskılar nedeniyle Rus destekli tiranlığın olası çöküşü, Vatikan’ın umutları, dünyanın her yerindeki politikacıların tereddütleri, bütün Batı Avrupa’daki kamplarda ve diğer tesislerde bulunan pek çok mültecinin yaşamakta olduğu kötü durum... bunlar ve ilgili diğer konular kırışık alınlar ve sıkıntılı bakışların eşliğinde konuşuldu, tartışıldı. Sonunda, konuşulması gerekenler azaldıktan ve kaygılı sorular yanıtlandıktan sonra, uzun süredir bekleyen konuya eğilmenin zamanı gelmişti.
    “Sevgili dostum,” dedi profesör, sesinde hayret verici bir ölçülülük göze çarpıyordu, “bu sabah bana Doktor Jung’un küçük bir kitabından söz etmiştiniz. Yanınızda getirdiniz mi?”

    Peder Z dikkatli bir şekilde tıka basa dolu evrak çantasını ağır ağır açarak içini karıştırmaya başladı. Birkaç dakika sonra, ufakça bir cilt çıkardı ve masanın üzerine, profesörle genç arkadaşının kolaylıkla görebileceği bir yere koydu. Profesör cildi açıp ışığın sayfaları en iyi biçimde aydınlatacağı bir açıya çevirdi. Üç adam da kendinden geçmiş bir ilgiyle bakıyordu. Önlerinde pahalı bir cilde sahip, parşömene benzer, estetik bir kağıt üzerine oldukça süslü harflerle basılmış küçük bir kitap duruyordu. Kısa bölümlerin başlangıç harfleri tamamen Orta Çağ el yazmalarındaki sözcüklerin karmaşık ilk harflerini andırıyordu, her sayfadaki metin ise sayfa numaralarının Roma rakamlarıyla yazıldığı, kenar boşlukları geniş olacak biçimde bırakılmış bir çerçeveyle çevrelenmişti. Kitabın metni, bakanın uzun zamandır kullanılmayan eski tarz Gotik Almanca türünde bir anlatı olduğunu ilk bakışta fark edebileceği gibi Almancaydı. Almanca metne karşın, kitap ön sayfaya özenli ve sanatkarane bir şekilde yazılmış Latince bir başlık taşıyordu:


    devam edecek......................

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    VII Sermones ad Mortuos.

    Yazarın adı başlığın altındaki satırda Basilides, yazıldığı yer ise İskenderiye, Doğu’nun ve Batı’nın Buluştuğu Şehir olarak görülüyordu.

    Genç adamın yanakları kızardı ve sanki çarpılmış gibi kitaba yaklaştı. Zar zor, nefesi kesile kesile, papaza sordu: “Profesör J. bize, sanırım siz de aynı fikirdesiniz, bu kitabın Dr. Jung tarafından yazıldığını söylemiştiniz. Öyleyse niçin Mısır’daki İskenderiyeli ünlü Gnostik Basilides’in adını taşıyor? Bunun doğru kitap olduğundan emin misiniz?”

    “Evet Baron, bu doğru kitap, Ölülere Yedi Vaaz. Sana öyküsünü çabucak anlatmama izin ver, o zaman sen de anlayacaksın. Bu kitap 1916 yılında Dr. Carl Jung tarafından yazıldı ama halkın kullanabileceği şekilde hiç basılmadı. Elimizdeki, Jung’un en yakın arkadaşlarından bazılarının kullanması için özel olarak hazırlanmış bir baskıdan alınan az bulunur bir kopya. Aslında, bu cilt Jung tarafından uzun zaman önce Hollanda’da bir doktora verilmiş, doktor da ölmeden önce onu en büyük ilgisi psikoloji olan ve Hollanda kilisesini ziyaret eden İtalyan bir piskoposa vermiş. Şimdi Vatikan’da olan yaşlı piskopos da çok benzer nedenlerden ötürü kitabı bana verdi. Belki işitmişsinizdir, Dr. Jung’un eski Gnostiklerin öğretilerine normalin üstünde bir ilgisi var, bu yüzden bu özel durumda bir nom de plume (takma ad ç.n.) olarak Basilides’in adını kullanmış.”
    “Gnostiklere yönelik büyük merakı olan yalnızca o değil,“ diye gülümsedi Profesör J. “Genç Baron da oldukça aykırı. Gelin şimdi kitaba biraz daha bakalım.”

    Kitabın metni de kesinlikle başlık sayfasının gösterdiği kadar garip ve çekiciydi. “Sermo I” başlıklı ilk bölüm Almanca yazılmış uğursuz cümleyle başlıyordu:

    Die toten kamen zurück von Jerusalem, wo sie nicht fanden, was sie suchten. Sie begehrten bei mir Einlass und verlangten bei mir Lehre und so lehtre ich sie:

    Höret: ich beginne beim Nichts, das nichts ist dasselbe wie die fülle. In der Unendlichkeit ist voll so gut wie leer. Das Nichts ist leer und voll. Ihr konnt auch ebenso gut etwas anderes vom Nichts sagen, z.b.es sei weiss oder schwarz oder es sei nicht, oder es sei. Ein unendliches und ewiges hat keine Eigenschaften, weil es alle Eigenschaften hat …

    Ölüler aradıklarını bulamadıkları Kudüs’ten geri geldiler. Benden içeriye kabul istediler, onlara öğretmemi istediler, ben de onlara öğrettim:

    Beni Dinleyin: Hiçlikle başlıyorum. Hiçlik tamlıkla aynı şeydir. Sonsuz halinde tamlık boşlukla aynı şeydir. Hiçlik hem boştur, hem tamdır. Hiçlik hakkında pekala başka şeyler de söylenebilir, yani beyaz ya da siyah olduğu, var olduğu ya da var olmadığı. Sonsuz olanın, ebedi ve ezeli olanın niteliği yoktur, çünkü bütün niteliklere sahiptir.
    Genç adam profesöre dönüp sorana kadar ilk bölümü, ya da vaazı okudular: “Tüm bu belirsizlik de ne? Pleroma sözcüğünü tanıdım, eski Gnostiklerin yazdığı Plenum’u (Latince; doluluk ç.n.), Gnostikler hakkında daha doğrusu Gnostiklere karşı şeyler yazan Papazların ifade ettiğini gördüğüm birkaç fikri de çıkarabildim. Vaaz adındaki bu şeyi hiç anlayamıyorum!”

    Profesör hemen yanıtladı: “Bu Mutlak’ın, tanımlanamaz’ın tarifi. Doktor Jung’un bununla güç anlar yaşaması hiç garip değil. Areopagite Dionysius tarafından üstü kapalı söylenen mistik karanlığı hatırlıyor musun? Ya da Meister Eckhart’ın betimlemelerindeki şiirsel belirsizliği? Jung’un bu eski mistiklerin de karşılaşmış olduğu bir vazifeyle karşı karşıya olduğuna hiç kuşku yok. Okumaya devam et!”


    devam edecek.......

  4. #4
    Tecrübeli Üye Kafka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Nerden
    Labirent
    Mesaj
    278
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    16024
    Kesinlikle ilgi çekici bir çalışma. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    merhaba!

    Bundan sonra “Sermo III” başlığını taşıyan bir sayfa dikkatlerini çekti:

    Ölüler bataklıklardan yükselen dumanlar gibi yaklaştılar ve haykırdılar: “Bize en yüce tanrı hakkında daha fazla şey anlat!”

    – Abraxas bilmesi zor tanrıdır. Onun gücü en fazladır, çünkü insanlar onu hiç kavramazlar. İnsanlar güneşin summum bonum’unu (en büyük iyiliğini) görür, şeytanın da infinum malum’unu (sınırsız kötülüğünü), ama Abraxas, o görmez, çünkü o, hem iyilik hem de kötülüğün annesi olan tanımlanamaz yaşamın kendisidir.

    Profesör J. metni okumayı bıraktı. “O, evet, Abraxas. Başı bir horozunkine benzeyen Gnostik evren hükümdarı. Bu tuhaf Gnostik tanrısal varlıkların bazılarını hatırda tutmuş olsak kutsal tablolarımız ve statülerimiz ne kadar da renkli olurdu. Elbette, insan İsa’mızın imgesinden usandırılıyor, özellikle de burada her zaman altın yaprakla kaplandığı Avusturya’da. Ama, önemli değil, Jung gerçekten de eski horoz tanrıyla ilgili tarifiyle bir şeyler başarmış. Bunun, en azından etkileyici bir şiir olduğunu söylemeliyim! Şunu dinleyin!”

    Sonra da zorla kontrol altında tuttuğu belli olan, sabit bir sesle okumaya başladı:

    O kendini boşlukla birleştiren tamlıktır.
    O kutsal düğündür;
    O aşktır ve aşkın katlidir;
    Mukaddes olandır o ve ona ihanet edendir.
    Günün en parlak ışığı, deliliğin en derin gecesidir.

    Onu görmek körlük demektir;
    Onu bilmek hastalık;
    Ona tapınmak ölümdür;
    Ondan korkmak bilgelik;
    Ona karşı durmamak özgürlük demektir.

    Kısa bir sessizlikten sonra yeniden yüksek sesle okumaya başladı:

    İşte korkunç Abraxas da böyledir.
    O kendini gösteren en kudretli varlıktır ve onda yaratılış kendisinden korkulur hale gelir.
    O, Pleroma’ya ve onun hiçliğine karşı yaratılışın açığa vurulmuş itirazıdır.
    O, oğulun dehşetidir, kendini annesine karşı hisseden oğulun.
    O, annenin oğluna duyduğu sevgidir.
    Yeryüzünün hazzı ve cennetin acımasızlığıdır o.
    İnsan onun yüzü karşısında felce uğrar.

    Onun karşısında ne soru ne de yanıt vardır.
    O yaratılışın hayatıdır.
    O farklılaşmanın faaliyeti.
    İnsanın sevgisidir o.
    İnsanın konuşması.
    O hem aydınlığıdır insanın, hem de karanlık gölgesi.
    O hilekar gerçekliktir.

    "Bu Jung gerçek bir şair,” diye araya girdi büyük evrak çantalarının ve az bulunur kitapların taşıyıcısı papaz. “Bu pasaj Goethe ile eşdeğer ya da en azından Tanrı’dan korkunç bir köpekbalığı olarak söz eden felsefi şairimiz Endre Any ile.”

    “Köpekbalığı ya da horoz, ikisi de tamamen aynı şey. Tanrı sevgi ve ışık olduğu kadar dehşet ve karanlıktır da. Yoksa Auschwitz nasıl açıklanabilir ya da Stalin ve uşaklarının yönettiği Sibirya ve Budapeşte’deki işkence odaları?” Profesör J. başını salladı, uzun beyaz saçları alnına doğru düzensiz dalgalar halinde yayıldı.

    “Ama bu karanlık ve korkunç eylemler Tanrı’dan çok şeytanın alanına girmiyor mu?” diye sordu Peder Z.

    “Asla, dostum. İsviçreli doktor bu küçük kitapta sayısız tanrı ve şeytan var derken doğru söylüyor. Hem bir şeytan nedir ki zaten? Kilise onun düşmüş bir melek olduğunu söylüyor, öyle de. Ama nereden düşmüş? Tanrı’nın büyüklüğünün aleminden ya da burada söz edildiği biçimiyle Pleroma’dan veya tamlıktan. Düşmek inmek anl***** gelir, yüksekten alçağa inmek. Bu yüzden şeytanlar Tanrı’dan tüm yaratılış düzeylerinin en altına, cehennem denen yere düşmüş varlıklardır.

    Diabolos sözcüğünün gerçekte küçük tanrı anl***** geldiğini bir düşün. Bu küçük kötü tanrılar aslında bazı yanlışları teşvik etmekten sorumlu olabilirler, ama tüm iyi ve kötü şeyler için nihai sorumluluk mutlaka Tanrı’ya kalır. İşte, Jung’un Abraxas’ının bizim “kötü sadece iyinin olmamasıdır” diyen Aziz Thomas ve teologlarımızı kavradığımızda inandığımız Tanrı’dan daha doğru bir Tanrı imgesi olmasının nedeni de tamamen budur. Alman ve Rus ölüm kamplarıyla bunları yaratanlar sadece iyiden yoksun değiller; onlar kötüler.”

    Üçlünün en gencinin çekingen bir şekilde yaşça büyüğünde kusur bulmasının zamanıydı: “Öyle görünüyor ki Profesör, bu kez Gnostik bir aykırı gibi konuşan sizsiniz. Aynı anda hem iyi hem de kötü olan bir Tanrı insanlar için hiç de tatmin edici olmayan bir tapınma nesnesi olurdu elbette.”

    devam edecek...........

  6. #6
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    MERHABA!

    “’İnsanlar’ derken inananların oluşturduğu yığınları kastediyorsan, tabii ki haklısın.
    Yine de eski günlerden Gnostik arkadaşların Tanrı bilgisinin Tanrı’ya tapınmaktan
    Daha önemli olduğunu söylerlerdi ve Tanrıyı bilmek için kötünün bilinmesi gerektiğini de.”
    “Gnostiklerin bunu söyleyeceği konusunda sizinle aynı fikirdeyim Profesör,
    Ama sizin söylemek istediğiniz ne?”

    “Söylediğim şeyin hem akıllıca hem de gerekli olup olmadığını kendime sormam gerek.
    Bu yüzden bir şey söylemeyeceğim.”
    “Yine bir Cizvit gibi konuştu,” diye mırıldandı Peder Z., düşüncesizce ifadesinden
    Hemen pişmanlık duyarak.
    “Öyle olsun, Cizvitlerin, diğerleri dayanamayıp yenildiğinde yine de varlıklarını sürdükleri bilinir.”
    Profesör dikkatini bir kez daha kitaba çevirdi.

    Kitabın gözden geçirilmesi neredeyse sona yaklaşıyordu.
    Son bölüm üç okuyucunun bakışını da üstüne çekti.
    “Sermon VII” başlıklı olan ve sayfa numarası olarak Roma rakamıyla
    XVII’yi taşıyan bu bölüm bir Gotik D harfi olan çok iri,
    Tezhip edilmiş bir harfle başlıyordu:

    Des nachts aber kamen die Toten
    Wieder mit kläglicher gebärde und sprachen:
    Noch eines, wir vergassen davon zu reden,
    Lehre uns vom Menschen…
    Gece ölüler yeniden geldi ve
    Yakınmalar arasında şöyle dediler:
    “Bilmemiz gereken bir şey daha var,
    Cünkü onu tartışmayı unutmuşuz:
    Bize insanı öğret!”
    İnsan tanrıların, iblislerin ve ruhların dış dünyasından iç dünyaya,
    Büyük olan dünyadan küçük olan dünyaya girilen ana kapıdır.

    Küçük ve önemsizdir insan;
    geride kolayca bırakılabilir ve
    Böylece bir kez daha sınırsız uzaya,
    Mikrokozmosa, iç ebediyete girilir.

    Tahmin edilemeyecek bir uzaklıkta,
    Cennetin en yüksek noktasında
    Kendi başına bir yıldız hafifçe parıldar.

    Bu, yalnız olanın tek Tanrı’sıdır. Bu, onun dünyasıdır,
    Onun Pleroma’sı, onun tanrısallığı.
    Bu dünyada, insan Abraxas’tır,

    Kendi dünyasını yaratan ve mahveden.
    Bu yıldız insanın Tanrı’sı ve amacıdır.
    O onun yol gösteren tanrısallığıdır; onda insan sükunu bulur.

    Ruhun ölümden sonraki uzun yolculuğu ona gider;
    Insanı harika bir ışığın parlaklığına sahip daha büyük dünyadan
    Koruyabilecek her şey onda parıldar.

    Bu Tek’e insan dua etmelidir.
    Böyle bir dua yıldızın ışığını çoğaltır.
    Böyle bir dua, ölüm üzerinde bir köprü kurar.

    Mikrokozmosun hayatını çoğaltır;
    Dış dünya soğuduğunda,
    Bu yıldız yine de parıldar.

    İnsan bakışlarını Abraxas’ın coşturan oyunundan
    Başka tarafa yöneltebilirse, onu
    Kendi Tanrı’sından ayırabilecek hiçbir şey yoktur.

    İnsan burada, Tanrı orada.
    Zayıflık ve önemsizlik burada, ebedi ve ezeli yaratıcı güç orada.

    Burada sadece karanlık ve nemli bir soğuk var.
    Oradaysa her şey güneş ışığında yıkanıyor.

    Bu sözler üzerine ölüler sessizleştiler ve gece sürüsünü koruyan çobanın
    Ateşi üzerinde yükselen bir duman gibi ayaklandılar.

    DEVAM EDECEK.....................

  7. #7
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Metin, Dr. Jung tarafından görünüşte biraz gizli ve özel bir mesajı saklama
    Girişimine işaret eden, ama büyük olasılıkla geç dönem Mısır kaynaklarında
    Sıkça görülen bir tarzda majik bir Gnostik formüller dizisi de içeren
    “Anagram” başlıklı kaba sözcüklerden oluşan dört heceyle sona eriyordu.

    Üç okuyucu aynı tarzda anlamlı bir şekilde birbirlerine baktı.
    Masada huşu ve hayret dolu ürkütücü bir ruh belirmiş gibiydi.
    Yıllardır kitabın içeriğini bilen sahibi bile görünür biçimde etkilenmişti.
    Birkaç dakika boyunca kimse konuşmadı.

    Sessizliği Profesör J. bozdu: “Dr. Jung Rönesans majisyenleri tarzında bir kahin (seer) ve
    Bir mistik. Onda akademik gözün gördüğünden daha fazlası olduğunu bir süredir biliyordum.
    O, Freud’un tersine, ruhun karanlık gizemlerinden korkan biri değil.
    Arkadaşları ve yandaşları arasında geleneklere uymayan, garip ilişki ve
    Ilgilere sahip insanlar var. İtalyan öğrencilerinden birinin bir teozof, aynı zamanda
    Doktor olan bir İngiliz yandaşının da bir Rus üstadın meraklısı olduğunu duymuştum.
    Merkezi İsviçre’de olan Avusturyalı mistik Rudolph Steiner tarafından kurulmuş grupla
    Onun arasında bir ilişki de olmalı.

    Pek çoğumuz Dr. Jung’un spiritizmle ilgili olgulara kendini kaptırdığını ve
    Okült olgular üzerine bir tez yazarak doktorasını aldığını biliyoruz.
    Bazı kişiler onun spiritüel bir pagan olduğunu düşünüyor, bazıları da onu
    Hristiyanlığa karşı önyargılı olmakla suçluyor. Bu küçük kitap her iki düşüncenin de
    Yanlış olabileceğini gösterebilir, çünkü Jung’u pagan ya da Hristiyan kategorilerinin
    Dışına çıkararak onun bir tür Gnostik olduğunu gösteriyor.
    Bu olağanüstü belgeyi dikkatle okumuş olmaktan kesinlikle çok mutluyum,
    Size müteşekkirim Peder.”

    Genç arkadaşları her zamanki ateşliliğini bile geride bırakır bir şekilde
    Konuşmaya girerken, ılımlı bir tavra sahip papaz, profesörün yorumlarına
    Teşekkür etme fırsatı bulmuştu:
    “Ben de gerçekten son derece müteşekkirim, sözcüklere sığmaz bu.Yine de fazlasıyla
    Endişeliyim, çünkü bize bu kitabın çok zor elde edildiğini söylediğinizi hatırlıyorum.
    Her sözcüğü hatırda tutacak şekilde içeriğini ezberlemek isterdim.
    Hayatta sahip olmak isteyeceğim bir kitapla karşılaşsaydım, o mutlaka bu olurdu!”

    “Hafızanızı bu kadar zorlamanız gerekmeyebilir Baron, çünkü yarın geceye kadar
    Innsbruck’tan ayrılmayacağım, siz de o zamana kadar çok güçlük çekmeden
    Bu az sayıda sayfayı kopya edebilirsiniz.
    Sadece bir iyilik yapıp yarın saat beşten önce kitabı bana geri verin.
    Fransiskan manastırında kalıyorum, buradan çok uzak değil.”

    Kitabı mutlu arkadaşına uzattı, o da titreyen elleriyle kitabı kavrayıp
    Dikkatlice paltosunun iç cebine gizledi. “Bu gece kopyasını çıkaracağım.
    İstediğiniz kadar erken bir saatte, hatta sabah ayininden önce onu alabilirsiniz.”

    Dışarıda kışın erken karanlığı çökmüştü. Müdavimleri okuma salonunu neredeyse boşaltmıştı,
    Belli ki kütüphaneci de kapıları kapatmaya hazırlanıyordu. Nazikçe iyi dileklerini ifade eden,
    Uç arkadaş paltolarını giyip şapkalarıyla atkılarını taktıktan sonra binadan çıktılar.
    Kış akşamı onları sarıp sarmaladı, birlikte kısa bir yürüyüşün ardından,
    Her biri kendi yoluna gitmek için dağıldı. Olağanüstü bir gün sona ermişti.

    Ama tamamen değil. Üç arkadaştan biri kendi adına kesinlikle
    Günü sona erdirmeye niyetli değildi. Hiçbir yuvarlak masa şövalyesi Kutsal kase’yi
    Jung’un Ölülere Yedi Vaaz’ının kopyasını taşıyan Macar öğrenciden
    Daha büyük bir saygı ve arzuyla taşımamıştır. Ağır ağır giden soğuk tramvay,
    Terminalden şehrin uzak bir bölgesi olan kaldığı yere yürüyüş, telaşlı hazırlıklar ki
    Bu hazırlıklara yeterli miktarda kağıt ve sağlam bir dolmakalem edinmek de dahildi,
    Tüm bunlar sıkı sıkıya bir çalışma ve beklentiyle dolu bir ömrün ödüllendirileceği ve
    Taçlandırılacağı bir yere yapılan yolculukta yerlerini almıştı.
    Yemekle ilgili simyasal işlerin kutsal yeri olan mutfak, hızlı bir şekilde
    Bir geceliğine skriptoryum haline getirildi, ateşli katip ise kendini tamamen adayarak
    Genç ömrünün en büyülü uğraşlarından birine daldı.

    Yaşlı pansiyoncu kadının, köpeğinin tüylerini fırçalamasından günlük yemeklerin hazırlanması
    Ve yenmesine, giysilerin ütülenmesinden Tarot olarak bilinen büyülü destenin bir başka biçimi
    Olan Orta Çağ’a özgü Tarock kartlarıyla oynanan oyunlara kadar sayısız iş
    Için kullandığı en değerli eşya olan büyük mutfak masasının üzerinde, şimdi dikkatlice
    Yazılmış sayfalar üst üste yatıyordu. Bu saygıdeğer masa daha önce hiç bu kadar
    Büyük bir çabaya ve daha ateşli bir kendini işine adama örneğine tanık olmamıştı.

    İş bittiğinde gece yarısını bir hayli geçmişti. Kısa bir süre sonra güneş doğacak,
    Günün ilk ayinine giden Fransiskenlerin manastırına aceleyle gidilecek, en sonunda da
    Bu değerli cilt, sacristy’de hala biraz uyku sersemi olan Peder Z.’ye verilecekti.
    Evet, iş bitmişti ama gizem henüz başlıyordu.
    Gölgelerin kaçınılmaz dünyası, günlük yaşamın gün ışığı dünyasına girmişti.

    Zaman geçti ve dünya değişti; Yedi Vaaz bir zamanlardaki katibi için bir hayret ve
    Merak nesnesi olarak kalmayı sürdürdü. On üç yıl sonra uzak California’da, ölüler
    Bir kez daha hararetli hayranına “geri döndü”. Kudüs’ten değil, Zürih’ten geliyorlardı
    Ve Rascher Verlag yayınevi tarafından Erinnerungen Traume Gedanken von C. G. Jung
    (Anılar, Rüyalar, Yansımalar; C. G. Jung) başlığı altında yeni yayınlanmış bir kitapta görünmüşlerdi.

    Yayınlanmadan önceki Almanca bir kopyası ona İsviçreli bir arkadaşı tarafından verildiğinde,
    Başkahramanımız bu kitabın ek bölümünde gizemli Vaazlar’ın Almanca metninin bulunduğunu
    Hemen fark etmişti. Vaazlar’ı takdim eden sayfada nahoş bir dipnot vardı:
    “Yalnızca Almanca basımda yayınlanacaktır.” Katibimizin şevki bir kez daha kabarmıştı.
    Aklına Almanca metnin yalnız İngilizce okuyabilen, ama sırf bu nedenden ötürü
    Bu kitabı okuma şansından mahrum kalmaması gereken birçok kişiye ulaştırılması
    Gerektiğine dair bir fikir geldi. Şimdi önünde daha az romantik olmakla birlikte
    Yine de ilgi çekici bir iş duruyordu: Metnin Almanca orijinalinden İngilizce’ye çevrilmesi.
    Jung’un kendisi tarafından dağıtılmış olan Almanca orijinaline oldukça benzer bir biçimde,
    Bu çeviri de gizli bir şekilde basılacak ve sınırlı sayıda birkaç yakın arkadaşa dağıtılacaktı.

    O sıralarda, elbette, Zürih ve Kusnack’lı yaşlı bilge adam dünyevi hayatının sahnesinden
    Ayrılmıştı. Hala spekülasyona ve garip dedikodulara maruz kalan kişiliği,
    Daha önce olduğundan çok büyük bir açıklıkla ortaya çıkmıştı.
    Jung psikolojisi yavaş yavaş Almanca konuşanlarla sınırlı dünyanın dışına çıkmaya ve
    Hareket kazanmaya başlamış, kurucusunun geleneklere uymayan ruhsal ilgileri de
    Simya üzerine yaptığı fevkalade çalışmaların ortaya çıkması ve Answer to Job
    (Göreve Cevap) ile geleneksel teolojiye Gnostik saldırısıyla kısmen belgelenmişti.

    Ancak, Yedi Vaaz’ın çevirisi yine de gizli bir konu, Gnostisizmle ve Jung’un psikolojisiyle
    Ilgilenen az sayıda kişi tarafından okunacak bir metin olarak kalmıştı.
    Uzun süredir mevcut aynı zamanda bilinmeyen bir çeviriydi. İşin bir parçası daha bitmişti,
    Ama esrar devam ediyordu ve gölgelerin dünyası daha da büyümüştü.

    devam edecek.........

  8. #8
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Yine zaman geçti ve dünya daha çok değişti. 1960’lar geride kalmıştı, 1970’lerin büyük bölümü de; geçen yıllarla birlikte bir karışıklık ve daha spiritüel bir yaratıcılık çağı geldi. Vietnam savaşı kaybedilmiş (Amerika Birleşik Devletleri’nin kaybettiği tek savaş) ama çağdaş Batı kültürünün sıradan bilinci ve ruhunu yitirmiş denebilecek yapısına karşı olan savaş neredeyse kazanılmıştı. Çocukların bazılarının Kova Çağı demekten hoşlandığı türdeki haçlı seferi, daha önceki haçlı seferlerine benzer şekilde, ruhun koruyucu gücünün yattığı Kutsal Kabiri geçici süreyle serbest bırakmıştı. Yeni çağın şaşkın çocukları kayayı yuvarlamış ve tarifsiz bir büyüklüğün ortaya çıktığını ilan etmişlerdi. Bir zamanlar şair Yeats’in haber verdiği, kaba ama harikulade bir hayvan, doğmak için ağır ağır Bethlehem’e yaklaşmıştı. Ozanlar “Günler, siz bir değişimsiniz” diyorlardı ve gerçekten de değişmişlerdi. Meleklerin kanatları havadaydı.

    Bu yeni günlerde, Dr. Jung hiç olmadığı kadar öne çıkmıştı. Fiziksel olarak uzun bir süre önce bu dünyadan ayrılmış olmasına rağmen, varlığı yıldan yıla giderek daha fazla hissedilmeye başlamıştı. Psikologlar ve psikiyatrlar Freud ve Skinner’ın oyunlarını oynamaya, libidodan ve nevrotik farelerin labirentlerinden zevk almaya devam ediyorlardı ama edebiyat, mitoloji, şiir ve gittikçe artarak eğitimsizleşen bir dünyada varlığını sürdüren bu tür kültürlerin dünyası Jung’un daha çok farkına varmıştı. Jung kendi terapisinden, hatta kendi analitik psikolojisinden daha önemli bir hale gelmişti, üstelik işin tuhaf yanı, bu durum tamamen normalmiş gibi görünüyordu.

    Jung’un ve daha önceki saklı figür ve konuların yükselişiyle birlikte, dünya da Jung’un Yedi Vaaz’da kendisiyle ilişkilendirdiği eski bir spiritüel disiplin olan Gnostisizm konusuna duyulan ilginin alçakgönüllü canlanışına tanık olmuştu. Uzun süredir toprak altında kalmış el yazması kitaplar Mısır’da gün ışığına çıkmış ve bunlar birçok bilginin, hatta meslek dışından olan hayal gücü kuvvetli ve yaratıcı kişilerin ilgisini çekmişti. Pleroma, Abraxas ve Basilides gibi sözcük ve adlar, içgörülü ve yaratıcı çok sayıda kişi için artık tümüyle yabancı bir şey değildi. Jung’un ve Gnostiklerin zamanı gelmişti. Ölülere Yedi Vaaz’ın zamanı gelmişti.

    İşte, ölülerin bir kez daha Kudüs’ten geri gelişi ve ilgi gerektirişi de bu zamana denk geliyordu. Vaazlarla, bunların gelecekte nasıl kullanılacağına dair önceden herhangi bir bilgisi olmaksızın kendini adayarak bunları kopyalamış kişi arasında bağ kurmada aracı olan o orijinal küçük dramanın temsilcileri üzerinde, aradan geçen otuz yıl çok şeyi değiştirmişti. Profesör J.’nin asil silüeti dünya akademisinden ayrılmıştı. Kalbinin, Bavaria Munich’teki sürgün yerinden kaygıyla izlediği halkının 1956 yılındaki vatansever isyanının feci başarısızlığına dayanamadığı söylenmişti. Kitabın taşıyıcısı olan Peder Z. de, tıpkı yaşayışına benzer bir şekilde, dikkat çekmeden ve gösterişiz biçimde yabancı bir bağda mütevazı bir işçi olarak ölmüştü. Sürgün, belki de kadim Gnostiklerin gönderildiği o daha büyük sürgünü bir ışığın tamlığından yayılan kıvılcımların sürgününü yansıtarak devam ediyordu. Bir zamanlar kopyayı çıkarmış olan genç katip ise, onlarla ilk karşılaştığı Tyrol Alplerinden çok uzakta, ölüler ve Bilge Basilides’in onlara verdiği vaazlar tarafından sık sık ziyaret ediliyordu. Yeni bir dünyadaki yeni arkadaşların verdiği cesaret, çok uzun zaman önce ve çok uzaklarda karlı bir kış gününün öğle sonrasında tutuşturulan alevi körüklemişti. Burada anlatılan ilk olayların üzerinden otuz yıl geçtikten sonra, Yedi Vaaz’da da telaffuz edildiği gibi, Dr. Jung’un Gnosisi artık daha geniş bir çevre için ulaşılabilir hale getirilmişti.

    İnsanlık tarihinin her çağında, özel bir bilme vasfı ya da Gnosis ile dolu kişiler olmuştur. Carl Jung da böyle bir kişiydi. Bu bilme, onun da tekrar tekrar ifade ettiği gibi, kendi zamanının ya da herhangi bir zamanın, eldeki bilim ve din gelenekleri içinde bulunamazdı. Açık olan tek bir yol vardı, geriye kalan tek bir seçenek; Jung ilk deneyimi yaşamak zorundaydı. Onun verdiği isimle bu Urerfahrung (arşetipik deneyim), yani Gnosis deneyimi, onu Basilides’in ve söz konusu ölülerin gölge dünyasına götürmüştü. Yaşamının ilk yıllarının parlak gün ışığıyla dolu dünyasında yaşarken bile, daha sonraları kaçınılmaz bir gölgeler dünyasının önsezisi olarak tarif edeceği bir durumdan hiç kurtulamamıştı. Bu önsezi elbette sadece Jung’a özgü bir deneyim değildir, belli bir dereceye kadar tüm insanlığın paylaştığı bir deneyimdir. İnsan istidadının gnostik doğası, herkeste, bu gölgeler dünyasına dair bir hissin bulunmasıyla açığa vurulur. Rasyonel olmama ve olasılık dışı olma özelliği taşımasına karşın, aşkın bir içsel Gnosis öğesi insanın kalbine silinmez bir şekilde yazılmıştır; her günkü dünyanın, dikkatsizlik ve bunun sonucunda ortaya çıkan bilgisizliğe bağlı tüm saçmalıkları ise onun hatırlanmasını engelleyemez. Gnosis’in inkar edilmesi sadece onun gücünü gizlice doğrular. Meister Eckhart’ın da dediği gibi, “Ne kadar çok sayıda kişi Tanrı’ya küfür ederse, o da Tanrı’ya o kadar dua eder.”


    devam edecek......

  9. #9
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    merhaba!

    Gnosis unutkanlığı hali, onun birçok yanlış ve sahte nesne yerine tek bir gerçek nesnesini yeniden bulunana kadar dinmeyecek olan sıkıntılı bir yoksunluk duygusunu daima beraberinde taşır. Gölgeler ülkesinden Jung’un Yedi Vaaz’ı yarattığı kadim Gnostikler, çoğu kez kişilerin hissettiği tüm arzuların, herhangi bir şeyden ya da herhangi bir deneyimden, heyecan, mutluluk ve sevgi kazanmak için yapılan tüm girişimlerin ruhun gerçek yurdu olan Pleroma’ya, yani “Varoluşun tamlığı”na duyulan bitmek tükenmek bilmeyen bir sıla hasretinin göstergelerinden başka bir şey olmadığını söylemişlerdir.

    Sadece evin yolunu bulmuş olanlar bu yolu başkalarına gösterebilir. Kendi yolunu kaybetmiş bir kişi kötü bir rehberdir. Bilgisi olmayanların, iyi niyetli oldukları sürece dünyaya iyilik edebileceklerine inanan eşitlikçi iddiayı geçersiz kılan da bu gerçektir. Uzun vadede, yalnızca bilenler işe yarar iyilikler sunabilir, çünkü onlar yürüdükleri için yolu bilen kişilerdir.

    C. G. Jung ruhların; kültürün iyileştiricisiydi. Dünyanın nadiren görmüş olduğu insanlığa hizmet eden çok etkili bir kişi. Bu etkililik ve bilgelik kalıtımın, çevrenin ya da eğitimin değil, canla ilgili gizli bilginin bulunduğu gölgelerin ülkesine giden yolu yürümüş olmasının bir sonucuydu. Bu yolu yürümek ve amacını bulmak, makul ve mümkün olanın fikirlerine ve dünyaya ters düşmek anl***** gelir. Jung bir zamanlar bizim dünya resmimizin, ancak ihtimal dışı olanın içinde bir yer bulduğunda gerçeklikle birbirine uyacağını yazmıştı. Düzenin kaosa üstün gelmesi ve anlamın sonuçta anlamsızlığa galip çıkması ihtimal dışıdır. Yine de, ihtimal dışı olan şey gerçekleşir; o mümkündür ve menzilimizin dışında değildir. Gerçek anlamıyla bakıldığında, ihtimal dışı olan şey aslında insanoğlunun otantik yazgısı, gerçek istidadıdır. Bunun, insan olmamızı sağlayan istidat olduğu da söylenebilir, çünkü onu önemsemedikçe ya da bilmezlikten geldikçe, insan olmaktan da daha uzağızdır. Kendi yazgılarını izleyen ağaçlar ve çiçekler, kuşlar ve hayvanlar kendi yazgısına ihanet eden insandan daha üstündür.

    Artık sonuna gelen bu giriş, doğasında kişisel bir ifadedir. Yazarına göre, Yedi Vaaz ve onun bir zamanlar bu vaazları keşfetme tarzı, aynı anda hem oldukça kişisel hem de bütünüyle evrensel olan garip bir yazgının ihtişamlı bir sembolüydü, öyle de kaldı. Alplerdeki o soğuk ve karlı kentteki sıcak okuma odasında yaşanan büyülü andan sonra yaşam eskisi gibi olmamıştı, olamazdı da. Tıpkı kutsal yazı ya da dönüştürme gücü olan bir formülün yazılı olduğu el yazması gibi, o gizemli küçük kitabın kopyası çıkarılan sözcükleri de bir yaşamın gidişatını değiştirmişti. Gelenekselliğin güvenli limanı tüm çekiciliğini kaybetmişti; onunla birlikte eskiliğinden dolayı saygın olan inanç ve gelenek kurumları da. Geleneksel inanç ve bağlılıkların yitirilmesi pekala spiritüel anlamda köksüzlüğün işaretlerini de beraberinde getirebilir; inançla düşünce ve gelenekle araştırmayı değiştirenlerin özelliklerini de.

    Böyle bir zamanda kişi kendini kolayca Uçan Hollandalı’nın kaderine mahkum edebilir ve her zaman asla bulamayacağı bir limanı ararken, fırtınalarıyla dehşete düşüp dinginliğiyle büyülenerek yaşam okyanusunda bitmek tükenmek bilmeksizin bir o yana bir bu yana yelken açabilir! Jung’un ve Gnostiklerin ruhuyla temasa geçmiş kişinin kaderi böyle olmayacaktır; Gnosisin kılıcını kuşanmış arşetipik gölgelerin büyülü dünyasına giren bir kişinin kaderi böyle olmayacaktır. Yaşam, bir önseziden, bir farkındalık ve deneyim yaratmıştır. Çoğunlukla böyle olur; başlangıçta ilgi çekici fakat uzak bir önseziden başka bir şey olmayan gerçekliklerin, kişinin hayal edebildiğinden daha da yakında olduğu ortaya çıkar. Çölün etkili ve güzel sözleriyle konuşan İslamiyet’in Peygamberinin de söylediği gibi bunlar “şah damarınızdan daha yakın”dır. Gölgelerin kaçınılmaz dünyası Jung’un odasında olduğu kadar herkesin odasındadır.

    Üzücü olan tek nokta, birçok kişi için bunun sonsuza dek görünmez kalmasıdır. Bununla birlikte, önsezi ve rüyada, gün ışığının büyülü eşzamanlılığında ya da uykunun karanlık büyücülüğünde bu gölgelerle etkili bir şekilde temas kurmuş olanlar için, bunlar yalnızca görünür kalmaz, aynı zamanda gerçekten varoluşun kaynakları haline gelirler. Jung’un Laurens van der Post’a “Rüya, bir kadın gibidir. İlk sözü söylediği gibi, son sözü de söyleyecektir” derken anlatmak istediği şey de gölge dünyanın bu zorunlu niteliğiydi belki de.
    Bir önsöz ilk söz olarak tanımlanır. Bir başka anlamda son söz de olmalıdır, çünkü izleyen çalışmanın başlangıç ve bitişi kendi içinde özetlenmek durumundadır. Bu satırların bunu başarıp başaramadığı yazarının hüküm vereceği bir şey değildir. Onun tüm yapabileceği, okuyucunun çalışmalarının harekete geçiren gücü olarak görev yapan zihinsel durum ya da ruhsal havayla ilgili bir önsezi almış olacağı umudunu beslemektir. Jung ancak bir şairin onu anlamaya başlayabileceğini söylemişti, bu yüzden garip Gnosis ülkesinde gezinen bir başka kişi olan şair A. E.’nin dizeleriyle bunu sonlandırmak belki de uygun olacaktır:

    Zamansız bir dünyadan
    Gölgeler saldırıyor Zaman’a,
    Dünyadan daha eski bir güzellikten yapılmış,
    Ruhun tırmanabileceği bir merdiven.
    Tırmanıyorum hayali basamaklardan
    Zaman’dan daha eski bir beyazlığa.

    The Gnostic Jung
    A. Hoeller

Benzer Konular

  1. iPhone 5 in bilinmeyen özelliği
    YukseLL Tarafından iPhone (iOS), ipad Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 20-10-2013, 11:24 AM
  2. Google nin bilinmeyen servisleri
    YukseLL Tarafından Bilgisayar ve İnternet Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 20-03-2013, 12:42 PM
  3. Carl Gustav Jung Sözleri
    dogangunes Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 06-11-2012, 08:24 PM
  4. Carl gustav jung
    mopsy Tarafından Biyografi (Yaşam Öyküsü) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 04-04-2012, 11:54 AM
  5. Bilinmeyen Gerçekler
    Bay X Tarafından Teknoloji ve Bilişim Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 25-02-2007, 04:09 PM
Yukarı Çık