+ Konuya Yorum Yaz + Yeni Konu Aç
1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 15
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Ogretmen oyku yazdi

    Merhaba!

    Bu baslik altinda sevgili ogretmenlerimizin ozgun hikayelerini paylasacagiz.
    San'ata yonelislerini hep beraber alkislayacagiz!
    Ogretmenlerimiz seviyoruz.....
    Türkiye Birincisi

    UÇAN BALONUM NEREDE?
    Zeliha DEMİRCİOĞLU

    1975’in yazı…
    İnanmıyorum! uçan balon olur mu hiç? Ama masallarda
    her şey olur. Devler, cüceler, konuşan böcekler, sihirli değnekler…
    Uçan balon da onlar gibi sihirli mi?
    Abla sen uçan balon gördün mü?
    “Bak geçiyor!” Renk renk, tombul tombul balonlar…
    Uçan balonlar…
    Dokunmak istiyorum, dokunmak zorundayım… Yoksa
    bu büyüye inanmayacağım. “Bana para verir misin baba? Bir
    masal satın alacağım. Teşekkür ederim, iyi yürekli
    kahramanım.”
    “Haydi ver uçan balonumu. Peki, bileğime bağla abla!”
    Bu gece uyumak istemiyorum. Neden söndürdünüz ışıkları?
    Balonumu seyredeceğim, onun tavanda nasıl durduğunu…
    Uyumayacağım işte… Uyumayacağım… U-yu…
    Sabah olmuş. Balonumu aldığım gibi sokağa… Bağlamasanız
    da olur. Ben onu sımsıkı tutarım nasıl olsa!
    Gökyüzü pırıl pırıl, masmavi. Uzak…
    Hangi boşlukta elimden kaçtı? Nasıl uçup gitti bulutların
    arasına? Uçan balonumu geri alabilir miyim? Babam alabilir
    mi abla? Süzüle süzüle, umarsız, kararlı…

    Yaşadıkça öğrendim; kimi sevgililer uzağına düşer insanın...
    Kalabalıklara karışır… Kimi sevgililer kara toprağa…
    Kırık hayaller kanatırken de avuçlarımı sıkabilmeyi; gidenlerin
    ardından tevekkülle bakabilmeyi öğrendim. Öğrendim,
    zamanın terkisine aldıklarının geri gelmediğini.
    Yirmi yıl sonra…

    Erciyes!.. Oldum olası severim dağları. Dağlar güven
    verir bana, ayaklarımın yere basışını duyumsatır. Ve dağlar,
    yürümem gereken istikametin işaretçisidir.
    Lakin her güzelin cilvesi… Ayaz…
    İlk maaşımı olduğu gibi kömüre verdim. Isınsın diye ellerim...
    Yüreğimi ısıtmak içinse öğrencilerimin gözlerindeki
    kıvılcımlardan alevler büyüteceğim. Gökkuşağı ebrulisinde
    bitimsiz baharlar…
    Henüz televizyonum yok. Elzem olanlar dururken şimdi
    bunun sırası değil. İyi ki memleketten annemlerin eski
    radyosunu getirmişim. Çelik’in “Hercai”si çalıyor. Şimdi Gülay…
    “Cesaretin Var mı Aşka”…
    Gurbet akşamlarında, bu ezgilerden kalbime kalan burukluk,
    gün ışıdığında dağlar ardına siniyor. Cıvıl cıvıl çocuk
    sesleri içimi yaşama sevinciyle doldurduğunda, her tasamı
    unutturduğunda!.. Soran, merak eden, her soruyla biraz
    daha filizlenip boy veren; ağlayan, çatışan, anlaşan, sevinen,
    sevilmeyi bekleyen çocukların sesleri…
    Demek öyle diyorsun koca Erciyes! Demek ben bu mesleği
    çok sevdim öyle mi ve öğrencilerimi…

    Mart 1997
    İki aydır bu lisedeyim. Sınıfa giriyorum. “Günaydın!”…
    Ses yok. Beni gördüklerine memnun olmuyorlar. Lisede öğretmenlik
    yapmak üzerine ne hayallerim vardı oysa! Neden
    birbirimize ulaşamıyoruz? Neye direniyorlar bu kadar?

    “İbrahim!”, “burada.”, “Yaşar!”, “burada.”…
    “Derse geçmeden önce bir duyuru yapmak istiyorum arkadaşlar:
    İlçe çapında bir şiir yazma yarışması var.” Yüzüme
    bakıyorlar ama çok kısa bir an. Sonra yine o meşhur devasa
    duvarlar giriyor aramıza. Tepkisizlik… Gözlerim, gözlerini
    göremez oluyor.
    Öyle bir şey söylemediğim halde Nimet: “Mecbur muyuz
    yazmaya?” diyor. Anlaşılan her zamanki gibi canı benimle
    kavga etmek istiyor. Bir gün bu kızın isteğini yerine getirmekten
    korkuyorum! “Evet!” diyorum. “Sözlü notunuzu şiirlerinizden
    vereceğim.” “Yeteneğim yok. Nasıl yazacağım?
    Yaptığınız haksızlık!” “Elinizden gelenin en iyisini yazın!”
    Recep, daha ılımlı tavrıyla, kekeleyerek, “Tamam hocam, yazarız.”
    diyor. Nimet’in bakışlarından nefret okunuyor.
    Bu sınıfta geçen her ders, hayallerime ve kişiliğime ihanet!..
    Kendimi tanıyamıyorum artık. Notla tehditler savuran,
    çözümsüzlükler içinde savrulan öğretmen ben miyim Allah’ım!
    İşte yine bağırıyorum, çıldırdım sonunda: “Yalçın! Kız
    arkadaşlarını rahat bırak! Senin de bir kız kardeşin var değil
    mi?”
    İlk kez bir öğrencimi sevememenin suçluluğunu yaşıyorum.

    Nisan 1997
    Nimet, yarışmada birinci oldu. Sanırım bundan sonra
    bazı şeyler değişir. Nimet’in hatta bütün sınıfın duvarları yıkılır,
    dilerim!
    Ödül töreninde program sunucusu Nimet’in şiirini okuyacağını
    anons ediyor. Gurur duyuyorum.
    Salonda sessizlik… Alkışlamaya hazırlanan mütebessim
    eller… Bekliyoruz.
    Nimet sahnede sunucuyla tartışıyor. “Okumayacağım!”
    diyor. Yalnız bana değil salondaki herkese öfkeyle bakıp çıkıp
    gidiyor.
    Kalakalıyoruz…
    Yazık, yanılmışım! Bir anda her şeyin düzeleceğini sanmıştım…
    Ah, bu deveyi gütmek istemiyorum; geriye kaç seçeneğim
    kaldı?

    Kasım 1997
    Erguvan kokulu nevbahar, yerini ne çabuk savrulan hazan
    yapraklarına bıraktı. Hayallerimin mavisi hüznün gölgesine...
    Su toprağa karıştı. Yaprak toprağa… Toprak alabildiğine
    sükuta… Sükut alabildiğine içime... Benliğimi derinliklerin
    gizemine koyuverdiğimde buldum yaşamın anlamını. Hayat
    derinliklere dokunulduğu kadar hayat. İnsan derinliğine
    göz kırpıldığı kadar insan. Keşfedilmemiş güzelliklerin sırrı,
    gözler ruha baktıkça aynalara yansır.
    Hazırlıksız konuşma çalışmaları yapıyoruz. Listeden seçerek
    kaldırıyorum; kürsüye geçiriyorum onları.
    “İbrahim! Konun, “eğitim”. Süren beş dakika. Evet, seni
    dinliyoruz.”
    Recep, “gençlik” konusunda harika bir konuşma yapıyor.
    Arkadaki kızlar yine çığlık çığlığa... Bir anda irkiliyoruz.
    “Hocam! Yalçın...” Bıktım bu çocuğun taşkınlıklarından!
    “Kalk Yalçın! Sen konuşacaksın.” Bütün sınıf geriliyor.
    Bugüne kadar derste sorulan hiçbir soruyu doğru dürüst yanıtlayamadı.
    Kimse onun herhangi bir konuda iki cümleyi
    bir araya getirebileceğine inanmıyor. Kızları zor durumda
    bırakmak neymiş görürsün şimdi. “Konuyu kendin seç. Tek
    yapman gereken burada beş dakika konuşmak.” Yalçın biraz
    düşündükten sonra, “Havadan sudan konuşacağım.” diyor.
    “Konuyu kendin seç” demekle hata ettiğimi anlıyorum. Ama
    sözümü geri almam doğru olmaz. “Peki Yalçın!” diyorum,
    “süren başladı.”

    Yalçın beş dakika boyunca konuşuyor. Havayı, suyu anlatıyor.
    Kâh cümleleriyle kâh mimikleri kâh hareketleriyle…
    Birinci dakikanın sonunda gülmeye başlıyorum. Üçüncü
    dakikanın sonunda hepimiz kendimizi bu mizahçının sürprizlerinin
    keyifli yolculuğuna bırakıyoruz.
    Kim demiş, Nasreddin Hocalar, Kavuklu Hamdiler, İsmail
    Dümbüllüler dünyaya bir daha gelmezmiş diye!.. Gülmeyi
    unutan yüzleri güldürebilmek insanlara verilmiş ne
    güzel armağan!
    Gülebilmek ve yaşadığımızı hissetmek için senin konuşmana
    ihtiyacımız var Yalçın! Lütfen artık susma, olur mu?

    Şubat 1998
    “Okulumuzda yarışma düzenlendi: İstiklâl Marşı okuma
    yarışması...”
    Okuma kelimesini duyar duymaz Recep, başını önüne
    eğiyor. Kıyamıyorum. Engeli nedeniyle bu yarışmaya katılmayı
    aklından bile geçirmemesi, kendine haksızlık. Kekemeler
    şarkı söyleyebiliyorlarsa şiir de okuyabilirler. Riski göze
    alarak onu yüreklendirmeli miyim? Ya başaramazsak, sonu
    hüsran olursa... İşte bunu asla telâfi edemem.
    “Sen de katılır mısın, Recep?” diyorum. “Ben mi?!..”
    “Evet. Birlikte çalışırız. Ders çıkışında kal.”
    Ritm veriyorum ona. Orkestra şefi gibi...
    İyi gidiyor.
    Recep’in bütün vücudu titrese de kelimeleri titremiyor.

    Mart 1998
    Her şey inanmakla başladı…
    Ve… Ve Recep ikinci...
    Ardından kompozisyon yazma yarışmasında Türkiye birinciliği...
    Hangi zafer daha büyük, bilemiyorum: Yüzlerce kişi arasında
    konuşma güçlüğünü hiç bilmeyen yabancılara olan zaferi
    mi; yoksa herkesin herkesi tanıdığı küçücük okulumuzda,
    onu dinlerken yüzüne bir an önce ne söyleyeceksen söyle
    der gibi bakan arkadaşlarına olan zaferi mi?

    Nisan 1998
    Yine ödül töreni… Birincilik ödülü, sahibini buluyor:
    Nimet!..
    Duygular, sözcüklere ancak bu kadar kusursuz dönüşebilir
    ve yüreğin elçisi mısralar, iki dudağın arasından ancak
    bu kadar efsunlu dökülebilir... Bütün salon ayakta... Alkışlar...
    Nimet, emanetini Kaymakam Bey’den alıyor. Kaymakam
    Bey, salona: “Bu çocuk, gelecek vaat eden bir kabiliyet,
    ülkemiz için bir cevher. Gelebileceği en iyi noktaya destek
    görmediği için gelemez, harcanırsa üzerimize vebal olur.
    Kaymakamınız olarak, huzurunuzda bu çocuğa sahip çıkıyor,
    tüm eğitim giderlerini üstleniyorum.”
    Programdan sonra Nimet’leyiz. Merak ettiğim sorunun
    cevabını bu gece alıyorum: “Hocam, geçen yılki ödül töreninde
    kürsüye çıkmadım, daha güzelini yazmam gerektiğini
    ve yazabileceğimi düşündüm. Size bir özür borcum olduğunu
    unutmadım. Umarım bu gece beni bağışlamışsınızdır. Bu
    başarı benden çok sizin. Eğer bizi zorlamasaydınız, bir gün
    bir şiir yazabileceğimden haberim bile olmayacaktı.”
    Hangi mazeret böylesine çabuk unutturabilir bir özrü?
    Hangi tehir böylesine beklenmeye değer?
    Sabrın meyvesi bu kadar mı tatlı olurmuş!

    Haziran 1998
    Simurg’un kanatlarında telaş…
    Uçsuz bucaksız sema.
    Ufuk… Yine ufuk… Yine ufuk…
    Benden bir parça al yanına;
    Bir aşk, bir umut, bir dua…
    Uç uçabildiğince kuşum,
    Seninleyim daima!
    “Son karneleriniz. Haydi alın bakalım. İbrahim, Yalçın,
    Nimet, Recep, Yaşar…”
    Yalçın üzgün görünüyor. “Hocam, beni seviyorsanız bu
    belgeyi geri alın!” diyor. “Neden Yalçın?” “Aile saadetimiz bu
    kadar mutluluğu kaldıramaz, hocam. Her karne gecesinde
    aynı sahnelere alışkın babam, şimdi eli havada bir heykele
    dönüşecek. Annem bize bu günleri de mi gösterecektin diye
    kalp krizi geçirir, herhalde. Ağabeyim, teşekkür alabiliyordun
    da bunca yıldır niye almadın, diye beni döver. Ablam,
    Yalçın’ın bile teşekkür aldığı bir dünyada yaşamak istemiyorum
    diye intihar eder. En iyisi, yol yakınken siz bu teşekkürü
    benden alın, hocam.”
    Allah’ım, bu çocuğun her hâli komedi!
    Objektiflere gülümsüyoruz. Mutluluklarımız fotoğraf
    karelerinde ölümsüzleşiyor. Sadece anı yakalayan kareler kifayetsiz…
    Kızlar Yalçın’ın etrafını sarmışlar. Yalçın aradan utangaç
    ve muzip bakıyor.
    Mezuniyet gecesi…
    Program metnini Recep oluşturdu. Nimet sunuyor.
    Şiirlerle hayatı anlatıyoruz; çocukluğu, gençliği, adanmışlığı,
    aşkı ve ölümü.
    Son bölümde Yalçın doğaçlama yapıyor. Güldürü ustamız…

    Alkışlar dindi, davetliler gitti.
    “Yaşar, haydi şarkımızı söyle!”
    Biraz arabesk ama olsun, biz seviyoruz. Hele Yaşar’ın sesinden
    olunca…
    “Bu son olsun!”
    Yaşar söylüyor: “O kuytu köşede beklerdim seni… Elinde
    kitaplar koşardın bana…”
    En acılı gurbet türküsünü dinler gibi başımız önümüze
    eğik dinliyoruz Yaşar’ı. Notalar çağlayan olup içimize akıyor.
    Boğazımıza düğümler, gözümüze yaşlar bırakıyor.

    Ekim 2005
    Telefon çaldı. İbrahim arıyor. Duydum, bir dershanede
    müdür olmuş. “Alo! Nasılsınız, hocam? Arkadaşlar nasıl?
    Görüşebiliyor musunuz?” “İyiyim İbrahim. Ben bildiğin
    gibi… Bu yaz Nimet’in düğünü oldu. Kına gecesinde bizim
    kızlarla sabahladık. İstanbul’da çalışıyor. İkinci üniversiteye
    devam… Bir de yüksek lisansa hazırlanıyor. Recep de İstanbul’da.
    O da yüksek lisans yaptı. Geçen yıl evlendi. Yalçın,
    konservatuarda tiyatro bölümünü bitirdi. Herkes iyi. Herkesle
    görüşüyoruz ama senin artık beni unuttuğunu düşünmeye
    başlamıştım.”
    “Ne diyorsunuz hocam! Sizi unutmak mı? Sizi unutmamız
    için önce kendimizi unutmamız gerekiyor.”
    Artık uçan balonda sihir olmadığını biliyorum. Sihir,
    onunla uçabilmekte... Ve sihirli değnek ellerimizde... Yüreklerimizden
    Simurg’a kanat açan kuşları bir bir uğurlarız.
    ÖĞRETMENLER, sihirli değnekleriyle öğrencilerinin
    yüreklerine dokundukları an, bulutların ötesindeki sonsuzluğa,
    onlarca uçan balon dansının ahengiyle süzülürler. Ve
    varoluşun eşsiz tadında katmerleşen sevgilerle gönül tahtlarına
    ebedî kurulurlar.

    Türkiye ikincisi
    SANA İTİRAFIM VAR
    Filiz NAMLI

    Bana hayatın anlamını öğreten güzel çocuk, seni yazmak
    istedim bu gece…
    Ay, az önce uzattı............................................ .......


    Mum Işığında SON MAHNI

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Türkiye ikincisi

    SANA İTİRAFIM VAR
    Filiz NAMLI

    Bana hayatın anlamını öğreten güzel çocuk, seni yazmak
    istedim bu gece…

    Ay, az önce uzattı başını pencereden; kaldırıp başımı
    şöyle bir gökyüzüne baktım. Yalnızlığım vardı şu sol yanımda,
    bir de sekiz sene önce bırakıp geldiğim anılarım. Yıldızlar
    dizi dizi gökyüzünde, öyle parlak ki bu gece. Gözlerin geldi
    aklıma: bana insanlığı hatırlatan sözlerin. Güzel meleğim,
    nasıl unutabilirim ki seni… garip biliyorum ama belki de sen
    benim en onurlu öğretmenimdin.

    Anımsadın mı beni? Yıl 1998, diploma almanın, annemin
    tabiriyle adam olmanın sevinci vardı üzerimde. Evet ya,
    büyümüştüm, okumuştum da adam olmuştum. Bir yanım
    para kazanma hırsıyla dolu öylesine haylazken; öbür yanım
    insanlığa hizmet etmenin haklı gururunu yaşıyordu. En büyük
    armağanda belki de bu meslek, tanrı tarafından sunulan.
    Sermayem çocuklarımda, ama inan ki; ben de en az senin
    kadar çocuktum bu hayatta. Hasret denen o acı şey hep şu
    yanımdaydı. Tüm sevdiklerimi geride bırakarak gelmiştim
    bu şehre. Çok benziyorduk birbirimize aslında; senin umutların
    vardı geleceğe dair; elma şekerine benzeyen düşlerin.
    Benimse para kazanmak uğruna geride kalan hayallerim…
    Annemin ellerini öperek çıkmıştım yoluma. “Allah’a
    emanet ol yavrum. Çocuklarına asla kızma.” Hiç unutmadım
    bu sözü, hiç unutmadım… Ne güzel bir duyguydu öğretmen
    olmak, ne onurlu bir şeye sahiptim. Anne olamamıştım belki
    ama ben yüzlerin, binlerin en değerli hazinesiydim. Yüzüm
    biraz solgun olsa; anlardın halimden, bilirdin yanlış giden
    bir şeyler olduğunu. Güldüğümde gülerdi gözlerin, güneşin
    parıltısı düşerdi yüreğine. Ne ekmek, ne para ne de başka
    bir şey. Sen benden o masum yüreğinle sadece biraz şefkat
    beklerdin. Öyle büyüktüm ki senin gözünde; öyle erdemli,
    söylediklerin kanun gibiydi o küçücük sözlüğünde. Derse
    başladığımda öyle hayranlıkla izlerdin ki; belki de öğretmeninden
    çok gizli bir kahramanındım senin. Her şeyi bilirdim
    ben; her şeyi anlardım, bakışlarından hissederdim çocuklarımı…
    Affet beni, ne olur bağışla küçüğüm. Ben anlayamadım
    seni…

    Hatırladın mı? Kar yağmıştı Isparta’ya, lapa lapa kar. Beyaza
    bürünmüştü tüm sokaklar, dağlar, ovalar. Ne heybetli
    görünüyordu şu Davraz. Tipi vardı dışarıda. Ellerin sıcaksa
    sırtında pek, kim anlar kemiklere işleyen soğuğu, söyle kim
    bilir?

    Sınıfa girdim. Yine her zamanki gibi selâmlaştık. Bizim
    meslekte oturmak yok bilirsin; hakkını vermelisin aldığın
    paranın.

    Ayağa kalktım dersi anlattım. Yine dinledin beni, masumca
    oturduğun o sıradan. Seni kaldırdım tahtaya. Her
    zamankinden farklı bir ifaden vardı. “Kalkmak istemiyorum!”
    dedin. İnanamadım küçüğüm. Beni çiğneyip geçmene
    inanamadım. Sinirlendim, tekrar söyledim adını, “tahtaya
    kalk!” Gözlerin doldu, ama kalkmadın. Ne acı ki gururuma
    yenildim. Ben, her şeyi anlayan öğretmenin ben; yokluktan
    üşüyen onurunu hissedemedim. Kalktın; evet kalktın; bir
    damla düştü gözlerinden yanıma geldin, gözlerime baktın.
    Israr etmesem konuşmayacaktın biliyorum. Usulca yaklaştın,
    kulağıma fısıldadın. Hâlâ kulaklarımda o sözün “Öğretmenim,
    ayakkabılarım yırtık, çoraplarım gözüküyor. Arkadaşların
    görmesinden utandım; o yüzden kalkmadım…”

    Bilir misin? Kurşun, insanı bir kez öldürür; ben o an binlerce
    kez öldüm. Herkes baktı sana, sen o kadar onurluyken.
    Herkes gördü yamalı çoraplarını; ben o kadar asi ve anlayışsızken.
    Affet Meleğim, dedim ya kaynayan bir aşın varsa evde;
    üç beş kuruş parada varsa cebinde, kralı oluyorsun bu evrenin.
    Gözlerine perde iniyor ansızın; ya görmüyor gözlerin; ya
    da görmek istemiyor, insanlıktan soyutlanmış yüreğin. Sen
    yine oturdun usulca. Kolay mı dersi anlatmak, senin o küçücük
    ayakların kar sularıyla dolmuşken; o yalan bilmeyen
    dilin, yoksulluğa isyan ederken. Ne kadar dinlerdin anlattıklarımı,
    bunca insanın arasında ezik düşmüşken. Teneffüstü,
    herkes dışarı çıktı. Kalmanı istedim, ağladın. Öyle ağladın ki,
    nehirler dile gelirdi gözyaşlarında; Ağrı Dağı isyana dururdu.

    Sarıldın sıkıca, biliyor musun? Bir daha hiç kimse öyle
    sarılmadı bana. Bakıştık birbirimize, anayla oğul gibi; sonra
    ağlayışımıza güldük. Güneş vurdu yüzüne, o simsiyah gözlerin
    parladı yine. Cebimden para çıkarıp sana uzattım. Yeni
    bir ayakkabı al diye; öyle onurluydun ki almadın. Sonra bir
    hikâye anlattım; inandın bana. “Söz veriyorum öğretmenim.”
    diyerek aldın. Biliyor musun? Ben o gece hiç uyumadım.
    Defalarca sorguladım kendimi. Koluma çantayı takıp, okul
    bahçesinde tur atmanın öğretmenlik olmadığını; o gün anladım.
    Sıcacık evimin odasında, hayata dair şiirler yazarken;
    öğretmenliğin tahta başında kalmadığını, ben seninle öğrendim
    güzel çocuk. Ben, hayatı yeniden seninle keşfettim. Ertesi
    gün daha da büyük bir şoktu hayatımda. Gülümseyerek
    öğretmenler odasına girdin; beni çağırdın. Gözlerindeki o
    parıltı vardı ya; yeniden doğdum o ışıltınla. Ayakkabılarını
    gösterdin bana; ümitlerin kadar parlaktı ayakkabıların. Giderken
    elime bir miktar para tutuşturdun.

    “Bu ne?” dedim. Pahalı olmaması için ayakkabılarını pazardan
    aldığını söyledin ve kalan parayı da bana getirmiştin.

    Sen ne asildin güzel çocuk; sen ne asildin… Kim öğretmişti
    sana bu kadar masum ve dik olmayı. Ben mi öğretmenindim
    senin; yoksa bana insanlığı öğreten sen mi?

    Aradan tam sekiz sene geçti. Ben seninle büyüdüm, olgunlaştım,
    yenilendim. Kim bilir hangi yıldızlar ülkesindesindir
    şimdi. O minik ellerin, kiminle paylaşıyor gecenin soğuğunu;
    kimlerle bölüşürsün yarım ekmeğini… Ben, seni bıraktığım
    çizgide ama bambaşka bir paraleldeyim artık. Sınıfa
    girdiğimde, daha içten bakıyorum çocuklarımın gözlerine.
    Ne istediklerini onlara sormadan anlayabiliyorum. Unutmadan,
    bir fazla almak yerine, ben de senin gibi bir eksik
    alıp, kalanı onlarla paylaşıyorum. Hâlâ yalnızlığım var şu sol
    yanımda; bunu bana sen öğrettin küçük öğretmenim; ben,
    yalnızlığımı da utanmadan insanlarla paylaşıyorum…
    Anladım ki ; kitaplardan öğrenilmiyor her şey. Sana binlerce
    teşekkür, bana içtenliği, onuru, paylaşmayı, her şeye
    rağmen dürüst ve ayakta kalmayı kısacası; insan olmayı öğreten
    KARA GÖZLÜ MELEK.



    devam edecek...................

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Türkiye üçüncüsü

    MUM IŞIĞINDA SON ‘’MAHNI’’
    Mustafa DURAK

    ... Bilseydim sabahtan günbatımına kadar beni beklediğini,
    hiç gitmezdim ilçeye. O mumun aleviyle son düetini
    yaparak öleceğini bilseydim, onu sana vermezdim.
    Annemi sevmeseydim, bu kadar sevmezdim seni.
    Ve seni tanımasaydım; “mahnı’’nın türkü, “kartol’’un patates,
    “istol’’un masa olduğunu asla öğrenemeyecektim.
    Tam on yıl sonra bugün hâlâ acıyorsa içim, seni kaybetmeyi
    hazmedemeyişimdendir.

    Eylül, sonbaharın değil kışın mührüydü burada. Yağmurdan
    önce esen son fırtına köyün samanını, tozunu süpürüp
    ulu Allahüekber Dağları’nın ardında kaybolurken,
    birkaç güne kalmaz kar da uzun sürecek bir misafirlik için
    çalardı kapıları. Burada hava şartları tayin ederdi insanların
    yol haritalarını.
    Ardahan’ın Göle ilçesi’ne bağlı Gedik Köyü’nde böyleydi
    eylül.

    Ekmeğimin bittiği gündü. Son parçasını akşam yemiştim.
    Ya akşamdan kalan makarnayla, çaylı kahvaltı yapacaktım
    ya da...

    ‘’Ya da’’sı yoktu. Çay kaynamıştı. Demlemek için mutfağa
    giderken kapı vuruldu sertçe. “Kim o” demeye kalmadan açılan
    kapıdan önce sıcak ekmek buğusu yayıldı yüzüme. Sonra
    Sümbül teyze girdi içeri. Lojmanın karşısındaki evde oturuyordu.
    İlk sevinç dalgasını atlattıktan sonra o konuştu:
    -Günaydın öğretmen, sene teze ekmek getirdim.
    Elindeki beyaz örtüyü açtı. Örtü kadar beyazdı ekmekler
    ve sıcacık...
    Bana afiyetler dileyerek, teşekkür etmemi bile beklemeden
    çıkıp gitti. Yüzündeki meleksi ifade çakılıp kaldı beynime.

    Sümbül teyze ile ilk konuşmamız işte böyle başlamıştı. O
    evde yalnız yaşıyordu. Hiç kimsesi yoktu. Sonradan öğrendiğime
    göre 25-30 yıl kadar önce kocası, alışveriş için gittiği
    Iğdır’dan dönmemişti.
    O günden beri ne ölüsünden ne de dirisinden bir haber
    alınmıştı.
    Sümbül teyze, aslen Kırımlı; Kocası Mirza ise Azerî’ydi.
    Kocasıyla beraber yıllar önce buralara ırgatlık için gelmişler,
    zaman içinde kalmışlardı bu köyde. Konuşmalarından anladığım
    kadarıyla, hâlâ bitmeyen bir umutla kocasının döneceği
    günü bekliyordu.

    O günden sonra Sümbül Teyze’ye minnetten daha öte bir
    duyguyla bağlandım. O benim teyzem, annem, arkadaşım,
    türkü dostum; yani her şeyimdi. En sevdiğim tarafı da 65’lik
    yaşına rağmen temizlik konusunda gösterdiği titizlikti.
    Konuşması, tavırları, giyimi en çok da beline kadar örgü
    yapıp uzattığı kınalı saçlarıyla farklı bir havası vardı. Bir de
    Rabbine karşı eşsiz teslimiyet ve samimiyeti…
    Beni:’ “Öğretmen balam, öğretmen can.’’ Diye çağırırdı.

    Lojmanın önünde beni her gördüğünde, sert rüzgarlardan
    önce ‘’günaydın’’lardı. Pişirdiği ekmek bile bir başka
    mübarekti. Okulu paydos edince ayaklarım, kutsal bir emre
    boyun eğercesine O’na götürürdü beni. Bana, özel porselen
    demlikte demlediği çayını içmeye gitmezsem küser, çocuklarla
    haber yollardı. Çay içerken de Kırım’daki çocukluk ve
    genç kızlık yıllarını, Mirza’ya nasıl kaçtığını anlatır, hiç duymadığım;
    doyamadığım “mahnı’’lar söylerdi.
    Hasta olduğunu biliyordum. Hem kalp yetmezliği vardı
    hem de astımdan şikayetçiydi. Ara sıra sigara da içiyordu.

    Kasım ayı yeni bitmişti. Ertesi gün ilçeye gidecektim.
    Her zaman yaptığım gibi Sümbül Anneme uğrayıp ihtiyacı
    olup olmadığını sormayı düşünüyordum. Son dersten çıktım.
    Bahçede idi. Solgun yüzü bugün daha bir kederli görünüyordu.
    -Hayırdır kınalı teyzem, dedim.
    -Öğretmen, senden bir hacetim vardır, dedi. Hırkasının
    cebinden çıkan, kat kat sardığı gri bir resimdi. Resmi göstererek:
    -Bu, benim herif Mirze’dir; bu aralar hep onu düşümde
    görürem, bunu büyüttür öğretmen can, dedi. Resmi alıp
    memnuniyetle yapacağımı söyledim. Çay demleyip içmeyi
    teklif ettim ama O, ineğinin hasta olduğunu söyleyerek ayrıldı.
    Ben ise arkasından masallardan süzülüp gelmiş bir kahramana
    imrenircesine bakakaldım.

    Ertesi sabah yeni bir kar dalgasıyla kalktım. Diz boyu yağan
    kar kasvetli bir hava veriyordu. Bu havada ilçeye arabanın
    gitmesine imkan yoktu. Ama benim gitmem gerekiyordu.
    Yolda rastladığım bir kızakla yirmi kilometrelik ilçe yol
    ayrımına kadar gittim. Artık bundan sonrası kolaydı. Gene
    de ilçeye ulaşmam öğle saatlerini bulmuştu. Resmi fotoğraf24

    çıya götürdüm. Fotoğrafçı, resmin ancak ertesi güne yetişebileceğini
    söyledi. Yani bu gece Göle’de kalacaktım. Yatmak
    için öğretmen evine gitmeden önce bazı özel ihtiyaçlarımı
    tedarik ettim. Gece saatlerine doğru Sümbül Teyze’nin resmi
    görünce ne kadar sevineceğini düşünerek uyudum.
    Sabah inanılmaz güzel ve güneşli bir hava vardı. Yerdeki
    kara inat altın gibi güneşi görünce, birkaç gün önce bana sorduğu
    bilmeceyi hatırladım. Demişti ki:
    -Gelende geder, gedende gelmez.
    Bu, güneş olamazdı çünkü birkaç kez gitmişti ama, bugün
    gene gelmişti. Cevabını bugün söylemek zorundaydı.
    Hele bir söylemesindi. Ben de resmi vermezdim. Bu düşünce
    daha bir neşelendirdi beni. Üstüne bir de Kırım türküsü söyletecektim,
    “Sona Gelin’’i...

    Bir çorba içip seri adımlarla gittim fotoğrafçıya. Resim,
    konuştuğumuz gibi büyütülmüş, çerçevelenmiş ve de sarılmıştı.
    Artık ilçede kalmama gerek yoktu. Kars’a giden bir
    otobüse binerek köy yoluna yakın bir yerde indim. Yolda
    hâlâ araç geçtiğine dair bir emare yoktu. 20 km’lik yol, tarafımdan
    yürünmeyi bekliyordu. Açıkçası çok da büyümedi
    gözüme yol. Tek sorun, taze yağmış kara basınca ayakların
    zor çıkmasıydı. Hesaplarıma göre dört saatlik zorlu bir yürüyüş
    olacaktı. Lojmana yaklaştığımda beşinci saat dolmak
    üzereydi.Lojmanın önündeki karaltı ondan başkası olamazdı.
    Beni görmüş olduğunu bildiğim halde neden yerinden
    kalkarak bana doğru gelmiyor? Ve neden:
    -Geldin mi öğretmen can, diyerek herhangi bir manevra
    yapmıyordu. Belki de uyukluyordu. Tam önünde durup poşetleri
    yere bıraktım.
    -Selâmünaleyküm Kırım Dilberi, dedim. Hâlâ en ufak
    bir tepkisi yoktu. Aklıma fena şeyler gelmişti.
    Düşüncelerim bulanmaya başladı. Ve sarıldım boynuna.

    Soğuktan donmaya başlamış kirpiklerimden yaş da akmıyordu.
    İşte o zaman kaldırdı başını küskün bir tavırla. Zoraki
    gülümsemeye çalışarak:
    -Geldin he mi balam, diyerek sarıldı bana. Devam etti:
    -Bilirsen mi sabah küneşinden beri men seni gözlirem?
    Kesinlikle donmak üzereydi. Çok kızdım. Lojmanı açtığım
    gibi, bir gün önceden hazırladığım tezek sobasını yaktım.
    Çay yaptım, bir şeyler hazırladım. Yer sofrasında oturup
    yedik. Bir süre sonra titremesi geçmeye, yanaklarına kan gelmeye
    ve konuşmaya başladı. Canlandı adeta.
    -Emaneti düzelttin mi can? Diye sordu. O, “can’’ deyişi
    canımı aldı sanki.
    -Evet diyerek poşetteki resmi açmaya çalıştım. Buna engel
    oldu ve:
    -Men evde açaram, sen bırak, dedi. Sigara istedi ve birer
    tane yaktık. Ben, bu huzur içinde ‘’Sona Gelin’’ türküsünü
    belli belirsiz mırıldandım. Amacım onun söylemesini sağlamaktı.
    Ve başladı:
    ‘’Sona Gelin toyda oynar.
    Civanları oda salar.
    Üreğimde bir köz gaynar,
    Çirkini feryada salar.
    Salın bulak gözlü Sona.
    Salın şirin sözlü Sona...’’
    Ve daha ne türküler söyledi o gün. İçimde türkülerle bezenmiş
    bir bahçe meydana geldi.
    -Men sana gurbanam öğretmen, derken son heceyi oldukça
    uzatmıştı. Gitmek üzere kalktı. Hava kararmaya başlıyordu.
    Köyde elektrikler yoktu, onun da mumunun olmadığını
    biliyordum. Bir kaç mum verip evine kadar yolcu ettim
    Sümbül Teyzem’i. Lojmana dönünce yorgunluktan, üzerimi
    çıkarmadan attım kendimi yatağa.

    Pazar sabahı saat dokuz gibi açtım gözlerimi. Sesler geliyordu
    kalabalık ve tuhaf... Dışarı çıktım. Hava bugün kapalı
    ve soğuktu. Bir öğrenci kahreden, beklemediğim o kara haberi
    verdi:
    -Öğretmenim, Sümbül Nene ölmüş! Dünya yıkıldı o
    anda. İnanmadım, inanamadım. Hâlâ ıslak olan botlarımın
    topuklarına basarak koştum evine doğru. Ne ağlayabiliyor
    ne de sağlıklı düşünebiliyordum. Tek umudum bunun yalan
    olmasıydı. Epey kalabalıktı evin önü. Kalabalık beni görünce
    yol verdi.
    Odanın ortasındaki yatakta yatıyordu kınalı Sümbül Annem.
    Kızıl saçları açıktı ve taranmıştı. Kırmızı çiçekli elbisesinin
    göğsünde kavuşturduğu iki elinin arasında tuttuğu
    resim, kocasının çerçeveli resmiydi. Biliyordum ki Sümbül
    Teyzem son mahnısını mum ışığında söylemişti kocası Mirza’ya.
    Peki “gelende geder, gedende gelmez’’ o neydi Sümbül
    teyzem, neydi o? Sen miydin, mahnıların mıydı; yoksa mahnılara
    katık ettiğin Mirza sevgisi mi ?
    Bunu hâlâ öğrenemedim ama artık öğrenmek için fazla
    birçaba sarf etmiyorum. Sadece yüreğimin derinliklerinde
    sakladığım sıcak tebessümünde arıyorum “gidişini”. “Sona
    Gelin” türküsünü öğrettiğim her öğrencide ise “gelişini” anlıyorum.


    devam edecek...............

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Mansiyon Ödülü

    BİR RÜYAYI ÖĞRENCİYLE BÖLÜŞMEK
    Tacettin ŞİMŞEK

    Ara sıra Siirt’ten telefonlar alırım. Uzun yıllar önce edebiyat
    öğretmeni olarak kalplerde ve ruhlarda tutuşturduğum
    sevgi ateşine ait dumanların hâlâ tüttüğünü duyarım. Coğrafî
    mekân olarak uzak ama kalben çok yakın olduğum bir
    diyarda, ilk göz ağrım, sevgili öğrencilerimin çıkarsız, pazarlıksız,
    yürekten bağlılıklarını hissederim. Ben, onlara Nihat
    Sami Banarlı’nın Edebiyat kitabından Dede Korkut’u, Yunus
    Emre’yi, Fuzulî’yi, Namık Kemal’i, Fikret’i, Cenab’ı, Âkif ’i,
    Yahya Kemal’i, Ömer Seyfettin’i, Reşat Nuri’yi, Necip Fazıl’ı
    anlatmakla yetinmeyip sosyal ve kültürel faaliyetlerle birey
    olmanın, işbirliğinin, paylaşmanın, öz güven duymanın hazzını
    yaşattığımı düşünürüm. İyi ki öğretmenlik mesleğini
    seçmişim, iyi ki gidip Eruh’ta kırk dört ay hizmet etmişim
    diye sevinirim. Bayrak törenlerinde söylettiğim İstiklâl Marşı’nın
    övüncü, bayram kutlamalarında yaptığım sunuculukların
    coşkusu, tören komutanlıklarının omzuma yüklediği
    sorumluluk duygusu, defalarca seslendirdiğim Gençliğe Hitabe,
    okuduğum Bayrak ve Sakarya Türküsü şiirleri... Hepsi
    hafızamın özenle hatta kıskançlıkla saklanan hatıraları arasındadır.
    Birçok idealist meslektaşım gibi ben de öğretmenlik sıfatının
    bir insan için ilâhî lütuf olduğunu düşünenlerdenim.
    Üniversitede öğrencilik yıllarımın son döneminde sık sık
    şu cümleyi söylerdim: “Benim tayinim üç yerden birine çıkacak:

    Şemdinli, Şırnak, Beytüşşebap.” “Söyleyene değil, söyletene
    bak!” demişler. Bu üç yerden birine değil, ama Şırnak’a
    çok yakın bir ilçeye atandım: Eruh’a. 1986’nın son günleriydi.
    15 günlük süreyi beklemeden, Konya’nın Ereğli ilçesinden
    (ki liseyi de Ereğli’de okumuş, İvriz Öğretmen Lisesi’nden
    mezun olmuştum) yola çıkıp Kayseri-Elâzığ üzerinden Siirt’e
    gidecektim. Adana-Antep-Urfa-Diyarbakır güzergâhını da
    tercih edebilirdim, ama çocukluk arkadaşım, dostum Temel,
    Fransızca öğretmeni olarak gidip Elâzığ’da göreve başlamıştı;
    onu ziyaret edip “hayırlı olsun” demek istiyordum.

    2 Ocak 1987 günü, Eruh Lisesi’nde, üzerinde 25 saati
    Edebiyat, 2 saati Sanat Tarihi, 3 saati de Rehberlik olmak
    üzere 30 saat ders yükü bulunan bir öğretmendim. Adıma
    eklenmiş “bey” unvanıyla da, adımın yerini alan “hocam” hitabıyla
    da ciddî anlamda ilk tanışmamdı bu.

    İlk dersler, ilk heyecanlar, ilk acemilikler... Eruh Yatılı
    İlköğretim Bölge Okulu lojmanlarında bekâr öğretmenlere
    tahsis edilen dairede önce Tevfik, Niyazi, Sabri Beylerle,
    ardından Kemal, Özer, Erdal ve İsmail Hocalarla paylaşılan
    günler... Türkçe öğretmeni Ökkeş Hocadan dinlediğimiz
    Bergama hatıraları... Çaydanlıkta kaynatılan kuru üzüm
    kompostoları... Özer Hocanın lezzet damıtan parmaklarında
    kıvamını bulmuş nefis pirinç pilâvları... Bakkal Ömer’in
    dükkânı önünde, hasır iskemleler üzerinde açılan iftarlar...
    Kemal Hocanın yaşama sevinci aşılayan kahkahaları...
    Eruh Lisesi’nin üç katlı binasında 6, 13, 15, 16 kişilik 5/
    Edebiyat, 5/ Fen, 6 /Edebiyat, 6 /Fen sınıflarına taşınan bilgiler,
    sezgiler, sevgiler, duyarlıklar... Edebiyat dersi dışında
    girdiğim Güzel Konuşma ve Yazma, Psikoloji, Sanat Tarihi,
    Resim, Müzik, İş-Teknik, Felsefe Grubu dersleri... Felsefe ve
    Sosyoloji’ye can kurban, Mantığın klâsik bölümüne eyvallah
    ama sembolik mantık anlatırken iki tebeşir tükettiğim saatler...

    Yıl 1988! Eruh Lisesi Edebiyat Öğretmeniyim. Ömür
    boyu onurla taşıyabileceğim bir sıfat bu. Aynı zamanda Kültür
    Edebiyat Kolu rehber öğretmeniyim. Öğrencilerimin
    tiyatroya ilgisi inanılmaz boyutta. Bunu daha stajyer olarak
    çalıştığım ilk yıl içinde fark ettim.

    Eruh sembolik bir mekândı. Sabahlara kadar silâh seslerinin
    susmadığı, kaygıların bölüşüldüğü, tedirginliğin yürek
    boyu yaşandığı bir yer. Benim içinse küçük, sevimli bir ilçe.
    Gönül yordamıyla fethedilecek nice gönüllerin bulunduğuna
    inandığım bir dünya. Ortak paydaları “sevgi”, “inanç”,
    “vatan” ve “birlikte yaşama arzusu” olarak koyduğunuzda
    mesajınızın ulaşacağı adresler bulmak zor değildi. Dolayısıyla
    öğrencilerime kürsüden Edebiyat anlatmak yetmiyordu
    bana. Ders dışı faaliyetlerle, öğrencilerimin zihin ve yürek
    ufuklarını açmak, kişiliklerinin gelişmesine katkıda bulunmak
    istiyordum. Ne yapmalıydım? Tiyatroyu seviyordum.

    Lise ve üniversite yıllarında tiyatro çalışmaları yapmıştım.
    1982’de yazdığım “Zeytin Gözlü Nazlı” adlı piyes, Ereğli Kız
    Meslek Lisesinde sahnelenmiş ve büyük ilgi görmüştü. 1986
    Haziranında fakülteden mezun olurken “Bugünü Yaşamak”
    adlı oyunumu sahnelemiştik. Bu tecrübeyi kullanabilir, öğrencilerimle
    oyunlar sahneleyebilirdim. Oturdum. Çanakkale
    Şehitlerini Anma Programı çevresinde 18 Mart 1988’de
    sahnelemek üzere “Vatana Kurban” diye bir oyun yazdım.
    Söz konusu savaş olunca, savaş efektlerinin kaydedildiği
    kasetlere ihtiyaç vardı. Kolaydı! On bir askere on bir tüfek,
    on bir takım asker elbisesi, on bir çift bot lâzımdı. O da kolaydı!
    Tabur komutanıyla görüştüm. Oyundan söz ettim, ihtiyaçlarımızı
    sıraladım. Sevinçle karşıladı. Oyunu izlemeye
    mutlaka geleceği vaadiyle bir çuval malzemeyi salona gönderdi.
    On bir tane tüfeği de iki asker görevlendirerek salona
    taşıttı. Kostüm ve aksesuarlar tamamdı. Sahne düzeni çoktan
    hazırdı zaten. Birinci perdede sediri, gaz lâmbası, duvarda
    asılı halısı, tüfeği ve Kur’an-ı Kerim’iyle bir köy evi dekoru;

    ikinci perdede çam dalları, kum torbaları, iri iri taşlarla cephe
    manzarası oluşturacaktık.
    Provalar çok hızlı ve başarılı geçti. Mehmet’i Behzat oynuyordu
    ve tek kelimeyle harikaydı. Tepeden tırnağa kabiliyet.
    Dramda böyleydi, ama Behzat asıl tiyatro kabiliyetini
    ertesi yıl sahneye koyacağımız “Başlık Parası” adlı komedide
    sergileyecekti. Mehmet’in babasını Hikmet, cephede bir
    grup askerin başında vatanı koruma ve kurtarma iradesini
    temsil eden Teğmeni de Nurettin canlandırıyordu.

    Çanakkale Muharebelerinin yoğun olarak sürdüğü
    günler. Cephelerde vatanın gencecik evlâtları bir bir şehit
    düşmekte. Mustafa ve Mehmet de Anadolu’nun bir köyünden
    kalkıp gönüllü olarak cepheye gitmek isterler. Mehmet
    anne-babanın biricik oğludur. Tek oğul askere alınmaz, ama
    Mehmet evde duracak, ev adlı daracık mekâna sığacak bir
    yiğit değildir. Yalvar yakar, izin koparır annesinden. Babası,
    cepheden sakat olarak henüz dönmüştür. Bir sabah, ezan
    vakti Mehmet’le muhtarın oğlu Mustafa yola çıkarlar. Birinci
    perdenin sonudur. Oyunun tam bu bölümünde ezan vaktini
    sezdirmek için sahne gerisinden saba makamında bir ezan
    okunmalıdır. Peki ezanı kim okuyacaktır? Sesi güzel bir öğrencim
    vardır: Oyunun ikinci perdesinde Onbaşı Abdurrahman
    rolünü oynayacak olan Bülent. Provalarda ezanı hep o
    okumuştur.

    “Hadi, Bülent! Ezan!” dediğimde, Bülent’in heyecandan
    dilinin damağının kuruduğunu, sesinin kısıldığını görüyorum.
    Ellerini iki yana açıyor. Dünya tatlısı bir bakışla, çaresiz,
    susuyor. Kuliste on üçü sahne önünde görevli, yaklaşık
    yirmi öğrenci var. Bülent’ten fayda yok. Ezan okuyacak biri
    lâzım. Hemen, şimdi! Kim? Kimse yanaşmıyor. Başlar hızla
    ve pürtelâş iki yana sallanıyor. “Edemem hocam, vallah
    okuyamam. Allah, kitap, Kur’an, yapamam, beceremem.” Ne
    yapmalı? İş başa düştü deyip, eli kulağa atıyorum ve hayatımın
    en güzel sabah ezanını okuyorum. “Hayya alessalâh”
    bölümünde ses yavaş yavaş azalıyor ve perde kapanıyor.
    İkinci perdede bir ezan sahnesi daha var. Çatışmaların
    kesildiği bir ara, öğle vaktini haber vermek için ezan okunacak.
    Yine gözlerim Bülent’i arıyor. Bülent, heyecan nöbetini
    hâlâ atlatamamış. Diğerlerine dönüyorum: “Hadi, çocuklar!”
    diyorum, “sıra sizde. Ben sabah ezanını okudum, bari öğle
    ezanını biriniz okuyun.” Mehmet’i oynayan Behzat muzipçe
    gülümsüyor: “Vallah hocam,” diyor, “bizim camide bi tene
    müezzin var.” “Anlaşıldı kerata,” diyorum, “bu oyunda müezzin
    rolü benim.” Ve nasıl söylemeli, bu kez rast mı hicaz
    mı olduğunu pek kestiremediğim, seyirciler arasında bulunan
    Müftü Bey’in de ayırt edemediğinden emin olduğum bir
    ezanın “Eşhedü enlâ ilâhe illâllah” kısmına kadar okuyorum.
    Yine ses azalarak uzaklaşıyor.

    Çarpışmalar başlıyor. Ardından cepheye gönüllü olarak
    gelen Mehmet’in de fedakârlığıyla Conk Bayırı’nda bir destan
    yazılıyor ve son tepe düşmandan geri alınıyor. Mehmet
    şehit düşüyor. Teğmen, Mehmet ve diğer şehitler arasında,
    Çanakkale’yi kazandıran ruhu sezdiren bir tirad söylerken
    oyunun adına da gönderme yapıyor:

    “Var olun yiğitlerim. Gazanız mübarek olsun. (Yürür,
    bakışlarını şehitler üzerinde gezdirir. Uzaklara bakar.) Bir
    diriliştir bu. Bir şahlanış... Yalnızdık, suskunduk, acılıydık.
    ‘Hasta’ dediler. ‘Yerinden doğrulamaz’ dediler. Fırsat bu fırsat
    dediler. Ardından bütün dünya yürüdü üstümüze. Ne çok
    düşmanımız varmış. Kara bulutlar çöktü üstümüze. (Kısa bir
    sessizlik) Öyle bir doğrulduk ki yerimizden. Yeni bir tarih
    yazdık. Yeni bir destan. Evet, bir destan... Kahramanları...
    (Bayrağı gösterir.) Bir hilâl uğruna batan (şehitleri gösterir.)
    şu güneşlerdir. Bayrağa kan verdiler onlar. Can verdiler toprağa.
    Bir enkazdan bir abide çıkardılar. Ölüme koştular. Ne
    için? Kimin için? (Sessizlik) Benim için... (Seyirciye) Sizin
    için... Hepimiz için... (Sessizlik) Bugün Kurban bayramı. Onlar
    bayramı yaşayamadılar. Biz yaşayalım diye. Kurban oldular.
    Vatana kurban. Yüzlerce, binlerce, yüz binlerce kurban.

    (Sessizlik) Biz buyuz işte. Gün gelir vatana kurban oluruz.”
    Alkış tufanı arasında perde kapanıyor. Yorgunuz, ama
    büyük bir işi başarmış olmanın verdiği hazla bütün yorgunluğumuz
    ufalanıp gidiyor. Gece bitiyor, öğrencilerimi tek tek
    kutluyorum. Onlar rol yapmadılar âdeta, yaşadılar. Ben onlara
    “rol yapmayın” demiştim, hissedin, yaşayın! Hissettiler,
    yaşadılar, bir ruhu keşfettiler, duyguyu bilince dönüştürdüler.
    Bir öğretmen olarak daha ne isteyebilirim? Evet, tebrikler!
    Bütün tebrikleri öğrencilerime yönlendiriyorum. Asıl başarı
    onların çünkü. Ben, onların içinde saklı cevherin açığa çıkmasına
    zemin hazırladım sadece. Kendilerini keşfetmeleri
    için bir ayna tuttum. O kadar!

    Toparlanma zamanı. “İyi geceler!” dileyip dağılmak üzereyiz.
    Müftü Eyüp Bey, kulise geliyor. Sarılıp tebrik ediyor.
    Bir ağızdan teşekkür ediyoruz. Müftü Bey, “Merak ettim,”
    diyor, “piyeste sabah ezanını kim okudu?” Öğrencilere dönüp
    gülerek “Gördünüz mü, çocuklar,” diyorum, “ilk eleştiri
    sayın Müftümüzden geliyor.” Müftü Bey, “Hakikaten merak
    ettim.” diyor, “O ezanı kim okudu?” Söylemek istemesem de,
    öğrencilerden biri “Sesinden tanımadınız mı hocam?” diyor,
    “Tacettin Hoca okudu. İyi okudu, değil mi?” “Öğle ezanını da
    mı?” diye soruyor Müftü Bey. Saklamak imkânsız. “Evet!” diyorum.
    Müftü Bey, koluma giriyor, “Biliyorsun, yarın cuma,”
    diyor,“Merkez Camii’nde ezanı sen okuyacaksın!” “Etme
    eyleme müftüm,” desem de, Müftü Bey’in tavrı değişmiyor.
    “Ben anlamam, hoca!” diyor, “Yarın ezan vakti camide ol!”
    “Peki.” diyorum. Ertesi gün, Eruh Merkez Camii’nin minaresinden,
    bu kez galiba hicaz mak***** biraz daha yakın bir
    ezan sesi yükseliyor gök kubbeye.

    Tiyatronun öğrencilerim üzerindeki olumlu ve yapıcı
    etkisinden eminim artık. Ertesi yıl, “Başlık Parası” diye bir
    oyun yazıyorum. İki perdelik bir komedi. “Abbas” diye bir
    kahramanım var. Sekiz oğul babası. Oğlu Ali’ye Güllü Bacının
    altı kızından birini, Zeyno’yu istemeye gidiyor. Güllü
    Bacı on bin dolar başlık parası istiyor. Abbas Ağa, tarlası,
    eşeği, öküzü nesi varsa hepsini satılığa çıkarsa on bin doların
    dörtte birini ancak tedarik edebilecektir. Üstelik bu daha
    birinci oğuldur. Geride yedi oğul daha vardır: Asım, Kasım,
    Rasim, Hazım, Nâzım, Kâzım, Mülâzım.

    Söz arasında Abbas Ağa, paranın peşin olup olmadığını,
    taksitli olursa kaça mâl olacağını sormayı da ihmal etmemiş;
    Güllü Bacıdan “Abbas Ağa, kendine gel! Çamaşır makinesi
    mi alıyorsun, buz dolabı mı, yoksa müzik seti mi? Trink
    para! On bin dolar!” zılgıtını yemiştir.

    Hanımı Binnaz zorlamakta, oğlu Ali yalvaran gözlerle
    bakmaktadır. Abbas Ağa, çare, daha doğrusu para bulmak
    zorundadır. Aklına bir çözüm gelir: Yedi oğlunun eline yedi
    çuval verip seyircinin arasında dolaştırır, başlık parasına yardım
    ister, ama seyirciden de umduğu desteği bulamaz. Geriye
    bir ihtimal kalır: Ali’nin İstanbul’daki dayısı! Ali, İstanbul’a
    gidecek, çalışıp çabalayacak, on bin doları kazanıp köyüne
    dönecektir. Önünde altı aylık bir zaman vardır. Birinci Perde,
    Ali’nin İstanbul’a yolculanması ile biter.

    Ancak altı ayda on bin dolar kazanmak mümkün müdür?
    Hele Güllü Bacı, altı ay sonra başlık parasına yüzde elli zam
    yapınca iş, büsbütün imkânsızlaşır. Bir altı ay daha! Tekrar
    yüzde elli zam! Altı ay daha! Yüzde elli zam! Bu gidişle Ali,
    gurbetlerde çürüyecektir. Aradan yıllar geçer, nihayet Ali, bir
    çuval dövizle ve Kurtalan Ekspres’le İstanbul’dan memleketine
    döner. Abbas, Binnaz’la, tren istasyonunda Ali’yi beklemektedirler.
    Ailenin çilesi dolmamıştır henüz. Bu kez tren
    rötar yapar, Abbas Ağa “Tren niye gecikti?”, “Ne zaman gelecek?”
    sorularıyla gişede uyuklayan memuru sık sık rahatsız
    eder. En sonunda sabrı taşan memurun tok sesi sahneyi doldurur:
    “İstanbul nere, Kurtalan nere? Elbet bir gün gelir. Hoş
    bu uçaktır? Git otur bekle hemşerim, bak herkes bekliyor.”

    Piyes sahnelendikten sonra, okulda, öğretmen evinde ve
    çarşıda uzun süre “Hoş bu uçaktır?” cümlesi yankılanıp duracaktır.
    Rol dağıtımını yaptım. Abbas Ağa Behzat’tı. Ali rolü için,
    lise 1. sınıftan, Edebiyat Derslerinde “Hocam, ne ben sizi
    göreyim, ne siz beni görün” tarzının gediklilerinden Sabahattin’i
    seçtim. Bu çocuğu özgüven duygusuyla tanıştırmak
    lâzımdı. (Oyundan sonra, Sabahattin’i ele avuca sığdırmanın
    imkânı yoktu artık. Edebiyat derslerinde Sabahattin’in işaret
    parmağı da koleksiyona dahil olmuştu.)

    Oyunda Binnaz Hayriye’ydi, Güllü ise Yüksel! Uzun yıllar
    önce babası Almanya’ya giden ama dönmeyen, babasını
    beklerken istasyonu mekân tutan bir de delimiz vardı. “Tren
    gelir hoş gelir ley ley lüm lüm ley” türküsünü sürekli tekrarlayarak
    istasyon içinde dolaşıp duran, banklarda uyuyan bir
    deli. Onu da Murat oynayacaktı. Zeyno rolünü Vatan’a vermiştim.
    Abbas Ağanın yedi oğlunu oynayacak öğrencilerim
    de belliydi: Hayrettin, Bülent, Suat, Münir, Yılmaz, Altuğ,
    Remzi...

    Metni mumlu kâğıtlara yazıp teksir makinesinde çoğalttım
    ve öğrencilere dağıttım. Gişe memuru rolünü verdiğim
    Hikmet, ertesi sabah erkenden çıkageldi. Elinde tiyatro metni.
    Uzattı bana: “Hocam, buyurun.” dedi. “Ne oldu Hikmet?”
    diye sordum, “Piyeste oynamaktan vaz mı geçtin? Sebep ne?”
    “Vazgeçer miyim, hocam” dedi. “Metni niye geri veriyorsun?”
    sorumun karşılığı “Ben rolümü ezberledim, hocam.”
    cümlesiydi. Hikmet, metni kendisine verdiğim o günün gecesini,
    ayna karşısında rolüne çalışarak geçirmiş ve metni
    ezberlemiş.

    Bir haftalık masa başı çalışmasından sonra, ezber faslı
    tamamdı. Sahne çalışmalarına başladık. Bir aylık çalışma ile
    oyun sahnelenecek duruma geldi.
    Oyun, EYİBO (Eruh Yatılı İlköğretim Bölge Okulu)
    Tiyatro Salonunda sahnelenecekti. Okulumuzun Müdür Vekili
    Mevlüt Bey, aynı zamanda EYİBO’nun da müdürüydü. EYİ-BO
    8. sınıf öğrencisi Kasım’dan programla ilgili bir afiş çizmesini
    istemiş. Kasım’ı çağırıp afişi tarif ettim, “Yine de senin
    hayal gücün önemli” dedim. Kasım bir gün sonra, Kültür Bakanlığı
    Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün Lise
    ve Dengi Okullar Arası Araştırma Yarışması duyurusunun
    arkasına çizdiği afişle çıktı geldi. Sırtında içi para dolu yırtık,
    yamalı çuval taşıyan bir kahraman resmi. Çuvalın ağzı açık,
    etrafa paralar dökülüp saçılıyor. Üst başlık: “Eruh Lisesi Veda
    Gecesi.” Bu ana başlığın ardından alt alta sırasıyla Başlık Parası
    (Piyes), İki perdelik Komedi, Yazan: Tacettin Şimşek...
    Ve Halk Müziği, Sanat Müziği, Folklor, Skeçler, Parodiler,
    Koro, Sürprizler, Çekiliş!

    Afişin alt bölümünde şöyle bir çağrı yazısı: Sayın Eruhlular!
    Çocuklarınızın hazırlamış olduğu eğlence şölenine şeref
    vermenizden kıvanç duyarız. Not: Davetiye ücretlidir. Biletler
    Lise Müdürlüğünden temin edilebilir.

    Yer: YİBO Salonu, Tarih: 7.6.89, Saat: 20
    Günü saati geldi çattı. Program başladı. Skeçler, parodiler,
    folklor, ardından piyesin birinci perdesi, araya halk
    müziği korosu girecek, ardından ikinci perde, daha sonra bir
    sürprizle gece son bulacaktı. Türk Halk Müziği Kızlar Korosu’nu
    Sabahat, Erkekler Korosu’nu Nafiz yönetiyordu. Her
    ikisi de çok iyiydi. Gerçi böyle iki koro hâlinde çıkmaları tamamen
    mecburiyettendi, ama olsun, bunu yalnızca biz biliyorduk.
    Provalar sırasında kızlarla erkeklerin sesi arasında
    uyum sağlayamayınca ayrı ayrı çıkmalarına karar vermiştik.
    Ardından piyes başladı. Abbas’ı Behzat oynuyor ve gösteri
    sanatları lügatiyle söylenecek olursa, gerçekten “döktürüyordu.”
    Hayriye, Yüksel, Hikmet, Murat, Bülent... Hatta başlık
    parasına yardım için seyirci arasında çuvalların dolaştırıldığı
    bölümde sahnenin boş kalmaması için Abbas Ağanın “Bir
    türkü söyle ferahlayalım” diye Âşık Hasan kimliğiyle sahneye
    çağırdığı Osman da... Sahne önünde ve arkasında herkes,
    üstün bir performans sergilemek için ant içmiş gibiydi.

    Oyun, umduğumuzdan fazla ilgi gördü. Seyirciyi etkilemeyi
    başarmıştık. Sahne önünden kulise bütün kadro çok
    mutluydu. Bunda kuşkusuz, protokol sıralarında yer alan
    Millî Eğitim Müdürümüz Mehmet Ceylan’ın hoşgörüsünün
    de payı büyüktü. Abbas Ağa, Güllü Bacı ile başlık pazarlığı
    yaptıkları sahnede bir ara seyirciyle diyaloga giriyor, “Güllü
    bacının işi iş. Onda altı tane kız var. Her kız için on bin dolar.
    Ne eder? Altmış bin dolar... Dile kolay... Üç günde zor sayarsın...
    Ya ben? Fukara Abbas. Ben ne yapayım? Düşünen beni
    düşünsün. Ağlayan bana ağlasın. Sekiz tane oğlan. Ben nereden
    bulurum o kadar parayı? Her oğlan için on bin dolar.

    Ben para fabrikası mıyım? Oh ne âlâ! Karı oğlan fabrikası,
    ben para fabrikası... Siz oğlan babaları! Keyfiniz, rahatınız
    yerinde, değil mi? Zavallı Abbas burada kıvransın. Siz orada
    gevrek gevrek gülün, keyif çatın bakalım. Sizi de göreceğiz.”
    diyordu. İlginç olan, İlçe Millî Eğitim Müdürümüzün de beş
    kız babası olması ve esprilere en çok gülenler arasında yer
    almasıydı.

    Sürpriz saati gelip çattı. Okul müdürü dahil, herkesin
    “Sürpriz ne?” sorusunu ustaca geçiştirmiştik. Başlangıçtan
    itibaren sır gibi sakladığımız sürprizden yalnızca üç kişinin
    haberi vardı. Lise 1 öğrencimiz Veysi, Matematik Öğretmenimiz
    Perihan Hanım ve ben. Veysi, sürprizin kahramanıydı.
    Perihan Hanım, Veysi’yi sahneye hazırlayan kişi, bense Veysi’nin
    kâşifiydim. Veysi’yi kimsenin bilmediği bir yönüyle
    sahneye çıkarmanın muzip ve muzır bir tarafı da yok değildi.
    Veysi sahnede oryantal yapacaktı. Veysi’nin kostümü ve
    makyajı Perihan Hanımın elinden çıkmıştı ve tek kelimeyle
    kusursuzdu. Tülden bir peçe, Veysi’nin yalnızca gözlerini
    açıkta bırakmıştı. Veysi, baştan ayağa tüllerle bezenmiş nakışlı,
    desenli, saltanata benzer bindallı bir elbiseyle sahneye
    çıktı. Teypten Arap müziği kaseti Samara çalınca, Veysi’nin
    gösterisi başladı. Böyle bir tepki bekliyor muydum, belki.
    Bu kadarını bekliyor muydum, hayır! Kulisin aralığından
    baktım, seyircide bir dalgalanma oldu. Birkaç kişi öfkeyle
    bağırmaya başladı: “Tuu! Rezalet! Ahlâksızlık! Dansöz mü
    yetiştiriyorsunuz?”

    Veysi’nin kıvrak dansı yanında, Perihan Hanımın titizlikle
    gerçekleştirdiği makyajdan dolayı seyirci, Veysi’yi kız
    öğrenci zannetmiş ve tepkisini açıkça ortaya koymuştu. Üç
    dakikalık bir gösteriydi bu. Teybi kapattık. Kulisten Veysi’yle
    birlikte sahneye çıktım. Başını sahnede açtım, Veysi’yi tanıttım
    ve seyirciden Veysi için kuvvetli bir alkış istedim. Biraz
    önce öfkeyle haykıran seyircilerden bir kahkaha yükseldi.
    İki saat kadar süren veda gecesinden geriye, hatırladıkça
    gülümsediğim tablolar ve Millî Eğitim Müdürü imzalı bir
    Teşekkür Belgesi kaldı. Bir de o yıllarda birlikte tiyatro faaliyetleri
    gerçekleştirdiğimiz öğrencilerimin hâlâ tiyatro ile
    ilgilendiklerini bilmenin mutluluğu.

    En küçüğü şimdi otuz küsur yaşlarında; Nail, Suat, Bülent
    gibi birkaçı meslektaşım olmuş koca adamlar, benim
    sevgili çocuklarımdı. Biz, onlarla bir rüyayı bölüştük. İnsan,
    vatan ve bayrak sevgisini kuru nasihatlerle değil; tiyatronun,
    şiirin, sporun ve müziğin diliyle çoğalttık. O çocuklar, nefretin
    körüklediği yanlış, kanlı maceralara sürüklenmediler,
    ruhlarını dağlarda çarmıhlara gerdirmediler. Arada hiçbir
    çıkar ilişkisi olmadığı hâlde, hâlâ telefonun öbür ucundan
    “Hocam!” diye sıcacık hitaplar duyuyor, çağrılar alıyorsam,
    bunda kalplere ekmeye çalıştığım sevgi tohumunun rolü olmalı
    diye düşünüyorum.

    Bir karakterin oluşumunda, bir hayatın kuruluşunda ve
    bir yüreğin kurtuluşunda payı olan insanlara ne mutlu.



    devam edecek............

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    (Mansiyon Ödülü)

    GÜNEYE GİDER LEYLEKLER
    Mehmet Şah ERİNCİK

    Sevgili Dostum,
    Bu mektubu kime yazacağım diye düşünürken, benim
    duygularımı en keskin biçimde sadece senin anlayabileceğini
    düşünerek yazıyorum sana… Biliyorsun ki ben Üsküdar’da
    öğretmenliğe başladım. Gerçekten yorucu bir iş, çocuklarla
    sürekli uğraşmak boğazıma ve genel olarak sağlığıma yansıyor.
    Hatırlarsan bizim ortaokulda hocalar bizim gürültü yapmamızdan
    rahatsız olduklarında ve hatta çaresiz kaldıklarında
    şu bedduayı ederlerdi: ‘İnşallah bir gün siz de öğretmen
    olursunuz ve görürsünüz gününüzü!’ Dedikleri gibi oldu
    sanırım… Şimdilerde günde sekiz saat derse girdiğimde, tabiri
    caizse kendimi zor atıyorum eve. Müthiş bir dinamizm
    istiyor öğretmenlik. Çocuklar çok enerjik ve o enerjilerine
    yetişmek pek mümkün gözükmüyor… Aslında bunları anlatmak
    için yazmıyorum bu mektubu, ama dilime geldi de
    söyleyiverdim.

    Bu gün beni ortaokul yıllarıma götüren bir olay yaşadım
    okulda. Gerçi olağan bir durum gibi gözüküyor; ama beni
    derinden sarstı. Sevgili dostum; bir öğrencim var, görsen
    dünyalar güzeli. İnsana huzur veren bir gülümsemeye sahip.
    Denebilir ki sürekli gülüyor. O güldükçe benim öğretme
    coşkum kamçılanıyor sanki... Bugün yine dersteydik ve
    sınıfın doğal havasından kaynaklanan esprilere herkes kah
    kahalarla gülüyordu.. Hele bizim Pilot Özgür.. Exuperiy’in
    Küçük Prens’ini okuduktan sonra pilot olmaya karar verdi.
    (Kitabı çok beğenmiş, hatta bana şöyle demişti ‘Öğretmenim
    baştan sona bitirebildiğim ilk kitap, bu oldu.’.)

    Bir ara gözüm Cansu’ya takıldı.
    Cansu somurtmuş, tahtaya bakıyordu.
    Buna bakmak denir mi bilmiyorum, öylesine derindi ki
    sanki duvarı delip uzaklarda, çok uzaklarda yitip giden bir
    şeyi yakalamak ister gibiydi. Ders bitimine kadar onun bu
    kaybolmuşluğu sürüp gitti. Teneffüste yanıma çağırdım, ‘Neyin
    var kızım, durgunsun? ‘ diye sordum. İlkin ‘Yok bir şey
    öğretmenim.’ dedi. Tutukluğunun yanındaki arkadaşlarından
    kaynaklandığını sezdim. Aldım onu, rehberlik odasına
    götürdüm. ‘Anlat.’ dedim.

    Ardından ‘Belki bir şey yapamam;ama dinlemeyi bilirim.’ diye ilave ettim.
    Önce sustu, sonra gözlerinde iki damla yaş belirdi…

    Ah sevgili dostum, o gözyaşlarını
    görmeliydin gerçekten; anlattıklarının çok ötesindeydiler,
    öyle masum akıyorlardı ki... Gözyaşlarına tahammül
    etmenin pek kolay olmadığını o an anladım. İçimden
    bir şeylerin kopup boşluğa savrulduğunu hissettim, yine de
    ‘Anlat.’ dedim. O da derin bir iç geçirerek ‘Ağır geliyor öğretmenim.’
    deyiverdi. ‘Ne ağır geliyor kızım?’ diye sordum.
    ‘Hayatım çok karışık, kaldıramıyorum. Neden bütün her şey
    beni buluyor?’ diye sordu. Ben de teselli edemeyeceğini bile
    bile ‘Hepimizin farklı sancıları var kızım. Sanıyor musun
    ki hayat öyle hep güllük gülistanlık.

    Yok öyle bir şey! Hem sonra öyle olsaydı,
    yaşamamızın anlamı mı kalırdı? Zorluklar
    var ama önemli olan direnebilmektir bu zorluklara.’
    dedim. ‘Ama hocam, ben bebekliğimden beri çekiyorum.
    Artık çekmek istemiyorum.’ dedi. ‘Çektiğin şey nedir?’ diye
    sorduğumda, bana ekonomik sıkıntılarından bahsetti. Sınıfının
    genel ekonomik seviyesinin iyi olmasından dolayı bu
    sıkıntıları gözünde büyüttüğünü anladım. Okula ödevini yapamadan
    gelmenin, sınıfta toplanan paraları verememenin
    sıkıntısını yaşıyordu. Biz büyüklerce bu normal bir durum;
    ama çocukların etkilenimleri farklı olduğu için sancıyı ta derinlerinde
    hissediyorlar.

    Çocukluk yıllarım geldi gözümün
    önüne. Gerçi ne sana ne de bir başkasına yansıtmadım; ama
    aynı ezikliği ben de hissetmiştim… Hem de iliklerime kadar.
    Hatta hatırlar mısın bilmiyorum Müzeyyen Hanım’ın
    aidatları istediği zamanları… Ya o çın çın bağırışını? Öyle
    zamanlarda saklanmak için küçük bir delik bulsam girip
    saklanırdım. Ve yine okula kitapsız gelişlerim… Biliyorsun
    benim ortaokulda bir Türkçe kitabım bile olmadı… Hatırlıyorsan
    senden bakardım metinler okunurken, ödevleri de
    okulda senin defterinden beş dakikada geçirirdim defterlerime…

    Hani o Rus malı defterlerim vardı ya, biri siyah diğeri
    kahverengi; ne zordu onlara yazı yazmak öyle ki birkaç gün
    sonra silinip giderdi yazdıklarım. Yazımın düzelmemesini o
    defterler ve o aceleyle yazılan ödevlere bağlıyorum.
    İşte Cansu, şimdi öğretmenlik yaptığım yerden o zor
    çocukluk yıllarıma uzanan bir köprü oldu. O, diğer öğrencilerime
    hiç benzemiyor, eğitimcilik hayatımda onun kadar
    duygularını dışa vuran bir öğrenci ile karşılaşmadım. Gülmesinin
    yanında ağlamasını da biliyor; içindeki en küçük kıpırtı
    hemen yüzüne yansıyor. Ayrılıklar çocukları derinden
    sarsıyor ve ne yazık ki çağımızda boşanma hızı baş döndürücü!
    Düşünsene ailesi parçalanmış bir sürü çocuk…
    Cansu da onlardan biri, babasını da annesi kadar seven; bu yüzden
    de sürekli anneyle baba arasında gidip gelen bir ruha sahip…
    Bu çelişki onu daha da yaralamış. Annesini görüp geldiği
    zamanlar, bambaşka biri oluveriyor, o zamanki bakışlarını
    görsen sevgili dostum, pırıl pırıllar… İşte o zaman çın çın
    gülümsemesi sınıftan eksik olmaz. Gerçi bu aralar annesini
    göremiyor, haliyle bu da hâl-hareketlerine ve duruşuna yansımış.
    Öyle ki geçen sene dimdik olan endamı bu sene küçülüvermiş
    gibi. Yine geçen seneki kendine olan güveninde hiçbir
    emare yok ortalıkta… Bir yıl önce tiyatroda oynuyordu…
    Rol yapma yeteneği vardı. İyi de bir başarı sağlamıştı.

    Fakat bunun yanında dersleri kötüydü. Özellikle Türkçesi. Cümleleri
    birleştirmekte zorlanıyordu. Annesi ve babasının Alman
    kökenli olmasından dolayı bu böyleydi. Bir de gün boyu işte
    olan babası onunla ilgilenmeye çalışsa da tek başına yeterli
    olamıyordu. Kompozisyonlarında da bölük pörçüklük söz
    konusuydu. Bunlar bir öğrencinin eğitiminde ikinci planda
    olan durumlar kanımca. Önemli olan hayata karşı hazırlanabilmektir.
    Sence de öyle değil mi? Biz, çocukları bilgiyle
    boğmaya çalışıyoruz. Oysa onlara yüzmeyi öğretebilsek ne
    güzel olurdu. Maalesef müfredatımızda bazı aksaklıklar var,
    olaylara resmiyet katalım derken; tümden kaybediyoruz çocukları…
    Düşünsene çocuğa resmi evrak gibi bakıyoruz…
    Daha bir sürü sorun…

    Sevgili Dostum, ben Cansu’yu dinlerken ara ara kendi
    çocukluğuma gittim. Cansu’nun ‘Öğretmenim siz bana değer
    veriyorsunuz…’ deyişi beni ne kadar mutlu etti bir bilsen.
    Bilmiyorum hatırlıyor musun Itri Bey’i? O da bana benim
    Cansu’ya verdiğim değeri vermişti okula geldiği ilk günde…
    Sen gerçi müziği sevmezdin, belki hatırlamıyorsundur onu
    ama ben hiç unutmadım. Benim yaptığım sadece Cansu’yu
    dinlemekti, onun yaptığı sadece bir cümle söylemek ve bir
    dokunuş… Hepsi bu…

    Itri Bey, o heybetiyle nasıl da sınıfa girmişti, hepimiz susmuştuk.
    Onun da Adnan Bey ya da Coğrafya Öğretmenimiz
    gibi biri olmadığı ne malumdu? Tedbirli davranmıştık ya kızarsa
    diye… Bilmiyorum seni de etkilemiş miydi? O gün hafızama
    bütün ayrıntılarıyla yerleşmiş? Çok net hatırlıyorum;
    Fransızca öğretmenimiz Müzeyyen Hanım’ın çın çın ve kulağı
    tırmalayan bağırışlarıyla uyanmıştım... Sen hep uyanıktın,
    ben arada bir uyurdum, hala öğrencilerimle sabahları şakalaşıyorum,
    ‘Uykumu bölmeyin, beyler bayanlar!’ diyorum.

    Öğrenciler gülüyor ve safça cevap veriyorlar ‘ Ama öğretmenim
    siz uyanıksınız ki!’ Ben de onlara ‘ Siz öyle sanın.’ diyorum
    tebessüm ederek. Sonra derse devam ediyoruz. (Yine
    dağıttım dostum, benim bu huyum hiç geçmeyecek…) Üç ve
    dördüncü saatte siz dışarı çıkmıştınız ben içerde kalmıştım,
    çünkü içim içimi yiyordu. Haluk Bey, hani şu kalın bıyıkları
    olan kocaman Müzik Hoca’sı, o bana bir hafta evvelden demişti
    ya ‘Flütsüz gelirsen, okula gelme!’diye. Sıkıntılı bir bekleme…
    Bütün beklemeler sıkıntılı ya, bu en beterlerinden
    biriydi…

    Sonra Itri Bey içeri girmiş ve şu sözleri söyledikten
    sonra rahatlamıştım. ‘Ben Müzik Öğretmeniniz Itri Yücel, İstanbul’dan
    geldim. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarını
    bitirdim. Öğretmenlikte üçüncü yılım. Şimdi sizinle
    tanışalım.’ Sonra hepimiz ismimizi babamızın mesleğini
    söylemiştik. Sahi o zamanlar hepimizin babası neden serbest
    meslek sahibiydi? Neden hiçbir zaman babamızın mesleğini
    söyleyemedik? Neden ‘Benim babam bizi geçindiremeyecek
    bir meslekte çalışıyor.’ diyemedik? Neden ‘Benim babam bizi
    geçindirmek için bir senede saçlarını beyazlattı.’ diyemedik?

    Yoksa utanıyor muyduk? Biliyor musun o çocukluğum bana
    çok dokunuyor. Gerek Sosyal Yardımlaşma Müdürlüğü’nün
    önünde defter ve giysi beklemek, gerek tırabzan ayakkabılarım…
    Hatırlıyor musun o siyah tırabzanlarımı? Ya o üstümdeki
    paçavra sayılacak giysileri? Ben unutmuyorum. Itri
    Bey’i, üzerimde kirli, ütüsüz bir gömlek, yıllarca kullanıldığı
    belli olan bir ceket, ayaklarımda, hep beni utandıran, beni
    ezen siyah tırabzanlarımla karşılamıştım. Cansu’nun elbiseleri
    Allah’tan o kadar kötü değiller. Sınıftakilerinkiyle aynı…

    Benimkiler, benim nefretimin baş aktörleri… Ben o zamanlar,
    o ayakkabılarıma herkesin baktığını ve beni küçümsediğini
    düşünürdüm. Cansu da öyle düşünüyor mu diye merak
    ettim; ama incinir diye sormadım. Her inciniş büyük bir yara
    açıyor ruha. Buna sebep olmaktan korkuyorum doğrusu.
    Bilmeden herhangi bir öğrencimde kötü bir iz bırakma korkusu…
    İyi bir iz bırakabilirsem ne mutlu bana…

    Itri Bey gibi yapabilirsem ne mutlu olurdum biliyor musun…
    Hani tanışma faslından sonra dışarı çıkıp elinde bir
    çalgı aleti ile gelmişti Itri Bey… Tabi ben enstrümanlardan
    bir flütü bir de kitaplarda gördüğüm sazı biliyordum. Bu
    başka bir şeydi. Saza benzemiyordu. Güzel bir rengi vardı.
    Masanın üstüne koymuş ve sınıfa konuşurken bir yandan
    okşar vaziyette sapından tuttuğu enstrümanı için ‘canımın
    içi’ ifadesini kullanmıştı. O zamanlar bir enstrümanın “canımın
    içi” olabilmesi bana çok tuhaf gelmişti. Sonra ‘Bu çalgı
    aleti’ demiş ve duraklamıştı; ardından söylediği şeylerin farkında
    olan birinin ses tonuyla ‘Tınısı insan sesine en yakın
    enstrümandır.

    Hemen hemen her müzik türünde rahatlıkla
    kullanılabilen bir alettir. Perde araları çok geniş olduğu için
    hüzün, neşe, korku gibi her duyguyu iletebilir.’ demişti. Sınıfa
    yönelttiği ‘Çalmamı ister misiniz?” sorusuna, hepimiz tek
    bir ağızdan ve büyük bir coşkuyla “Evet!” demiştik. Metalden
    ya da hayvan bağırsağından yapılmış dört teli olan bu çalgı
    aletini eline almıştı. Diğer eline de yayı almıştı. Enstrümanı,
    boynu ile omzu arasında sıkıştırdığında, merakımın nasıl
    bir ses çıkaracağı üzerine yoğunlaştığını iyi hatırlıyorum...

    Tellere rahat rahat ve sancılı bir iki dokunuş yaptığında büyülenmiştim.
    Enstrümandan çıkan sesler munis çocuklar
    gibi sınıfta dalgalanıyordu. Duygulanmamanın na-mümkün
    olduğunu o müzik dersinde anlamıştım. Şiirin damarlarını
    da sanırım o sınıfta, o an, o müziğin büyüsüyle bileklerimde
    hissetmiştim. Kalbimin coşkusunu anlatmanın kabili yoktu
    zira Sait Faik’in dediği gibi ‘biz hepimiz biraz şairdik’ değil
    mi?

    Sevgili Dostum, müzik dindiğinde içimdeki saadeti anlatamam.
    Sanırım hepimiz büyülenmiştik. (Biliyor musun
    Itri Bey bir defasında TRT’deki müzik gruplarında da çalan
    bir profesyonel olduğunu söylemişti bana. Neden bıraktığını
    sorduğumda ‘Çocukları seviyorum.’ demişti.) O büyülenme
    çok kısa sürmüş bizim sınıf eski hababamlığına geri
    dönmüştü, sen de onlara katılmıştın, ama benim merakım
    Itri Bey’in enstrümanındaydı. Parmağımı kaldırmıştım,

    Allah’tan hemencecik beni görmüştü ve bana bir gülümse
    fırlatarak, içimi ışıtmıştı. (Gerçi biliyorsun ki biz sınıfça öğretmenlere
    soru sormama taraftarıydık, çünkü sorduğumuz
    sorular yüzünden azar işitebilme ihtimali söz konusuydu.
    Meselâ Fen dersini anlamış mıydın hiç? Ben hiç anlamadığım
    halde Adnan Bey’e hiç soru sormadım. Çünkü Adnan
    Bey derse girdi mi ders ders olmaktan çıkar, kâbusa dönüşürdü.
    Dersi anlamaya çalışmaktan çok dersin sonunu düşünürdük.
    Diken üstünde oturmak buydu sanırım. Boğucu
    bir 80 dakika... Ben böyle bir öğretmen olmayacağıma daha
    o günden söz verdim.) Itri Bey; elbiselerimi, tırabzanlarımı
    umursamamış ve yanıma kadar gelmişti... Sarı saçlarıma dokunan
    elini hissetmiştim. Sonra yüzüme şöyle bir dokunuvermiş
    ve ‘Sen ne tatlı çocuksun öyle, benim bir yeğenim var
    sana benziyor’ demişti. Sadece bir dokunuş ve yine sadece bir
    cümle... Ben asla unutmadım o cümleyi ve o dokunuşu… Bu
    olayı ve bu sözcükleri asla unutamayacağımı düşünmemiştim
    o an; ama koltuklarımın kabardığını itiraf etmeliyim...

    Sonra bana ne için parmak kaldırdığımı sormuştu da ben o
    çaldığı enstrümanın ismini merak ettiğimi söylemiştim. O
    da ‘Keman’ demişti. ‘Çalmak ister misin? Madem yeğenime
    benziyorsun kimseye vermediğim kemanımı çalabilirsin!’
    diye ilave etmişti. Ben de memnun olmuş bir ifade ile başımı
    ‘evet’ anlamında sallamıştım. Sonra sana dönüp gülümsemiştim…
    Kemanı elime aldığımda bir ağırlık hissetmiştim. Ardından
    ünlü bir müzisyenin kıvraklığıyla kemanı boynuma
    doğru götürmüştüm.

    Yayı tellere dokundurduğumda tuhaf ve acı sesler çıkarmıştı keman.
    Sanki “dur ne yapıyorsun!”der gibiydi.
    Tekrar denemiştim; ama yine aynı ses... Bir türlü
    beceremedim o gün, o kemandan doğru bir ses çıkarmasını.
    Olsun… Hayatımda ilk defa bir kemana dokunmuştum
    ve Itri Bey’in yeğenine benziyordum. Bundan daha güzel ne
    olabilirdi ki. İnan ki sevgili dostum bir dokunuş ve tatlı bir
    çift söz sönmeye tutmuş umudumu alevlendirmişti... Kendimi
    önemli hissetmiştim. Var idim; hem de ne Jean Paul Sartre’ın
    Varoluşçuluk’u, ne de Albert Camus’nun Yabancı’sının
    anlatamadığı bir biçimiyle… An olarak anımsanabilecek, bir
    kaç dakikaya sığan bir olayın hayatın bütün alanlarında kendini
    gösterebileceğini şimdi yeni yeni fark ediyorum. Seni de
    böyle etkileyen durumlar oldu mu hiç ortaokul yıllarında?

    Bu durum belki de herkesin hayatında böyle şekilleniyor...
    Küçük rastlantılar ya da tevafuklar binlerce sözcüğün değiştiremeyeceği
    bir şekilde insanı değiştirebiliyor. Bu olay beni
    o denli değiştirdi ki gerek şiirlerimde gerek öykülerimde bir
    kemancının varlığını da o an’a borçluyum.
    Hatta bir öykümün başkahramanı bir kemancı... Bu öykümü
    okudun mu bilmiyorum. Okumadıysan sana göndereyim.
    Konusu kısaca şöyle; kemancı belirsiz bir boşluktan
    gelip Kadıköy Meydanı’nda keman çalıyor... Kemancının,
    ne geçmişi ne de geleceği var. Hiç konuşmuyor ve tellerin
    çıkardığı seslerle halleşiyor insanoğluyla.

    Sadece hüzünlü şarkılar; özlemlerin, ıstırapların dili oluyor... Kemancı, sessizlikten
    geldiği gibi sessizliğe gidiyor... Kadıköy meydanına
    küçük bir im... Hayatıma küçük bir im. Bu yazıyı yazarken
    öğrencimin gözyaşları bana küçük bir im... Seninle geçirdiğimiz
    üç yıl küçük bir im… Bu küçük imler bir gün büyük
    imlere dönüşecek…

    Anılar anıları açıyor sevgili dostum, Türkçe öğretmenimiz
    Gülşen Hanımı hatırlarsın, bize kızmamasına rağmen
    dersinde sustuğumuz öğretmenimiz… Ondan değil de eşinden
    korktuğumuz öğretmen… Bir ikindi sonrası bir şeyler
    yazdırırken, birden dışarıda uçan leylekleri görmüştü de bir
    çocuk sevinci ile sınıfa dönmüş heyecandan titreyen sesiyle
    ‘Bakın bakın leylekler göçüyor…’ diye bağırmıştı…

    Hepimiz şaşkın ve anlamayan bir tavır ile
    pencereye doğru bakmıştık.
    Bir grup leylek güneye doğru yolculuğa çıkmıştı. Güneş hafif
    erguvani bir renkteydi. Gerçekten müthiş bir görüntü idi;
    ama beni etkileyen leyleklerin göçüşü değil, bir öğretmenin
    sevinç çığlığı atarkenki çocuksuluğuydu. Zira biz hep öğretmenleri
    sadece ciddi yanlarıyla görmüştük. Onların sevinçlerinin
    olabileceği aklımın ucuna bile gelmiyordu. O gün
    beni hayrete düşüren şey de oydu, Gülşen Hanım, çocuklar
    gibi seviniyordu. Hatta eğer karşımızda olmasa çocuklar gibi
    zıplayacağına emindim…

    Şimdi o sevinçle beraber o cümleyi ara ara düşünmüyor
    değilim. Daha bir imgesel bakıyorum artık o leyleklerin
    göçüşüne… Çocuklar bir leylek ve vakti geldiğinde göçüp
    gidiyorlar… Her sene mezun ettiğim öğrencilerin ardından
    Gülşen Hanım’ın cümlesini kullanıyorum… Bakın bakın
    leylekler ne de güzel göçüyor…

    Güneş kızıl, hayat güneye doğru akıp gidiyor, bir ressam
    öylece durmuş çocukluğumun canlı resmini çiziyor tuvale…
    Benim elimde bir çocukluk… Sarsılan bir görüntü… Ama
    güneye işte… Bütün umutlar güneye…
    Itri Bey ve Gülşen Hanım…
    Beni güneye gönderdiler…
    Büyük imlerin başkentine…


    devam edecek............................

  6. #6
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Cildikisik tuneli’nin ardında bahar var

    Merhaba!

    (Mansiyon Ödülü)
    Kadri Raşit AKDENİZ /Kırıkkale

    Yıl 1991. Eylülün son haftası. Ankara’dan Karabük otobüsüne
    biniyorum. Yeni nişanlanmışım, yüreğimin yarısı
    memlekette. İçim kıpır kıpır. Öğretmen olmuşum, Karabük
    imam Hatip Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanmışım.
    Yanımda küçük bir bavul var. İçinde liseden sonra hiç giymediğim
    bir takım elbise, kravat, traş takımı ve pijama...

    Gerede’den sonra İstanbul yolundan Karabük istikametine
    dönüyoruz. İç Anadolu’nun güz sarısı epey geride kaldı. İklimin
    yeşili kolladığı topraklarda hayal cümbüşü içerisinde
    otobüsümüz Karabük’e doğru iniyor. Cildikısık Tüneli’ni geçiyor
    otobüs, epey yaklaşıyoruz şehre. Etrafı yüksek dağlarla
    çevrili, demir-çelik fabrikasının zehrini soluyan bu şehri bir
    hapishaneye benzetiyorum. Cildikısık Tüneli’ni de hapishanenin
    kaçması imkansız kapısına... Oysa ömrümün ve öğretmenliğimin
    en anlamlı sekiz yılını geçireceğim bu şehir için
    ne kadar anlamsız hatta acımasız yargılarda bulunmuşum.
    Dağların kuytusuna saklanmış demir-çelik fabrikasının zehir
    kustuğu bu şehir meğerse tozlu teninin içinde masalsı,
    bin bir renkli gönül bahçesi saklamaktaymış. Cildikısık Tüneli
    saklı cennet kapısıymış.

    Eylül veda ederken, ben göreve başlıyorum. Oldukça
    büyük bir okul geniş bahçenin içerisinde yatılı öğrencilerin
    kaldığı yurt, spor salonu, bir köşesinde müstakil sevimli bir
    lojmanı var. Lojmanda Müdür Bey ikamet ediyor. Çekingen
    tavırlarla derslere giriyorum. Acemiliğinizi fark eden öğrenciler
    sabrınızı ölçen söz ve davranışlar sergiliyorlar. Sınıflar
    oldukça kalabalık... Kimi sınıflarda öğrenci sayısı elli-altmış
    hatta yetmişi buluyor. Çekiniyorum, ümitsizliğe düşüyorum,
    kendi öğrencilik günlerimi düşünüyor yeni gelen öğretmenlere
    takındığımız tavrı hatırlıyor, yeniden cesaretleniyorum.

    Lise sınıflarından birisine dersim var. Derse giriyorum, meraklı
    bakışlar arasında sınıf defterini imzalıyorum. Tahtaya
    dersin adını, konuyu ve adımı yazmışlar: K. Raşit Akdeniz.
    Öğretmen masasına yakın sıralardan öğrencilerin konuşmalarını
    duyuyorum.

    -Raşit Akdeniz’i anladık da oğlum bu “K”ne ki?
    Yanındaki cevap veriyor:
    -Kebap oğlum, kebap!..
    İçimde biriken kahkahayı, kendimi zor tutarak tebessüme
    çeviriyorum.

    Okullar arası futbol turnuvası düzenlenmiş, ‘Top oynar
    mısınız?’ diye soruyorlar ‘Oynarım.’ diyorum. Daha ilk maçta,
    sonradan müdürümüz olacak olan Sefer Bey’e sol ayağımdan
    çıkan top çarpıyor bir süre rahatsızlanıyor... Bir daha
    maçlara çıkmıyor. Finale kadar yükseliyoruz. Bir entrika sonucu
    final maçına çıkmıyoruz ve ikinci oluyoruz. Taraftarımız,
    öğrencilerimiz...

    Daha sonra okul bahçesinde takım arkadaşlarımız ve rakiplerimiz
    oluyorlar. Kaynaşıyoruz.
    Benim sol ayak meşhur oluyor.
    Derken yıllar sürecek olan halı saha maçlarımız başlıyor.
    Gündüz okulda, gece yurt nöbetlerinde hep öğrencilerimizle
    beraberiz. Sağlam gönül bağları kuruyoruz. Hiçbir zaman
    çözülmeyecek!..

    Ne kadar eğitimini alsanız da öğretmenliği öğretmenlik
    yaparak öğreniyorsunuz. Kendi çocukluğunuzu, gençliğinizi
    unutarak öğretmenlik yapıyorsanız işiniz oldukça zor. Sıralara
    aşkını çakıyla kazıyanlar, platonik aşklarını Ferdi Tayfur,
    Müslüm Gürses, Orhan Gencebay’la besleyenler, özenle
    taranıp şekil verilen saçlarını kestirmemek için özellikle pazartesi
    günleri okula girişte her türlü cambazlığı deneyenler,
    sevdiği kızın peşine takılıp yolunu gözlediği için derse yetişemeyenler
    ve daha neler neler... Bunların yanında, oldukça
    idealist, erken büyümüş ya da büyüdüğünü zanneden memleket
    kurtaran, sabahlara kadar başını dersten kaldırmayan,
    gözü dersten başka bir şey görmeyen, saygıda kusur etmeyen,
    utanan onlarca yüz... Ne güzel yüzlerdi onlar.

    Öğretmenlikte yeniyim ve kiracıyım. Ev sahibim oğlunun
    oturacağı gerekçesiyle evini boşaltmamı istiyor. Yeni
    bir ev buluyorum, taşınacağım. Öğrencilerim taşınacağımı
    duyuyorlar. Eşyaları toparlarken bir traktör sesi geliyor.
    Çiftçilikle de uğraşan bir öğrencim traktörün kasasına 10-15
    arkadaşını da alarak yardıma geliyor. Kim demiş gurbette sahipsizsin
    diye! Yeni yuva kurmuşum eşyam sınırlı. KaşIa göz
    arasında güle oynaya ev taşıyoruz, acıkıyoruz, ayaküstü bir
    şeyler atıştırıyoruz. Yalnız değilim, göğsüm kabarıyor, gözlerim
    doluyor.

    Okul çıkışı hemen eve gitmiyoruz. Öğretmen arkadaşlarla
    kol kola çarşıya gidiyoruz. Çay ocağımız var, halka oluşturuyoruz.
    AIi Ayçil’le tanışıyoruz. Masamız daha da güzelleşiyor,
    sohbet derinleşiyor, zenginleşiyor. Ali, kıyısından
    geçip de göremediğimiz güzel iklimlere işaret ediyor. Bir şair
    dokunuyor söze, söz bir başka renkte açıyor o zaman. Safranbolu’ya
    gidiyoruz. Cumbalı evlerin gölgesinde, ıhlamur
    kokularıyla ahşap evlerin kokularının kaynaştığı mekanlarda
    geziyoruz. Serin çınarların gölgesinde çay içiyoruz peşpeşe...
    ‘Merhaba’sı yanında’.

    Arastalarda dinleniyoruz.. Yıllar sonra Ali’nin kaleminden
    süzülecek ‘Arasta’nın Son Çırağı’ büyüyor buralarda.
    Özellikle hafta sonları çevredeki mesire yerlerinin çağrısına
    dayanamıyoruz. Kah Eskipazar yakınlarındaki Çetören’e,
    kâh Kastamonu yolu üzerindeki Eşekdüzü mevkiine
    gidiyoruz. Safranbolu yakınlarındaki Gürleylik ya da Ovacık
    yolu üzerindeki bakir orman içleri de uğradığımız yerler arasında.
    Kaynaşıyoruz, paylaşıyoruz, hüzünleniyoruz ve özlüyoruz
    birbirimizi.

    Yıl 2005, göreve başlayalı 14 yıl olmuş. 6 yıldır Kırıkkale
    de öğretmenlik yapıyorum. Çoluk çocuğa karışmışım. 3 çocuğumdan
    en büyüğü sekizinci sınıfa gidiyor. Yüzümde yılların
    yorgunluğu, yüreğimde gülden hatıra bahçeleri...
    Masamda bir yığın mektup, bir çoğu 1999-2000 tarihli.
    Hepsi de Karabük’te bıraktığım çocuklarımın mektupları...
    Erken yokuşa sürülmüş, düşleri baltalanmış çocuklar. İmam
    Hatip Lisesi öğrencileri oldukları için ansızın önlerine dikilen
    bir set, gül kokulu düşlerin sonu oluyor. Onları zor zamanlarında
    bırakıp tayinimi istediğim için çok üzülüyorum.
    Kaleme ve kağıda sığınıp mektuplaşıyoruz. Üzerine gözyaşı,
    düşmüş mektuplar... Mazlumun ahı sinmiş mektuplar...

    04.11.1999 Perşembe
    Saygıdeğer Kadri Hoca’m;
    Ben Karabük’ten Fatma. Ne zamandır size mektup yazmak
    istiyordum ama demek nasip bugüneymiş. Burası sizin
    bildiğiniz gibi... Tabii eskisinden bir farkı var; garipleşti,
    yetimleşti... Ama yine de kalanlar buranın güzel yönleri ile
    avunmaya çalışıyor. Ne yapalım, baska çaremiz yok ki...
    Az önce hatıra defterimi karıştırdım. Sizin ve arkadaşlarımın
    yazılarına şöyle bir göz attım. Gözlerim doldu, doldu
    ve taştı. Şimdi de karşımda resminiz duruyor. Bir öğretmen,
    bir öncü, bir abi hatta bir baba gibi sevdiğim resminiz... Yine
    birkaç damla düşüyor gözlerimden. Ama şu sözler geliyor
    aklıma; “hasret güzel şey, kaderde kavuşmak varsa...”

    Ayrıca hocam sizi hala çaya bekliyorum, unutmadım
    sözünüzü. Fakat sizi kınamıyorum çünkü biliyorum ki eğer
    elinizde olsaydı mutlaka gelirdiniz.

    Bu arada hocam oralar nasıl? Yeni dostlar edinebildiniz
    mi? Orada sizi bizim gibi üzen öğrencileriniz var mı? Biz sizi
    unutmadık hocam, inşallah siz de bizi unutmamışsınızdır.
    Benim size bir de kötü haberim var; İsmail Abim üniversite
    sınavını kazanamadı. Belki de böylesi hayırlıdır. Şimdi
    Akif Abimle beraber sınava hazırlanıyorlar. Gerçi bu ülkede
    okumak zor ama... Çalışsan da, kazansan da okumak çok
    zor. Görüyoruz neler oluyor; 100 sorunun 99’unu yapıyorsunuz
    kazanamıyorsunuz, kazanıyorsunuz okuyamıyorsunuz.
    Okudunuz diyelim bu sefer yine sudan bahaneler bulup
    çalıştırmıyorlar. Sabretmekten başka çaremiz yok. Belki de
    Akif ’in ;

    “Ya Rabb, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
    Mahşerde mi bîçârelerin yoksa felâhı!”

    Mısralarında dediği gibi kurtuluşumuz ancak mahşerde
    olur. Ama ben yine de karanlık gecelerin sabahının doğacağına
    inanıyor ve onu bekliyorum. Yalnız artık sabrım tükeniyor.
    Geleceğe ait kaygılarım var. Başörtümle okuyabilecek
    miyim? Çalışmamın karşılığını alabilecek miyim? Gerçi
    olaylar karşısında çalışma azmim de azalmıyor değil.
    Bu arada yarın Miraç Kandili. Büyük Nebi’nin en hüzünlü
    yıllarından birinde Allah (c.c) tarafından huzuruna çağrılıp,
    avutulduğu gecenin yıl dönümü. Biz de bekliyoruz avutulmayı.

    Kandiliniz mübarek olsun hocam. İnşaallah bu kandil
    sizin, bizim ve tüm inananlar için hayırlara vesile olur.
    Hocam bir de zarfın içine iki tane kuru yaprak koydum.
    Benim çok hoşuma gittiler. Kitabımın arasında buldum onları.
    Size Karabük’ten bir soluk göndermek istedim. Kendi
    kuru ama belki size canlı hatıralar anımsatacaktır.

    Son olarak size annemin ve abimlerin çok çok selamının
    olduğunu söylemek istiyorum. Siz de Dilara’ya benim selamlarımı
    iletirseniz mutlu olurum. Belki beni isim olarak hatırlamaz
    ama Abant’a beraber gidip geldiğimizi, kucağımda
    uyuduğunu, onunla sohbet ettiğimizi hatırlatırsanız o zaman
    hatırlayabilir.
    Sizi hep hayırla anacağım.
    Allah yardımcınız olsun. Sizi seven öğrenciniz.
    Fatma Şengül
    03.10.1999

    Mutsuz ve umutsuz bir gönülden sevgilerle...
    Böyle bir hitapla başlamak istemezdim. Fakat gerçekleri
    inkar etmenin hiçbir anlamı yok. Mutlu, umutlu olmak
    için de önümüze koydukları engellerle mevcudumuz azaldı;
    azalacak da. Sınıf mevcudu yarı yarıya düştü. Tayininizin
    çıktığını duyduğum anda şok olmuştum. Bekliyordum ama
    gerçekleşmesi elbette daha kötüydü. Günde beş vakit dua ettim
    tayininizin çıkmaması için ama nafile…. Belki de böylesi
    daha iyi olmuştur. Eminim siz de bu hali görünce üzülürdünüz.
    Bizi arkadaşlarımızdan ayırarak mutsuz kıldılar hocam.

    Geleceğimizin de ne olacağını bilemiyoruz. Umutsuz bir
    bekleyiş içindeyim sanki. Her gün okula geldiğimde “acaba
    beni bugün bekleyen bir hadise olacak mı? Her zamanki kıyafetimle
    okula girebilecek miyim?” soruları moralimi altüst
    etmeye yetiyor. İçimden ders çalışmak isteği bile gelmiyor.
    Sonumun ne olacağını bilemiyorum ki... Nasıl çalışacağım?
    Kara haber tellalcısı gibi böyle kötü konulara girmek istemezdim
    ama iyi bir konu bulamıyorum.

    Bu sene okul o kadar sıkıcı geliyor ki, her gün zoraki gidiyorum.
    Geçen seneyi düşünüyorum da koşa koşa gelirdim. Boş sınıflar, boş
    koridorlar ve boş bir bahçe. Artık bahçede ne top oynayanlar
    var, ne sohbeti koyulaştıran öğretmenler. Sanki hepsini
    bahçeye siz topluyordunuz. Şimdi hiçbir öğretmen çıkıp da
    havuz kenarında oturmuyor. Arkadaşlarla çamların altında
    gezerken sık sık sizi hatırlıyoruz. Derslerden kaçışımız, sizinle
    sohbetler yapmamız... Hepsi artık geçmişte kaldı. Geçen
    seneye birazcık olsun dönmek için neler vermezdim.

    Ama böyle bir şeye en ufak imkan bile yok. Kendimi okulun
    ilk haftası o kadar yabancı hissettim ki, sanki okula ilk defa
    geliyordum. Yanına gidip konuşabileceğim bir hocam yoktu.
    Aileme karşı, çevreme karşı mücadele ederek geldiğim bu
    okuldan nefret ettiğim bile oldu şu kısacık zaman zarfında.
    Tabii insan zamanla alışıyor her şeye. Okulun son günü siz
    bana “alışırsın” demiştiniz, gerçekten de alışıyor ama nasıl?
    O zaman da kim bilir menekşe gözlerden (sizin tabirinizle)
    ne kadar göz yaşları dökülüyor.

    Hiçbir şey bana anlamlı gelmiyor artık. Monoton bir hayatla
    baş başa kalmış durumdayım. Kendimi eğlendirecek
    ufacık bir gerekçe bulamıyorum. Aslında sınıfta herkes böyle.
    Okulun ilk günü boş sıralar bize, biz boş sıralara bakıyorduk.
    Sanki o gidenler yine aynı yerlerinde oturuyorlardı. Hepsinin
    yüzleri gülüyordu oturdukları yerde. Günler geçtikçe de
    gerçeklerin farkına vardık. Giden dönmüyordu, dönemiyordu
    (sizin gibi). En çok da sınıfımızdaki üç erkeğe acıyorum.
    Bizden çok sıkılıyorlar ve top oynamak istediklerinde bile üç
    kişi oynayamıyorlar.

    Belki de böylesi hayırlı olmuştur. Kendimize bir uğraş
    bulamayınca herkes kendini derse verdi. İnşaallah ilerde bu
    emeklerimizin karşılığını alırız. Her birimiz ideallerimizdeki
    üniversitelere yerleşiriz. Şimdilik bundan başka dileğim yoktur,
    Allah’tan tek arzum budur.

    Her edebiyat dersinin ardından sizden bahsetmemek
    mümkün olmuyor. İlerde bir gün sizi aniden karşımızda görmek
    istiyoruz. Fakat o bir gün çok uzun olmasın. NESRİN
    Hayalleri baltalanmış çocuklarım, ümitsizliğe sürgün
    edilmiş çocuklarım... Yüreklerinde, kötülüğün, nefretin asla
    yer bulamadığı erdem abidelerim... Sürüldükçe çorak iklimlere.
    Ellerinde gül demetleriyle geri dönen çocuklarım. Her
    günün ardında. Bir gece pusuya yatmıştır. Ansızın bastırır
    karanlık. Bilinmez ki zifiri karanlığa karşı ay çıkacaktır tebessümüyle.

    Korkuları umuda çeviren. Her şeye rağmen
    onların bir çoğu üniversite tahsiline devam ediyor. İmkânı
    olanlar yurt dışında okuyor. Bir kısmı da layık oldukları
    okullar olmasa da yüksek öğrenimlerine devam ediyor. Kimisi
    üniversiteyi bitirmiş kimisi askerde. Onlar yaşadıkları
    sıkıntıları başkalarına yaşatmayacaklar. Çünkü merhameti
    en iyi anlayanlar onun en çok uzağına düşmüş olanlardır.

    Cildikısık Tüneli’nden ilk geçişimden bu güne tam on
    dört yıl geçmiş. Kardemir’in gölgesindeki bu metal kokulu
    şehir ilk izleniminin ötesinde bugün benim için bir gülistandan
    başka bir şey değil. Kaç kervan kondu göçtü kim bilir bu
    şehirden. Eminim her gönül heybesine bir gül takılıkaldı.

    devam edecek...........

  7. #7
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Juri Özel Ödülü

    YÜREK DE DÜŞÜNÜR

    Ne zaman başladı bu deli tutku, ne zaman yüreğime demir
    attı bilmem. Belki babamın, öğrencilerini benden çok
    sevdiğini düşünmem, belki annemin ‘Öğretmenim, öğretmenim!’
    diye seslenen öğrencilerinin cik cikli sesleri düşürdü
    beni bu sevdaya.

    Dört kardeş, dört öğretmen. Bu bir gelenek mi? Genlerle
    ilgili bir şey mi? Bu aile başka meslek, başka hayat tarzı bilmez
    mi??

    Bilmiyorum, öğretmen olmadan nasıl yaşanır? Ne yenir,
    ne içilir, Nasıl yürünür yolda, bilmiyorum! Ekmeğim,
    suyum, aşım, aşkım mesleğim. Gözümü ona açtım ben, ona
    kapayacağım.

    Bazen abartılı bulur öğrencilerim, yakınlarım bu sevgimi.
    İnanamazlar ‘Hay lay lom, haylay lom ‘diye sınıfa atlaya
    zıplaya girişime, hemen her sabah, ‘İyi ki varsınız, iyi ki öğretmenim.’
    deyişime!...

    Utanırım bu sevdayı söylemeye bazen. ‘Meslek işte!’ der
    bazıları, ‘Ekmek parası!...’ hayır, bunlar değil! ‘Gönül yarısı
    ‘ciğerparesi mesleğim, öğretmenliğim!’ derim, bir garip olur
    içim.

    ‘Nereye atandım, nereye?’
    ‘Silivri, Atatürk İlköğretim Okulu.’
    ‘Ne zaman başlayacağım?’
    ‘15 gün içinde başlamalısınız.’

    İlk pazartesi, okula gidiyorum, ‘Yeni atanan Hoca Hanım
    geldi.’ diyorlar. Ben miyim yani o Hoca Hanım? Vay be! Hoca
    Hanım! Allah’ım, başbakan mı oldum, cumhurbaşkanı mı?
    Yok canım, daha yukarılarda bir şey…. Uçuyorum. Sınıfa
    girdim, öğrenciler birden ve hızla ayağa kalktılar, korktum.
    Ne oluyor, neden ayağa kalktılar, şimdi ben ne yapacağım,
    ya da ne diyeceğim? Kısa süren bir sessizlik ve bakışma anı..
    Evet, evet, oturun, oturun dememi bekliyorlar. Ben sınıfa giriyorum
    ve koca sınıf ayağa kalkıyor…’Haaaa! Oturun, oturun!’

    Gülüşmeler….

    Orta bir çocukları… Sevmeye hazır… Ne desen ne yapsan,
    mukaddessin. Nasıl bir duygudur bu??
    ‘Öğretmenim, kaç yaşındasınız?’ ‘Öğretmenim ne kadar
    güzelsiniz’ ‘Öğretmenim ben Ahmet’in yanına oturmak istiyorum!’,
    ‘Öğretmenim, öğretmenim…’ Hep onlarınım!
    Biri vardı Murat, sınıfın en yaramazı, biraz kızdım mı
    hemen gelir elini uzatırdı ‘Öğretmenim vurun’ diye! İçim
    acırdı, uzun zaman düşüncem olurdu!... Sonra aldılar okuldan
    onu, okul çıkışında köfte satardı arkadaşlarına, gelen geçene,
    ebedi düşüncem oldu.

    Biri ‘Gülü seven, dikenine katlanır.’ konulu kompozisyona:’
    Ben birini seviyorum, onun da ağabeyleri var, her gün
    beni koşturuyorlar, eh ne yapalım katlanıcaz!’ diye yazarak
    veciz anlatımın en güzel örneğini kazımıştı hafızama.
    Unutamadığınız bir hatıranızı yazın dediğimde ‘Bizim
    bir ineğimiz vardı, yıldırım çarptı, öldü. Yazışına şaşıp; saçları
    dökülen bir öğretmeni anlatırken ‘üstü açık bir öğretmenimizdir’
    deyişine az gülmemiştim.

    Ve tayinim çıktığında Edirne’ye, öğrencilerime: ‘Nişanlım
    orada beni bekliyor, ne yapayım çocuklar, gitmezsem
    evde kalırım.’ deyişime onlardan birinin acıklı bir veda mektubu
    yazarak sonuna da ‘Biliyorum öğretmenim, gitmeye
    mecbursunuz, gitmezseniz evde kalırsınız.’ yazışı…’ Giderseniz
    çatıya çıkar atlarım!’ diyerek günlerce ‘ Ya yaparsa’ korkusuyla
    uykularımı kaçıran Gülkız!

    Bütün çocukların birden öğretmeni olamaz mıyım?
    Yıldızsız gökler gibi öğrencisiz dünya, sıkıcı, boğuk.
    Yolda ya da ne bileyim herhangi bir yerde, biri size: ‘Öğretmenim!’
    diye seslenir bazen. Tanıdık bir sestir ama…Artık
    eski günlerdeki gibi ‘318 Çetin’sin sen!’ diyemezsin, gözlerin,
    kalbin tanır bu sesi ve sesin sahibini, doktor olmuştur artık o,
    öğretmen, mühendis, bazen de çaycı, öyle bir gururlanırsın
    ki tarif edemezsin, etmen de gerekmez esasen.….
    Bazen tanımazlar seni, evladı terk etmiş anneye dönersin.
    Bakakalırsın yavrunun arkasından, biraz kırgın, biraz
    kızgın, biraz da düşünceli; ‘Ne yaptım, ne yapmadım.’diye…

    Veli toplantısında elleri çamaşır suyu kokardı velilerimin,
    kenar mahallelerin bir okulunda çalışırken; çoğunun temizliğe
    gittiğini anlardım. Kimi kocasını kaybetmiş kanserden,
    kiminin evinde müzmin bir hasta… Kimi, karı koca işsiz,
    sekiz çocuk bir odada... Birinin: ‘Hoca Hanım, yaramazlık
    yaptığında kes kulağını eve yolla!’ deyişini hiç unutmam.
    Çoğuna çocuğunu sevmeyi öğrettik önce, eve rahat gittiler
    çocuklarım böylece…

    Bir çocuk düşüydü her şey,
    Uykuyla sabah arası
    Tüm şehir benim sanırdım,
    Düşlerimde çocuk kaldım.!(1)
    Çocuk kaldım onlarla derken, Edirne Lisesi!... Gençlik,
    gençler. Ne! Olamaz! Nasıl yaparım, ne ederim? Yıllarca ilköğretimde
    çalıştım, bilgilerim, unutuldu, eskidi… Kendim
    istemiştim oraya gitmeyi ama…
    İkinci ilk ders…..

    Korkuyorum…
    Bu çocuklar çok büyük…
    Çocuk? Genç?
    Hiç şüphem yok artık onlar benden çok biliyor, üstelik
    bunlar beni değil, birbirini seviyor… Bu işte bir terslik var..
    Gece gündüz çalışıyorum, bu arada evlendim, bir bebeğim
    oldu, minicik. Geceleri hiç uyumuyor; çocuklar ders, o
    süt ister. Okul, dersler, programlar…
    Yetişemiyorum…

    Sınıfta bir şeyi bilmeyince öğrencilerin alaylı bakışları,
    kimi zaman bakışlarına eklenen acı sözleri… Öğretmenlik
    yok, itibar yok… Kimsin sen?
    Korkunç yıllar, ikinci üniversite, eşlik, annelik, öğretmenlik?
    Sıralama nasıl olmalı??
    ‘Hocam, ben Fransız klâsiklerini bitirdim, şimdi neyi
    okumamı tavsiye edersiniz?’
    …………………!

    ‘Hocam, modern tiyatro dramla mı trajediyle mi başlamıştı
    ve Shakespeare’nin ‘Hamlet’i hangisine giriyordu?
    …………………’
    Ve meslektaşlarım…
    ‘Artık önlerine geleni liselere gönderir oldular.’
    ‘Yüksek lisans yapmış ama tecrübe başka tabiî.’
    ‘Hayır, geleceksin, hafta sonu genel provaya!’
    ‘Beş Edebiyat öğretmeniyiz, ben gelmesem? Çocuğu bırakacak
    yerim yok da…’
    ‘Biz de çocuk büyüttük ama onu hiç mazeret yapmadık!’
    Kâbus mu, gerçek mi?
    ‘Gelmek zorundasın!’
    ‘………Peki! ‘

    Hafta sonu, hava soğuk, her yerde kar var. Alıyorum bebeğimi,
    doğru okula. Okulda kaloriferler yanmıyor. 15 öğrenci,
    5 öğretmen, başlıyoruz çalışmaya. Çocuklar şiir okuyor, biz
    de oldu, olmadı, burayı düzelt, burada şunu de filan diyoruz.
    Biz derken, ben diyemiyorum, çünkü Elif (kızım) durmuyor!
    Altını mı kirletti? Karnı mı acıktı? Henüz altı aylık!
    ‘Olmaz, gelmen lazım! Biz de böyle büyüttük!’
    ‘İçim acıyor!’
    Yazık oluyor çocuklara farkındayım ve üzülüyorum, yapabileceğim
    her şeyi yapıyorum ama bu kadar olabiliyor….
    Hastalanıyorum, uzun hastane günleri…
    ‘Çocuklarım, sizler de benim öğrencilerimsiniz!’Hayata
    dönüş.

    Ey Türk titre ve kendine gel!
    Geldim. Alıştım. Ben büyüdüm, onlar küçüldüler. Tekrar
    öğretmen oldum.
    Hiçbir şey kolay değildi, başarı altın tepside önüne sunulmuyordu
    insanların biliyordum.
    Sonra ödüller, sıra sıra çok çok ödüller. Bunları bekliyorum,
    çünkü çok çalışıyorum.
    Bir gün, şimdi çoktan emekli olan o zamanki müdürüm,
    çağırdı beni yanına:’ Hoca Hanım, sana iki gün izin veriyorum,
    çocuğun da hasta, hem ona bakar, hem de dinlenirsin
    biraz…’ dedi. Şaşırdım ama memnun da oldum hani. Eh
    sonunda çalışmalarım taktir ediliyor olmalıydı. Teşekkür ettim,
    eve gittim.

    Ertesi gün bir telefon, ‘Öğretmenim biliyor musunuz,
    yazdığım kompozisyon Türkiye birincisi olmuş, siz izinli
    olduğunuz için Müdür Bey kendi adını yazdırmış, onunlagideceğiz
    ödül almaya. Üç gün Ankara’da üç gün de GAP’ta
    ağırlayacaklarmış bizi. Keşke sizinle gitseydik!
    Çok sevindim, çok üzüldüm!

    İlâhi adalete inanacaksın! İlâhi adalet tecelli etti ve tam
    o günlerde müdürüme bir başka görev çıktı, öğrencimle ben
    gittim ödül almaya.

    Türkiye birincisi oldu bir öğrencim. Başbakandan, cumhurbaşkanından
    ödüller aldık, yüreğim büyüdü dağlar kadar.
    Benim öğrencim! Benim öğrencim! Allah’ım ne büyük
    gurur!

    ‘Bu çocuklar zeki, bu çocuklar ileri, işlenmeli bir cevher
    gibi.’ diyerek, ‘Öğretmen nasılsa sınıf da öyledir ‘düşüncesiyle
    güçlü, derli toplu olmaya; ‘Öğretmen, kendini yavaş yavaş
    gereksiz kılabilendir’ diyerek de tüm bilgi ve gücümü onlara,
    geleceğin geçici sahiplerine vermeye adadım; hatıralarımı,
    kafamda değil, yüreğimin içinde sakladım yıllarca.… !
    Gün geldi kendi çocuğumu unuttum okul kapılarında!
    Bundan gurur duymadım ama kendimi kaptırmış ders veriyordum
    başka çocuklara. Benimdi her biri… Benim her
    biri…

    Bir sabah, ansızın ‘bir ölüm rüyasıyla uyandım(2): ’Osman!
    Lise ikide okuyan, 9 zayıflı Osman’ım! Kara gözlü, iri
    yarı, dalyan gibi, aslan gibi delikanlı Osman! Osman’ım! Asmıştı
    kendini tren köprüsüne!…. İnanamadım! Telefondaki
    ses: ‘Ben de dokuzda iki suçluyum, iki dersine giriyordum!’
    diyerek ağlıyor. Tüm öğretmenlerde bir suçluluk hissi!
    Abisini bir kenar mahalle okulunda okutmuştum! Askere
    giderken Osman’ı bana emanet etmişti abisi… Emanete sahip
    çıkamadım! Osman’ım! Evladım! Tek yaşasaydın, bütün
    100’ler senin olsaydı! Nasıl yaptın, nasıl? İlk defa bir öğrencimi
    dövmek geldi içimden, kaldırıp, canlandırıp, dövmek!
    Deli misin ne yapıyorsun!! Osman’ım!…

    Kendini öldürmeden bir gün önce: ‘Öğretmenim, şu
    dersime zayıf vermeyin!’ demişti! ‘Çok geç, karneler basıldı
    bile, çalışır kurtarırsın!’ demiştim. Hatırladıkça, kendimin en
    azılı düşmanı oluyorum. Acaba bir şey yapabilir miydim????

    Osman’ım!
    Yanıktır o günden beri yüreğim!…
    İşte böyle…Binlerce hayatı yaşıyoruz bir bedende. Bir
    kişi değiliz ve bir rüyanın içinde. Bu bir rüya değil, bir tesadüf
    değil bu. Bu bir varoluş hikayesi, yok oluşun içinde…
    Öğretmenlik, hayatın tarlası, hayat içinde hayat; hayatta tat
    öğretmenlik… Hatıralar… ‘Uykuya varmış gibi görünen yollar…

    Kezban KERMAN

    devam edecek.................

  8. #8
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    ANNESİZ EVİME
    Hidayet SELİMOĞLU

    Dersin tam ortasında kapı çalındı. “Gir!” diye seslenilir;
    her zamanki o alışkanlıkla. Mahcup, masum bir kadın girdi
    içeriye.
    “Buyrun,” dedim.
    “Benim kız bu sınıfta okuyor, onu görecektim.”
    “Kim senin kız, ismi ne?”
    “Kadriye.”
    “Hangisi? iki tane Kadriye var sınıfta” dedim ama hemencecik
    tahminini de yapmıştım. Kadriye Turan değildi.
    Onu biliyordum. Evleri bana yakındı. Öbürüdür diye düşündüm.
    Kadriye Saygılı. ‘Evet odur’ dedim kendi kendime.
    Kadın sınıfa iyice baktı. Fakat görememiş olacak ki tekrar
    bana dönerek:

    “Kadriye,” dedi. “ilkokula gidiyor dediler bu sene,”
    Sınıf kalabalıktı. Birleştirilmiş üç sınıf bir arada. İlk bakışa
    görememişti. Ama neden bir yabancı gibi duruyordu,
    bakışı neden uzaktı? Baktığı halde neden tanıyamamıştı?
    Acaba çoktandır görmediği bir akrabası mıydı? “Benim kız”
    diyordu, fakat annesi olsa tanımaz mıydı? Hem, “Bu sene
    okula gidiyor dediler” demişti.
    “Yoksa bu sınıfta değil mi? Öbür sınıfta olmasın” dedim.
    “Yok, yok. Bu sene okula başlamış.”
    “O zaman Kadriye Saygılı mı?” İşte burada diye umut lu
    aranan kadına gösterdim çocuğu. Kadının gözleri ışıl ışıl
    yandı. Bir çırpıda Kadriye’nin sırasına kadar gidip, yanına
    oturdu. Aceleyle kucaklayıp, bağrına bastı kızı. Öptü yanaklarından,
    defalarca öptü. Kim bilir kaç özlem dolu yılın acısını
    çıkarmak istiyordu. Sonra benim sessiz ve şaşkın bakışlarım
    arasında kafasını kaldırıp:

    “Ben annesiyim” dedi. Bir açıklama gereği duyduğu belliydi.
    Ve tekrar devam etti. Kavuşmanın, “sevgisini göstermenin
    hazzını duyarak saçlarını okşuyor, öpüyor, kucaklıyordu.
    Arada, bir “Kızım benim, canım ne yapıyorsun? kelimeleri
    dökülüyordu dudaklarından. Kadriye ise en az benim kadar
    şaşkın, fakat yabanî, ürkekti... Kadın kendisini kolları arasına
    alıp, sımsıkı göğsüne bastırmak istedikçe biraz daha öteye
    kayıyordu sıradan. Gözleri ise boncuk boncuk bana bakıyordu.
    Durumu o anda kavrıyor, olayı çözümlüyordum.
    Evet doğrudur. Kadriyenin annesidir. Köylüler anlatmışlardı.
    Okulun açıldığı ilk günlerde o kızın diğerlerinden farklı
    olduğunu görmüştüm. Ne kalem tutmayı ne de bir çizgi
    çekmeyi öğretebilmiştim. Derse karşı hiç ilgisi yoktu. Neler
    yapmıştım neler. Şarkılar söyledim. Karşısında çocuksu hareketler,
    taklitlerle onu güldürdüm. Herkesten çok onunla ilgilendim.
    Elinden tutup yazdırdım ilk öğrettiğim cümleleri.

    Fakat yine bir gelişme gösteremedi. Artık umudumu yitirmiştim.
    Olmayacaktı. Demek ki zihinsel bir problemi vardı
    ya da aile içinde sorunları.

    Karar verdim, ailesiyle konuşacaktım. O akşam köyün
    kızları bana oturmaya gelmişlerdi. Konu açıldı. Sordum.
    Amacım ailesi hakkında bilgi edinmekti. “Onun annesi yok”
    demişlerdi. “Öldü mü?” demiştim. Hayır ölmemişti. Ayrılmışlardı.
    Kadriye doğduktan sonra çocuğu alıp kadını babasının
    evine göndermişler, gitmiş” dediler. “Peki yeniden evlendi
    mi babası” demiştim. Evlenmiş, “Şimdiki annesi nasıl
    davranıyor?” diye sormuştum. “Nasıl olacak, üvey ana değil
    mi?” demişlerdi.

    Acımıştım o zaman Kadriye’ye. Ama çözümüde
    bulmuştum. Onun ilgisini nasıl çekeceğimi keşfetmiştim.
    Sevgiye ihtiyacı vardı. Göstermelik olmayan, gerçekte,
    özden, yürekten sevgiye. Bunu verecektim. Verebilirdim.
    Sonraki çabalarım hep o yönde olmuştu. Eğri büğrü, kendince
    uydurup yazdığı birkaç çizgiyi bana gösteriyor, gözlerimin
    içine bakıyordu. Saçlarını okşuyor, vücudunu kendime
    çekiyor “Aferin kızım, ama bak şuraları şöyle yaparsan daha
    güzel olacak” diyordum. Defterini alıp elinden tutup yazdırıyordum.

    Sonra gülerek, sevinçle hoplaya zıplaya gidiyordu
    yerine. Arkadaşlarına “Öğretmenimiz bana aferin dedi” diyordu.
    Şarkılar mırıldanarak yazmaya devam ediyordu.
    Sonraları benim çabamla onun çabası birleşti. Her defasında
    biraz daha özeniyor, biraz daha gayret ediyordu güzel
    yazmak için Dokuzuncu cümleyi öğrettiğimde defterindeki
    yazıya bakıp hayretimi gizleyememiştim “Sen mi yazdın
    bunları?” demiştim. “Evet öğretmenim!” demişti. Sarılmış,
    kucaklamıştım. Şimdi annesinin yaptığı gibi.

    Ben tüm bunları anımsarken, annesi hâlâ onu okşayıp
    sevmeye devam ediyordu. Ve Kadriye’deki o ürkeklik sürüyordu.
    “Kadriye, tanıyor musun? Bak annenmiş.” Ses çıkarmıyordu
    hiç. Öylece duruyordu. Sonra kadın kalktı: “Ben
    aşağıdaki köyden değirmene geldim. Gelmişken kızımı da
    göreyim dedim. Aslında adı Kader. Ama şimdi Kadriye diyorlarmış.
    Rahatsız ettim, kusura bakma, istersen dışarıda
    bekleyeyim. Dersten çıkmaya çok var mı?” Saatime baktım
    yirmi dakika vardı. “Henüz ders yarı oldu. Sen istersen Kadriye’yi
    al, dışarıda konuşun. Şurada, bahçedeki çeşmenin başında.”
    “Dersten çıkmaya daha çok varsa beklerim. Dersinden
    geri kalmasın yavrum. Çıkınca konuşuruz.” “Kalmaz kalmaz.
    Hadi al Kadriye’yi.” Israrlarıma rağmen kadın çocuğu dersten
    çıkarmadı. Anaydı. Gerçek bir anne. “Ağlarsa anam ağlar,
    gerisi yalan ağlar” dedikleri anne. Nokta kadar zarar gelsin
    ister mi yavrusuna? Nasıl duygulandım, ılık ılık bir şey aktı
    içime. Ben bu duygu çemberinde dönerken kadınla göz göze
    geldik.

    “Dersleri nasıl Kaderimin?”
    “İyi, Kadriye çalışıyor. Çalışmaya devam ederse çok daha
    iyi olacak” diyerek Kadriye’nin başını okşadım. Bu tümcelerin
    onun başarısına olumlu katkı sağlayacağını biliyordum.
    Memnuniyetle gülümsedi kadıncağız, yavrusunun derslerinin
    iyi olduğunu öğrenince. Teşekkür edip, iyi günler dileyerek
    çıktı kapıdan.

    Ben her şeyi kavramıştım ama Kadriye hiçbir şey anlamamıştı.
    Bir bana, bir sınıftaki arkadaşlarına baktı durdu
    ders saati bitinceye kadar.
    Zil çalınca Kadriye annesine gitti, bense annesiz evime.

  9. #9
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Elma ve çay...

    Merhaba!

    Veysi ATICI

    Adam, avucundaki tohumların en zayıfını ayıklayıp bir
    kenara fırlattı, diğerlerini sevgiyle toprağa ekti. Yıllar sonra
    kenardaki koca bir ağacın gövdesine yaslanıp bodur bahçesini
    seyretti. “Emeğim boşa gitmemiş” dedi, sevinçle. Koca
    ağaç dile geldi: “Sana teşekkür derim. Bu koca gövdem, varlığını
    senin eline borçludur.” Adam, hayretle dönüp ağaca
    baktı; ama onu ne zaman diktiğini hatırlayamadı.
    Meslek hayatıyla birlikte gerçek hayatın sert toprağına
    ilk kez bastığımda kanaatlerimin, adalet anlayışımın, ideallerimin,
    ilkelerimin; kitap sayfaları arasında düzenlenen bir
    hayattan devşirilmiş dikenli meyveler olduğunu; bu dikenlerin
    ağzımı kanattığını gördüm. “Yalçın” adlı bir öğrenci
    bana, ilkelerimin sivri dikenlerini merhametin merhemiyle
    yumuşatmam gerektiğini öğretti. O zaman anladım ki ilkeler
    insanı mutlu ettiği sürece adalet; merhametin önünde duvar
    olmaya başladığında ise felâkettir.

    Hayrat ilçesinin Gülderen köyünde görev yapıyordum.
    Burası ilk görev yerimdi. Heyecanla geçen bir yılı geride
    bırakmıştım. Büyük bir aşk beslediğim mesleğimi yüceltebildiğim
    kadar yüceleceğime inanıyordum. Öğretmenliğin,
    insanı biçimlendirmek gibi eşsiz bir görev olduğunu bilmek,
    beni, bu mesleğin değerlerine sıkıya bağlanmaya götürmüştü.
    Bu kutsal görevin ağırlığını yüreğimde hissediyor, onun
    hakkını verebilmek için çırpınıyordum.

    Branş derslerim az olduğundan Fen Bilgisi dersine de giriyordum.
    Bir Türkçe öğretmeni için bu derse girmek elbette
    zordu. Ama ne de olsa zamanım çoktu, heyecanım doruktaydı;
    bir öğrenci gibi ders çalışıyor, verimli olmak için bildiğim
    ve bulduğum bütün yolları deniyordum. İşte hikâyem de burada
    başlıyordu.
    Bir gün yedinci sınıfın Fen Bilgisi dersindeydim. Yirmi
    üç kişilik bir sınıftı. Öğrencilerin motivasyonunu arttırmak
    için dersin başında:
    —Çocuklar, dedim, konumuz ısının hesaplanması. Dersin
    sonunda bir problem soracağım. Çözebilenin sözlüsüne
    pekiyi vereceğim. Kolay bir problem; dikkatle dinlerseniz
    hepiniz çözebilirsiniz.

    Öğrenciler pekiyi almak için dikkat kesildiler. Ben de
    bulduğum yolun işe yaradığını görmenin heyecanıyla konuyu
    anlattım, sonra da problemi tahtaya yazdım:
    —Çözenler parmak kaldırsın.
    Sınıfta çıt yoktu. Sınıfın çalışkanları olarak bilinenler
    hala uğraşıyor görünüyordu. Bir kez daha;
    —Koca sınıfta pekiyi alacak öğrenci yok mu? diye sordum.
    Arka sıralarda Yalçın; bir elini dizlerinin arasına koymuş,
    başını masanın hizasına kadar indirmiş, sallanır bir halde
    parmak kaldırdı. İçimden kızdım. Çünkü çözmek için parmak
    kaldırabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Okuma
    yazması bile zayıf, ders dinlemeyen, doğru dürüst ödev yapmayan,
    fırsat buldukça da arkalarda yaramazlık yapan Yalçın,
    mutlaka böyle bir zamanda münasebetsizlik olsun diye
    izin isteyip lavaboya gidecek diye düşündüm. Teneffüs ziline
    az bir zaman vardı. Bu nedenle onu görmezden gelerek;

    —Peki, dedim. Notum bana kalıyor galiba! Birkaç öğrenci,
    işaret eder gibi başını Yalçın’a çevirdi.
    —Ne var Yalçın? diye sordum. O, çekine çekine:
    —Çözecektim, dedi.
    İnanamadım. Bunu söyleyen Yalçın olamazdı. Gülerek
    bir daha sordum:
    —Sen mi?

    İkinci cevapta sesi işitilmedi. Yalnız dudakları kıpırdadı,
    başını evet anlamında öne eğdi. Onu hesaba almayışıma içlendiği
    belliydi. Gözleri doldu, incecik omuzları titredi. İnanmadığımı
    gösterecek en ufak bir davranışım daha, içindeki
    volkanı patlatacak; içten, derinden ağlayacaktı. Gözyaşları
    incecik çehresinden kayacaktı. Fakat asla sesi çıkmayacaktı.
    Sırf bütün bunlar olmasın diye;
    —Kalk, dedim.

    Sıska bedenine hayli büyük gelmesinden başkasının eskisi
    olduğu anlaşılan, düğmeleri düşmüş ceketini iki eliyle
    ilikler gibi tutarak kalktı, tahtanın önüne geçti. Bacaklarındaki
    buruşuk pantolon, ceketinin aksine kısa ve dardı. Gömleğinin
    küçük ve şekilsiz yakasına asılı duran geniş kravatı,
    daha çok bir atkı gibi duruyordu. Kısa boyu, sıska vücudu,
    sivri çenesiyle; kirli, dağınık, tıraşı gelmiş kumral saçlarıyla
    yokluğun, yoksulluğun karikatürü gibiydi. O, tebeşiri eline
    alırken ben öğretmen masasına oturdum. Gözlerimle sınıfın
    düzenini sağlamaya çalıştım. Bütün öğrenciler tahtaya dönmüş
    olacakları bekliyordu. Çalışkanlar kalemleri bırakmış
    küçümseyen bakışlarla izliyor, bıyık altından gülüyordu. Çözemeyecek
    birisinin kalkmış olması, onları bir yükten kurtarmıştı.

    Biraz sonra Yalçın, kelimenin yarısını yutarak;
    —Öğretmenim, diye seslendi.
    Döndüm, iki eli ile ceketinin önünü tutmuş, tahtanın
    öbür ucunda bekliyordu. Gözleriyle yazdıklarını işaret etti,
    bakışlarını indirdi. İlk kez bu küçücük, yaramaz çehrenin
    ortasında masum bir çift yeşil gözü fark ettim. Nedense bir
    kerecik insanın yüzüne bakmazdı. Tahtadaki kargacık burgacık
    yazılara baktım, içimden “eyvah” dedim. Çünkü çözüm
    doğruydu.

    Ama Yalçın gibi tembel bir öğrenciye bu notu vermek olmazdı.
    Yazılılarda bir kez bile geçer not alamayan bir öğrenciye
    pekiyi vermek, hem idari açıdan doğru değildi hem de
    mesleki becerimi tartışılır hale getirirdi. Hepsinden önemlisi
    bu, o zamanki anlayışıma göre, çalışanlara yapılmış bir
    haksızlıktı; Ama bütün sınıfın huzurunda söz vermiştim;
    sözümden dönemezdim. Ben ki, her fırsatta dürüst olmayı,
    ne olursa olsun verilen sözü tutmak gerektiğini anlatmıştım,
    bu güne kadar. Şimdi not vermesem bütün bunları hiçe saymış
    olurdum. Öğrenciler artık bana inanırlar mıydı? Bir çıkış
    yolu bulmak için işi uzattım;
    —Yazdıkların anlaşılmıyor, Yalçın, dedim. Bu ne biçim
    yazı, yeniden düzgün bir şekilde yaz.

    Yalçın, niyetimi anlamış gibi omuz silkti, yeniden, ama
    daha özenli yazdı.
    —Aferin, çözüm doğru… dedim mecburen. Ama şu yazıya
    bak hele, pekiyi almayı hakkediyor mu! Öyle değil mi
    çocuklar?
    Düştüğüm çaresizlik içinde öğrencilerden yardım diliyordum.
    Ama beklediğim yardımı bulamadım. Biri parmak
    kaldırdı:
    —Ama söz vermiştiniz öğretmenim!
    —Otur bakalım, diye çıkıştım. Bana işimi mi öğretiyorsun!
    Çocukcağız oturdu. Yalçın’ın üzerine gittim;
    —Yalçın, sorunun cevabını kitaptan mı buldun?

    O an Yalçın, kırılan bir dal olup yere yıkıldı. Narin yaprakları
    toza toprağa bulanıp soldu. O güne kadar hiç şefkat
    yüzü görmemiş bu küçücük yavru, bu taze filiz, hangi kucağa
    yöneldiyse kabul görmemiş, kök salabileceği yumuşak bir
    merhamet toprağı bulamamıştı. Son olarak bana yönelmiş;
    ama benim de katı ilkelerimin taştan duvarlarına çarpıyor,
    bir kez daha düşüyordu. Kolay kolay dışa vurmayan bir isyan
    dalgası koptu yüreğinden, sessiz bir çığlık olup boğazından
    geçti, göz kapaklarına yerleşti.

    Bütün bunları o anda hissediyordum; ne var ki o güne
    kadar yücelttiğim, inanıp güvendiğim değerlerim; başka türlü
    davranmama izin vermiyordu.
    Tebeşiri nefretle bıraktı, göğsünde hapsettiği hıçkırıklarla
    yerine yöneldi. Bu, gizli bir karşı koyuştu. Kızdım:
    —Sana, otur demedim!

    Olduğu yerde çakılı kaldı. Fakat o ana kadar boğazındaki
    düğümle tuttuğu hıçkırıklar, boşalıverdi birden. Gözyaşlarını
    tutamadı, incecik omuzları kalkıp indi,. Utancından mı,
    ürkekliğinden mi bilinmez; elini kaldırıp yaşlarını silmedi. O
    an birazcık insafa geldim, elimle oturmasını işaret ettim. Yüzünü
    defterlere gömüp ağladı. Bu benim hakkımdır demiyor,
    itiraz etmiyor, karşı çıkmıyor; yalnızca ağlıyordu.

    Bunun nedenini anlıyorum. Çok çocuklu fakir bir ailenin
    çocuğuydu, Yalçın. Anne babası, geçim derdiyle uğraşırken
    şefkat göstermeye, sahiplenmeye fırsat bulamamıştı. Bu
    yavrucak da bir kez “tembel” damgası yemiş, artık ne yapsa
    ondan kurtulamıyordu. Hepimiz ona yaramazlıktan, tembellikten,
    sorumsuzluktan örülmüş bir elbise giydirmiş; onu çıkarmasına
    asla izin vermiyorduk. O da, çaresizlik içinde itilip
    kakılmayı kader bilmiş, onu yaşıyordu. O gün yaptığı gibi,
    o kaderi değiştirmek için küçük bir çaba gösterse, onu derhal
    cezalandırıyorduk. Gerçek hayatı tanımayan benim gibi toy
    birinin, o gün bunları anlaması mümkün değildi.
    Sonunda kendime göre bir çıkış yolu buldum: Not vererek
    sözümü tutacaktım. Yaptığım adaletsizliği gidermek mi?

    Ne de olsa Yalçın benim elimdeydi: Tembel ve yaramaz olan
    Yalçın, nasılsa yaramazlıkla, ödev yapmamakla bana fırsat
    verecek; ben de vereceğim kötü notlarla işi halledip vicdanımı
    rahatlatacaktım. Yalnız, bu olayı unutturacak kadar beklemem
    gerekecekti. Bulunduğum yolun bana verdiği ferahlıkla
    gülümsedim.
    —Neden ağlıyorsun Yalçın? dedim. Sözümü tutacağım
    elbet. Not vermeyeceğim demedim ki… Yazını düzeltmen
    için söylüyorum sadece.
    Not defterini çıkarıp adının karşısına yazdım: Beş…
    Daha sonra yapacaklarımda haklı çıkmak için tatlı, babacan
    bir sesle;
    —Görüyorsunuz arkadaşlar, dedim. Dinleyen yapabiliyor.
    Ben de hak edene notunu veririm. Ama unutmayın;
    gerektiği zaman kötü not da veririm; o zaman da kızmayın.
    Bu arada mesleki becerimi sorgulamaya başlamıştım. O
    gün düştüğüm durumun nedeni beceriksizliğim, tecrübesizliğimdi.
    İdeal dünyada kötü bir öğrenci, asla iyi bir şey yapamazdı.
    Bunun için orada her şey kolaydı. Gerçek dünyayı da
    böyle sanmış; yanılmıştım. Bu, bana bir ders olacaktı. Ama
    bunu Yalçın’a bırakmayacaktım.

    Aradan yeteri kadar zaman geçtiğine karar verince, Yalçın’ı
    kollamaya başladım. Ama o, bana koz vermiyordu. Ödevini
    iyi kötü yapıyor, benim gazabıma neden olacak büyüklükte
    yaramazlıklarda bulunmuyordu. Hatta yazılıda ilk kez
    geçer bir not bile almıştı. Ama ben hâlâ “adaletim”i yerine
    getirmekte kararlıydım.

    Bir gün okul bahçesinde öğrenciler arasında dolaşırken
    karşıma dikildi. Yüzünde ürkek bir tebessüm vardı. Ceketinin
    şişkin cebinden bir elma çıkarıp uzattı:
    —Yer misiniz öğretmenim?
    Bunu söylerken kısa, çok kısa bir an gözlerime baktı,
    ürkek ürkek indirdi bakışlarını. O kısacık anda yeşil gözlerindeki
    yalansız dolansız, masum, çocuksu sevgiyi hissetim.
    Yüreğimin bir köşesinde bir yumuşama oldu. Düşündükle
    rimden utandım birden. Ben, onun tuzağa düşmesini beklerken;
    o, hakkını veren biri olduğumu düşündüğü bana, küçücük
    yüreğinde sevgi beslemişti. Belki de şu kısacık ömründe
    güvenebileceği, kendini ifade edebileceği, minicik yüreğindeki
    sevgiyi gösterebileceği birine rastlamamıştı. Belki de ilk
    kez tutunacağı bir dal bulduğunu sanmış, ilk kez hayatın yaşanılabilir
    yanını keşfediyordu.

    Şu anda bana uzattığı elma,verebileceği en büyük hediyeydi.
    Bu elmayla, çölde gördüğü serabı gerçeğe dönüştürmeye,
    Onu daha da yeşertmeye çalışıyordu.
    Nereden estiyse serin bir rüzgar; içimdekileri sildi. Çömelerek
    başımı onun başının hizasına indirdim, iki omzundan
    tuttum:
    —Teşekkür ederim, Yalçın, dedim. Sen ye.
    Öbür cebini gösterdi:
    —Benim var, dedi. Bunu size getirdim.
    —Bunlar sizin bahçenizden mi?
    —Evimizin yanında ağaçlarımız var.
    Elmayı aldım, tekrar teşekkür ettim. Gizli bir sevinçle
    koştu, diğerlerinin arasına katıldı.
    O yıl, Yalçın, ilk kez Şube Öğretmenler Kurulunda görüşülmeye
    gerek kalmadan sınıf geçti. Ben de yaptığım haksızlığı
    düzeltme fırsatı bulamadan, yeni atama yerime gitmek
    üzere oradan ayrıldım.

    Yıllar sonra, beni eski görev yerine götürecek minibüsü
    beklerken, Of garajındaki bir çay ocağında oturuyordum.
    Biri;
    —Hocam, dedi, beni tanıdınız mı? Başımı kaldırınca
    ince, uzun boylu; taranmış kumral saçlı delikanlıyı, yeşil
    gözlerinden tanıdım: Yalçın’dı. Konuştuk şurdan buradan.
    Anlattı: 7/A Sınıfının üniversiteyi kazanan dört öğrencisinden
    biriymiş. Kastamonu’da Sınıf Öğretmenliği bölümünde
    okuyormuş. Dersleri iyiymiş. İyi bir meslek seçtiğine inanıyormuş.
    Öğretmen olunca benim gibi olmak istiyormuş.
    Ekledi;
    —O gün, dedi, bana pekiyi verdiğinizde kendime güvenim
    geldi. Yapabileceğime inandım.
    Bense, beceriksizliğimden yapamadığımı söyleyemedim,
    fakat verdiğim notun haksızlık olmadığını öğrenmiş olmanın
    sevinciyle yıllar öncesinin elmasına karşılık ona çay ısmarladım.

    devam edecek.........

  10. #10
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Zeynep’in okulu ve gözyaşları

    Merhaba!

    İbrahim BAŞ

    Üniversitelerde görev yapan hocaların, yazar ve düşünürlerin
    konuşmacı olarak katıldıkları “Üniversitelerimiz
    ve Gençliğimiz” konulu açık oturum programını izliyorum.
    Programda gençliğin temsilcilerinden en az üç öğrencinin
    bulunması gerekirken bir öğrencinin bile çağrılmaması ilk
    başta dikkatimi çekiyor.

    Açış konuşmalarında, üniversitelerin ve gençliğin ne olduğu,
    nasıl olması gerektiği belirtilerek genel bir çerçeve çiziliyor.
    Beşinci konuşmacı;
    -Arkadaşlar; biz hangi ülkenin üniversitelerini ve gençliğini
    konuşacağız? Açık yürekli biçimde bunları konuşmanın
    iradesine ne kadar sahibiz? Benim ülkemde, düne kadar
    farklı biçimde eleştirdiğimiz, hiçbir zaman hak etmedikleri
    sıfatları yüklediğimiz insanlarımızın kız evlatları okumaya
    başlamış, bunca yolu katetmiş, eleme sınavlarında başarılı
    olmuş ve üniversitede okuma hakkını elde etmiş genç kızlarımız
    “başörtülerinden” dolayı okullarına gidemiyorlar….

    Programın yöneticisi hemen müdahale ederek mikrofonu
    istiyor ve;
    -Lütfen efendim, sunumumda bu hususa dikkat çekmedim,
    beni anlayınız “bu konu” programımızda yok…
    -Ben konuşursam programınıza ceza gelebilir, televizyonunuz
    kapatılabilir. Teşekkür ederim: Tarihe not düşmeme,
    milletin uyuyan ve uyuşturulan beynine iğne batırmama,
    gençliğin gözünü açmasına, delikanlı gibi olmasına, geleceğe
    bakmasına, mücadeleye girmesine, karakterini kazanmasına
    yönelik küçükte olsa kutlu bir ışık yakmama vesile oldunuz.
    Ben konuşmayacağım, ülkemde oynanan tiyatronun küçük
    bir kesitini burada izleyeceğim.

    Üniversite hocalarına, yazarlara, düşünürlere rollerin
    verildiği, tiyatronun oynandığı ve tarihin 21. asra iki yılın
    kaldığını gösterdiği bir çağda, bir program, bir ülke ve üniversiteler!
    Kitaplarına değer verdiğim, ilgiyle okuduğum,
    arkadaşlarıma, öğrencilerime tavsiye ettiğim, hediye ettiğim
    bir yazarın, bir üniversite hocasının-Prof. Dr-hazırladığı ve
    yönettiği program!...

    Konuşmacıları dikkatli biçimde değil öylesine dinliyorum.
    Kısa bir süre geçiyor ve telefon çalıyor.
    -Ben, Edebiyat Öğretmeni İbrahim Baş’la görüşecektim.
    -Buyurun benim!
    -Hocam…….. Lisesinden öğrenciniz Zeynep. Umarım
    “Üniversitelerimiz ve Gençliğimiz” programını izliyorsunuzdur.
    Bana üç kitabını hediye ettiğiniz ve büyük bir şevkle
    okuduğum yöneticinin yaklaşımını; iradesini, duruşunu gördünüz
    mü?
    -Zeynep, nerelerdesin sen, nereden telefon ediyorsun, ne
    yapıyorsun?
    -Hocam, ben İstanbul’dayım, üniversitede öğrenciyim ama
    bizleri okula almıyorlar size hakkımı helâl etmeyeceğim!
    -Zeynep, ne demek istiyorsun?
    -Benim hayat anlayışımı, dünya görüşümü kazanmamda,
    geliştirmemde, çalışmalarımda ve başarılarımda bir idareci
    olarak önemli katkılarınız olmuştur ama ben şimdi okula
    gidemiyorum, ben sizin eserinizim ve size hakkımı helal
    etmiyorum.

    Telefon kapanıyor, yüreğimde fırtınalar kopuyor. Yılları
    geri getirmeye, bütün öğrencilerimi hatırlamaya çalışıyorum.
    Ve Zeynep…. Şu an bana hakkını helâl etmeyeceğini
    belirten Zeynep…

    Zeynep; bir kelime ama bir hayat, bir dünya, bir gelecek,
    bir istikbal!
    Zeynep; bir öğrenci, bir bakış, bir duruş, bir irade, bir
    muştu!
    Zeynep; bir umut, bir sevgi, bir güzellik, bir inanç ve bir
    aşk!
    Zeynep; O’nu bilen, seven, değer veren, güvenen bir öğretmenin
    kalbinde bir çiçek, bir kelebek, bir ırmak; yürek ülkesinde
    bir yıldız, bir güneş ve bir kartal.

    ….. Anadolu lisesindeyim; okulumuzun biri tarihi, biri
    yeni olmak üzere iki ayrı binası var. Tarihi binada lise kısmına,
    yeni binada orta bölüme eğitim ve öğretim verilmekte ve
    ben 15 şubenin, 428 öğrencinin bulunduğu yeni binada tek
    idareciyim. Öğretmen arkadaşlarla iyi bir iletişimiz, güzel bir
    beraberliğimiz bulunmaktadır.

    Zeynep, Anadolu Lisesini kazanmış; hazırlık, bir ve ikinci
    sınıftaki çalışma disiplinini bırakmış, başarılı olma, kendine
    güvenme inancını kaybetmiş bir öğrenci. Arkadaşlarıyla iletişimi,
    davranışları değişen; öğretmenlerinden ikazlar yiyen,
    ikide bir şikayet konusu olan, en sonunda disipline verilmesi
    ısrarları biçimde istenen bir öğrenci. Arkadaşlardan üç gün
    süre istiyorum.

    Zeynep’i birinci derecede yakın takibe alıyorum; ailesini,
    samimi arkadaşlarını, okuduğu kitapları, mahallesinde ve
    apartmanında kimlerle birlikte olduğunu ve ailesinin okulla
    olan ilişkisini azaltmasının sebeplerini öğrenmeye çalışıyorum.
    Eğitimde esas olan öğrenciyi kazanmaktır; eleme sisteminde
    bazılarının nasıl olsa eleneceğini, kenara bırakılacağını
    düşünmek buna göre şartları dikkate almak, gereğinden
    fazla yorulmamak, strese girmemek, gerçekleri görmek
    masa başlarında oluşturulan-mantığını ve anlayışını basit ve
    yüzeysel buluyorum. Okuluna büyük bir sevgi ve inançla gelen
    Zeynep’i mutlaka kazanmalıyız.

    Üç öğretmen arkadaşın dilekçesi çekmecenin gözünde ve
    bugün üçüncü gün, işyerine telefon ederek bilgi veriyorum.
    Saat 14.10, okuldan çıkıyorum, Zeynep’in ailesinin konfeksiyona
    giriyorum, annesi içerde yalnız, çok durgun ve sessiz.
    Bu ortamda konuyu açık ve net olarak nasıl ortaya koyacağım?
    Yaratılış gereği yapı olarak annelerin duygusallığı daha
    fazladır. Telefonla bilgi vermeme rağmen baba neden yok,
    acaba çok önemli bir işi mi çıktı? Zamanım sınırlı ve konuyu
    açıyorum:

    -Öğretmen arkadaşların kızımız Zeynep’ e olan sevgileri,
    verdikleri değer ve güvenleri azalmaya başladı. Öğrenci kimliğini
    olumsuz etkileyen gelişmelerin sebeplerini bir anne
    olarak sizlerle konuşabilir miyiz; yoksa beyefendiye haber
    verir misiniz?
    “-İlginize teşekkür ediyorum; Rabbim sizlerden ebedi
    razı olsun. Konuyu birlikte konuşacağız, beyimin burada bulunmamasına
    beraber karar verdik.
    -Beyimin hastalığı ile ilgili son tahlilleri bizleri derinden
    sarstı. Ne yazık ki çok dikkat etmemize rağmen Zeynep babasının
    hastalığını öğrendi; derslerini bıraktı, bir şey diyemiyorum,
    okula gelemiyorum. Zeynep’imin bakışları, dili, davranışları
    evde de değişti; küçük kardeşleriyle bile yeteri kadar
    ilgilenmez oldu; kahvaltı yapmadan evden çıkar.”
    Annenin sesi değişiyor, kendini çok zor tutarak konuşuyor
    ve gözlerini kaçırıyor.

    Sözün, bilginin, kültürün çok fazla anlam ifade etmeyeceği
    bir zaman dilimi.
    Okula dönüyorum, arkadaşlara durumu açıklıyorum, dilekçeyi
    işleme koymama noktasında hemfikir oluyoruz. Hep
    birlikte Zeynep’i kazanmanın çalışmalarını ve yöntemlerini
    konuşuyoruz. Birinci yazılılardan düşük notlar alan Zeynep
    kendisini toparlıyor, ikinci yazılılardan beklediğimiz notları
    alıyor, derslere aktif olarak katılıyor, derslere hazırlıklı geliyor,
    ödevlerini muntazam biçimde yapıyor.

    Beş ay geçiyor ve Zeynep’in babası vefat ediyor. Bu yaşta
    bu acıya Zeynep’in kalbi nasıl dayanır?... Bize daha büyük
    görevler düşüyor; babanın yokluğuna nasıl alıştıracağız?....
    Öğretmen ve idareci olmanın sorumluluğu ve şuuru bizleri
    daha aktif, dikkatli olmaya yöneltiyor.

    Ailesinin maddi bakımdan durumları iyi ama bu yüreklerindeki
    derin acıyı aşmalarına nasıl bir anlam katar?...
    Madde ve mananın sentezi ve imtihanın zirve noktası. Üç
    çocuk ve bir anne hayata tutunmanın yolunu nasıl bulacaklar?...
    Anne çocuklarını nasıl yetiştirecek; onların eğitim ve
    öğretimlerinde neler yapacak?... Biliyorum ki Anadolu kadını
    sabırlıdır, güçlüdür, dayanmasını bilir. Evladını iyi yetiştirmek,
    istikbalini vermek, mürüvvetini görmek onun en
    büyük bahtiyarlığıdır. Ömrünün son demlerinde bu bahtiyarlığı
    yaşamak en güzel dileği ve inancıdır.

    Zeynep bir hafta okula gelmiyor; arkadaşlarının onu yalnız
    bırakmamaları gerektiğini belirtiyoruz. Arkadaşlarından
    birisi büyük acı çekerken diğerleri arkadaşlığın, dostluğun,
    sevginin, saygının, birlikteliğin, paylaşmanın, kucaklaşmanın
    ne olduğunu yaşayarak öğreniyor. Aile hayatında annenin,
    babanın, kardeşin anlamını, değerini bütün yönleriyle
    ve boyutlarıyla tanıyorlar. Hayatın kendi akışı içerisindeki
    ve kaderin imtihanla ufkumuzu açtığı, ezelle ebede soylu
    bir ışık yaktığı kesitte eğitimin manevi boyutu, insanla ilgili
    mihenk taşı. Annesiyle ve küçük kardeşleriyle Zeynep okula
    geliyor, sırtında çantası, içerisinde kitaplar. Bakışlarındaki
    ışığa perde inmiş, hüzün çökmüş. Acaba kitaplarını çantasına
    kendisi mi yerleştirdi?... Yüreğindeki acıyı hangi umutla,
    sevgiyle, inançla saracak?...

    Annesi, önceki konuşmamızdan biraz daha iyi görünüyor;
    bir haftalık sürede kendini toparladığını yansıtıyor.
    Zeynep’in omuzlarından kolunu hiç indirmiyor, sık sık ona
    bakıyor. Annenin bu şartlarda konuşmasına gerek var mı?
    Bir okul, bir anne, iki küçük kızı ve Zeynep’i. Yürekte acı,
    yürekte umut, yürekte sevgi, inanç, sabır ve şükür…Anne
    konuşuyor “Biliyorum Zeynep’i çok seviyorsunuz, bu sevginiz
    ve ilginiz bize umut ve güven veriyor….”bu konuşmaları
    bizim için değilbizzat Zeynep’i için yapıyor; onun duymasını,
    bilmesini, bizlerin en güzel kelime ve cümlelerle tasdik
    etmemizi istiyor. “Biliyor musunuz, babası da Zeynep’i çok
    severdi…” ses hüzne ve gözyaşına davetiye çıkarıyor, anne
    gözyaşlarına hakim olamıyor……

    Zeynep’in şu an neye ihtiyacı var? İlgiye ve sevgiye!
    Onun anlayacağı bir yaklaşım ve dille “Sevgililer sevgilisinin
    sevgisine” pencere açıyoruz, vahdeti ve vuslatı anlatıyoruz;
    böylece babasının acısını aşabileceğini, yaşadığı sürece O’na
    kalbinde güzel bir yer ayırmasını, kızını nasıl görmesini, olmasını
    istediğini sohbet biçiminde aktarıyoruz.
    Derslerine daha iyi biçimde çalışmasını, küçük kardeşlerine
    iyi bir abla olmasını; terbiyesiyle, diliyle, kişiliği ile, çalışmalarıyla,
    başarısıyla annesinin gönlünü fethetmesini ve
    annesini mutlu etmesini istiyoruz.

    Sınıfındaki en iyi ve samimi olduğu arkadaşlarıyla programlar
    yapıyoruz. Birlikte olduğu zamanlar her kelimeyi, her
    davranışı ve yaklaşımı çok dikkatli ve düşünerek yapmalarını
    belirtiyoruz. Okul kantininde çaylar içiyoruz; hayatın her
    şeye rağmen devam ettiğine, güzelliklerinin insanı hayata
    bağladığına dikkat çekiyoruz.

    İyi yetişmenin, geleceğe iyi biçimde hazırlanmanın, kendini
    geliştirmenin; saygıya, sevgiye, değere ve unutulmamaya
    bağlı bir karaktere sahip olmanın sadece derslerde başarılı
    olmakla yeterli olmadığını, arkadaşlarıyla güzel beraberliklerinde
    önemli olduğunu, ayrıca kitap okumanın, günlük tutmanın,
    şiir yazmanın veya güzel şiirleri derlemenin öğrenci
    hayatındaki anl***** vurgu yapıyoruz.

    Güneş doğuyor, batıyor; günler, haftalar, aylar, mevsimler,
    yıllar geçiyor ve Zeynep bu ilgiye, sevgiye, değere, güvene
    layık olarak lise ikinci sınıfa geliyor. Bütün öğretmenlerin
    takdirini kazanıyor.

    Hediye olarak verdiğimiz kitapları muntazam biçimde
    okuyor, edebi türlerdeki kitapların özetini, düşünce türündeki
    kitapların genel değerlendirmesini yazılı olarak yapıyor.
    Tayin dilekçemi verdiğimi, ayrılık vaktinin geldiğini ama
    hiçbir zaman unutmayacağımı belirtiyorum. “Ben de sizleri
    unutmayacağım, kalpte yaşatılanların unutulmayacağını öğrendim
    ve esas olanın kalpte yaşamaya değer bir hayata ve
    kişiliğe sahip olmanın anlamını, değerini bana sizler gösterdiniz,
    öğrettiniz.” Zeynep’in konuşmaları, duyguları, düşünceleri
    sadece bizim ilgimizi ve sevgimizi değil aynı zamanda
    okuduğu kitapların izlerini taşıyor.

    Biliyorum ki Zeynep üniversite sınavlarında hedeflediği
    puanı mutlaka alır, ilk üç tercihinden birisine yerleşir. Bunu
    soruyorum, çok rahat ve kararlı biçimde bana söz veriyor.
    Üniversite sınavlarının açıklanmasından bir hafta sonra
    bir arkadaşıma sonucu soruyorum; Zeynep’in İstanbul’da
    bizlere söz verdiği okula ve bölüme girdiğini öğreniyorum,
    kendi çocuğumun başarısı gibi mutlu oluyorum. Babasının
    bizlere yüklediği manevi sorumluluğu yerine getirmenin,
    annesinin hayır dualarını almanın bahtiyarlığını yaşıyorum.
    Ve telefon ettiği o akşam kahroluyorum. Biliyorum ki
    Zeynep’in arkadaşlarıyla, hocalarıyla, dersleriyle asla problemi
    olamaz, saygıda kusur etmez, dersin disiplinini bozacak
    bir davranış içerisinde bulunmaz. Biliyorum ki problem baş
    örtüsü. Demek ki Zeynep baş örtüsünü çıkarmadı, mücadele
    ve direnme yolunu seçti. Biz bu konulara ciddî biçimde girmemiştik,
    önerilerde bulunmamıştık. Kendi özgür iradesiyle
    verdiği bir karar olmalı.

    Annesi neler yapıyordur, neler düşünüyordur acaba aralarında
    bir anlaşmazlık ve sıkıntı olmuş mudur? Anne bu
    konuda babayı aramış mıdır?... Yaraları derinden derinden
    tekrar depreşmiş midir?...

    Arkadaşlar bu konuda üzerine düşeni nasıl yapacaklar;
    nasıl bir yol ve yöntem önerecekler?...

    Zeynep sadece bana mı hakkını helâl etmeyecek?... Zeynep’in
    telefonunu temin ederim ama O’nunla bu safhada neler
    konuşacağım? Samimiyet, kararlılık, mücadele, direnme,
    sabır konularında daha önce açıkladığımız, bilgilendirdiğimiz
    görüşlerimizi samimiyetsizliğe ve ilkesizliğe kurban mı
    edeceğiz?...

    Yıl iki bin beş ve asır 21. asır. İnsan Haklarının evrensel
    bir boyut kazandığı bir çağ ama benim ülkemde Anayasada
    yazılı olarak ifadesini bulan ilgili maddeler fakat uygulamada
    açmazlar, ikilemler ve sıkıntılar. Bu açmaz ve ikilemlerde
    hizaya getirilen, iradelerine ipotek konan ve heba edilen yeni
    nesil!

    Hayatlarının en güzel dönemi olan çocukluk yıllarının,
    gençliğe adım atışlarının ilk dönemlerinin 12 yılını eğitim ve
    öğretime veren, sınavlardaki başarılarıyla bir buçuk milyon
    öğrenci içerisinde elemeye takılmayan, çağın ilk beş mesleği
    ile ilgili bölüme giren, geleceği ile ilgili tertemiz umutları,
    sevgileri ve inançları olan Zeyneplerin okula alınmaması,
    gözyaşı dökmesi; ailesinin, öğretmenlerinin emeklerinin, fedakarlıklarının
    heba edilmesi!...

    Ey Ankara! Senin gözlerin, kulakların kalbin nerede; nasıl
    bir göze, kulağa ve kalbe sahipsin?...
    Zeynepleri nasıl görmüyorsun, seslerini nasıl işitmiyorsun,
    onları nasıl anlamıyorsun?....

    Böyle üniversiteler, böyle hocalar dünyanın hangi ülkelerinde
    ve yönetim biçimlerinde olur?
    Üniversiteler gerçek anlamda bilimsel düşüncelerin, temel
    hak ve özgürlüklerin akademik düzeyde yuvaları ne zaman
    ve nasıl olacak?.... İnsan haklarıyla, özgürlüklerin kazanımlarıyla
    ilgili somut olarak üniversiteler bu güne kadar
    neler yapmışlardır?....

    Bu konuda sivil toplum kuruluşlarına görev düşer mi?Özellikle
    eğitim ve öğretimle ilgili hakların kazanılmasında bu
    kuruluşlar neden bir araya gelemez, bu vesileyle ortak ilkeleri
    ve hedefleri belirleyip birlikte mücadele etmezler?.....
    Zeynepler bizlere ders veriyor; hakların mücadeleyle kazanıldığı
    zaman bir anlam ifade edeceği, sağlıklı ve sağlam
    bir zemine oturacağının dersini!

    Ülkemin yönetimine talip olanların samimiyetten, ilkeden,
    iradeden, hak ve özgürlüklerden ne anladıklarının dersini
    veriyorsunuz bizlere!

    Zeynep!... Sizler nereden çıktınız; biz şartlara göre hareket
    eden, buna göre gerekçeleri ortaya koyan, kaderciliği
    ve geleneksel yapısı ağır basan bir toplumduk. Biz geçiş döneminin
    sancılarını bir türlü aşamayan, çağını iyi ve doğru
    okuyamayan bir ülkenin insanlarıydık. Senin arkadaşlarının
    önemli bir kısmı okuma sevgisi, aşkı ve inancı içerisinde ülkemizden
    ayrıldılar, sen niye buradasın?

    Zeynep; ailenizin ekonomik durumu iyiydi, başkaları
    gibi sende yurt dışında okuyabilirdin; neden bu yolu düşünmedin?...
    Biliyorum, annen de müsaade etmemiştir; canına
    can katan yavrusunu başka memleketlere nasıl göndersin?...
    Düşünüyorum ve gerçekten çok merak ediyorum. “İkna
    odalarına” seni kaç defa aldılar; yine biliyorum ki bu yaklaşımı
    reddetmişsindir. Üniversite ve ikna odası! Sisteme
    ve merkezi otoriteye göre vaziyet alan, bu görevlerini en iyi
    biçimde yapan, bilimsel çalışmalarda çağın çok gerilerinde
    kalan; ikide bir üniversite gençliği tarafından protestolara
    maruz kalan; bunun sebep ve sonuçlarını samimi, ciddi ve
    kararlı biçimde analiz edemeyen üniversiteler!
    Ülkemin insanları Zeynepleri anlıyor, onları seviyor, onlara
    değer veriyor ve okumalarını istiyor.

    Kimler ve neden Zeyneplerin okumalarını istemez; bunun
    için çözümler geliştirmez? Zeynepler yıllardır üniversite
    duvarlarının etrafında, yollarda, meydanlarda; bunları görmek,
    duymak, bilmek bizlere nasıl bir görev ve sorumluluk
    yükler?...

    Zeynep’in gözyaşları ne zaman ve nasıl dinecektir?
    Zeynep, başka kimlere hakkını helal etmeyecektir?
    Ben Zeynep’ e hâlâ telefon edemedim, bir gün karşıma
    çıkarsa neler diyebilirim?

    Zeynep, Lise öğrenciliğinde kalbimde bir gül ve güneşti;
    şimdi bir ok, bir yara! Bu konuda kimlerin yüreğinde derin
    bir yara ve ok var; bu yaradan ve oktan nasıl kurtulacağız?
    Kalem ve Gül

    devam edecek......

Benzer Konular

  1. Iki oyku
    mopsy Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 24-06-2010, 09:59 PM
  2. 2010 Ogretmen nakil
    mopsy Tarafından Öğretmenler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-01-2010, 09:09 AM
Yukarı Çık