2. Sayfa, Toplam 2 BirinciBirinci 12
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 15 Toplam: 15
  1. #11
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Yanık yüz

    Merhaba!

    Murat ALAN

    İki yıllık öğretmendim. Ancak baba mesleği olan öğretmenliğime
    çok güveniyordum. Çünkü hayatım öğretmenlerin
    içinde geçmişti. Okulda, evde, lojmanda hep birbirinden
    değerli öğretmenlerimle beraberdim. Onların sohbetlerine
    katılır, can kulağıyla dinlerdim. Şevki Hoca doktor olan öğrencisinin
    kendisini nasıl muayene ettiğini en ince ayrıntısıyla
    anlatır, Mehmet Hoca üst düzey görevlere gelen öğrencilerini
    sayar, İhsan Hoca hepsi öğretmen oldu diye yakınırdı.

    Okul içi ve dışında öğrenci-öğretmen ilişkilerine dair
    çok önemli deneyimlerinden faydalanmıştım öğretmenlerimin.
    Nitekim daha okulun açıldığı ilk günlerden itibaren en
    sevilen öğretmenlerden biri olmuştum.

    Sert mizaçlıydım. Oysa benden daha sert mizaçlı öğretmenler
    benim gördüğüm ilgiyi ve sevgiyi görmüyorlardı.
    Çünkü öğrencilerimi seviyordum. Seviyorsanız değer verirsiniz
    ona göre davranırsınız. Sevilen ve önemsenen insanlarda
    bunu hissederler. Yani anlayacağınız koca okulda bir
    öğrenciyi gerçekten üzecek, kıracak en son eğitimci bendim.
    Ama bir gün…

    Hava çok soğuktu. Her yer buzlarla kaplıydı. Üşümüştük.
    Ama üşüyen, donan sadece elimiz, ayağımız, yüzümüz değildi.
    Yüreğimiz de donmuştu sanki. Ölümün tartışılmaz gerçekliği,
    o belirsiz zamansızlığına rağmen; vakti saati gelince
    dakikliği ve soğukluğu Sevgi’nin sırasını boş bırakmış, gelip
    ta yüreğimizin içine oturmuştu. Sevimli hanım hanımcık bir
    öğrencimizdi. Çok başarılı bir sporcuydu. İyi bir atletti. Fakat
    o gün bir yarışmadan okuluna, arkadaşlarına, bizlere dönerken
    bir trafik kazasında hayatının son koşusunda ölümün
    ipini göğüslemişti gencecik bedeni.

    Sınıf üstüme üstüme gelen dev bir tabut gibiydi sanki.
    Ağzımdan dökülen kelimeleri değil duymak, gerçekten ne
    anlattığımın bile farkında değildim. Bu matem havası tüm
    öğrencilerimin üzerine de çökmüştü. Hepimiz bir an önce
    zilin çalmasını, belki bir köşede gizlice ağlamayı, dua etmeyi
    belki bir noktaya takılıp saatlerce sessiz kalmayı, bir an önce
    sınıftan çıkmayı istiyorduk.

    Bir an ölüm sessizliği çökmüş sınıfta benim karanlık bir
    merdivenden düşercesine paldır küldür sarf ettiğim kelimelerin
    dışında bir uğultu, bir ses duydum. Bu ses Sevgi’nin
    hemen arkasında oturan, yüzünün sağ tarafı doğuştan yanık
    izi gibi olan buna rağmen yüzü asla çirkin olmayan, hele sol
    taraftan bakınca son derece yakışıklı ve parlak bir yüze sahip
    olan bu öğrencimden geliyordu. O sınıfta en sevdiğim
    öğrenciydi. İşin ilginç yanı; genelde konuşmayan, tüm varlığı
    silüetinden ve yoklama alınırken buradayım demesinden
    anlaşılan öğrenci, bugün konuşuyordu. Anlamsız sözler
    mırıldanıyor, hiç bilinmeyen bir ilâhi okur gibi sallanıyor ve
    sürekli konuşuyordu. “Sevgi ile çok yakındılar” diye düşünerek
    kendi haline bıraktım. Zilin çalmasıyla kendimizi dışarı
    attık.

    İkinci ders inanmışlığın verdiği kabullenişle biraz daha
    toparlanmış olarak sınıftaydık. Ama öğrencim ders anlatmaya
    fırsat vermiyordu. Akıl almaz sorular soruyor, dersi
    bölmek için elinden geleni yapıyordu. Ben sabrediyor, susuyordum.
    Ancak bu davranışım daha fazla gürültü yapmasına
    zemin hazırlıyordu. Anlaşılan susmamı istemiyor, onu cezalandırmamı
    istiyordu.

    Bu iş iki hafta sürdü. İkinci haftanın son dersiydi. Sev
    gi’nin sınıfına girdim. Sırasındaki güllerin, karanfillerin kokusu
    kışın ortasında değil de bahar mevsiminde bir çiçek
    bahçesindeymiş gibi güzel kokular saçıyordu etrafa. Onun
    dışında tüm öğrencilerim ayaktaydı. Görmemezlikten geldim
    “oturun” derken. Fakat üzülmüştüm. Bir çok öğrencim
    de onun kalkmadığını görmüştü.

    Dersin ortalarına doğru tekrar konuşmaya, arkadaşlarına
    sataşmaya başladı. Ön sırada oturan bir ayağı protezli
    Zülfikar dayanamayıp:
    _ Yeter be yeter! dedi. “Dövelim mi sövelim mi ne istiyorsun?
    İki haftadır yapmadığın terbiyesizlik kalmadı. Ne
    bize ne öğretmenine saygın kalmamış!” diyerek tepkisini dile
    getirdi. Bana dönerek “Özür dilerim öğretmenim” dedi, daha
    laf ağzındayken arkadan onun sesi duyuldu.
    -Sen mi beni döveceksin ? devamını söylememişti ama
    duruşundan yüz ifadesinden aşağılar gibi bakışından “topal”
    dediğini herkes anlamıştı. Zülfikar hiddetle yerinden kalkmış
    ama ezik bir şekilde ve üzerine dağlar yıkılmış gibi sırasına
    adeta yığılıvermişti.

    -Ben döverim, yanık yüz ben, dediğimde artık namludan
    çıkmış kurşun gibi geri dönüşü olmayan bir sözün hiç
    olmaması gereken sahibi olmuştum. O susmuştu. İki haftadan
    sonra ilk kez susmuştu. İstediğini başarmış insanların
    hoşnut ifadesi vardı yüzünde. Yıllar boyu beni kahredecek
    iki kelime onu üzmemişti sanki. Benimse başım dönüyor,
    gözlerim kararıyordu. Utançtan kıpkırmızı olduğumu hissedebiliyordum.

    Koca sınıfın içerisinde, arkadaşlarının arasında belki
    çocukken mahalle arasında oyun oynadığı çocukların bile
    söylemediği bir sözü; bir öğretmen olarak, ben söylemiştim.
    Her fırsatta “Ustamız Allah’tır, kimsenin kusurlarıyla dalga
    geçmeyin, kimin başına ne geleceğini kimse bilemez. Bugün
    kolları olanın yarın hiç kolu olmayabilir” diyen ben pat
    diye o sözü söylemiştim. Aklıma lisede öğrenciyken müdürümüzün
    “Üç kulaklı” sözü geliyordu. Açıklaması da şuydu”.

    “Kimseye lakap takmayın kötü söz söylemeyin. Eğer kızar da
    söylerseniz; onlarda olmayan özellikleri söyleyin iki kulaklı
    birine “üç kulaklı” derseniz onda olmayan bu özellikten kırılmaz,
    hatta bu latife olur gülerler.” “Oysa ben söylemiştim.”
    “Yanık yüz” bu iki kelime kafamın içinde bomboş bir odada
    birbirine çarpan iki çan gibi zonkluyor, yankılanıp çok uzaklara
    gidiyor sonra korkunç bir hızla geri gelip kulaklarıma
    çarpıyordu.

    Öğrencilerimin yüzlerine bakıyor, “ağzımdan kaçtı, istemeden
    söyledim” diyecek oluyorum ama onların da yüz
    ifadesi kelimesi kelimesine şunu söylüyordu: “Zülfikar’a bal
    gibi “topal” demek istedi hatta vücut diliyle bunu söyledi de.
    O yüzden hak etti hocam.”

    Sınıfın orta yerinde öylece kalakalmıştım. Onun yanık
    yüzüne bakıyor, hak etse bile onu bu şekilde kırdığım için
    içimde yıllar sonra bile bu satırları yazarken hissettiğim acıyı
    duyuyorum. Ve bir daha asla! Asla! diye söz veriyorum kendime.
    Yerinden kalktı. Kitaplarını, defterlerini usulca topladı.
    Sevgi’nin sırasındaki gülleri, karanfilleri tek tek özene özene
    topladı. Önünü ilikledi. Çiçekleri kitaplarının üstüne bırakıp
    iki elini göğsünün üstünde sımsıkı birleştirdi. Yanıma yürüdü.
    Tek tek tüm sınıfın yüzlerine baktı. Sonra bana döndü.
    Kısa fakat manasını halen anlamadığım bir bakış fırlattı. Kapıyı
    açtı, çıkıp gitti. Bir daha da okula gelmedi



    devam edecek.........

  2. #12
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Ya kaybetseydim yarınları

    Merhaba!

    Tülin ÇETİN

    Hani çok güzel anılar vardır ya;
    Hatırlandıkça gurur verir, haz verir.
    Asırlık çınarlara benzerler hayatın ortasında.
    Bir de düşündükçe keskin bir yanık kokusu gibi,
    Çörekleniverenler vardır ya:
    Yüreğimizin sofrasına…

    Gün ışığını sabırsızca pencerede beklerken bu dizeler
    dökülüyor kalemimden. Gözüme uyku girmiyor. İçimde bir
    ateş, geceden kalan kırıntı karanlıkların bir an önce şafakla
    birleşmesini bekliyorum. Beynimde “elimdeki gülü nasıl
    bu kadar incitebildim, neden daha duyarlı davranamadım?”
    sözleri bir çığlık gibi sarıyor etrafımı… Gözümün perdesine
    kilitlenen manzara hep aynı; çisil çisil yağan bir yağmur, dağlardan
    toplanan alıçları tutan ıslak ve titrek eller, neredeyse
    soğuğa karşı büzülmekten iki kat olmuş cılız bir vücut… Bilal
    ’in bu hali bir hakim gibi beni sorgularken; bir yandan
    da bir hafta önceki tatsız olayı tüm netliği ile bir kez daha
    yaşatıyor bana…

    O gün sevdasına gönül bağladığım çiçeklerimle, masmavi
    bir denizin kenarında balon uçurmanın ya da bir elma
    şekerini birlikte yalamanın vereceği mutlulukla ilk dersimizi
    çoktan yarılamıştık. Birden sınıf kapısı hızlı hızlı vurulmaya
    başladı. Gelen Bilal’ di. Her zamanki gibi gene geç kalmıştı.

    Çillerin örttüğü boz renkli yanakları kızarmış, çakır gözleriyle
    masum ve bir o kadar da ürkek bir şekilde yüzüme
    bakarken sanki “binlerce kez özür dilerim öğretmenim” der
    gibiydi. Onun okula gelebilmesi için çok uzun bir yol kat etmesi
    gerektiğini biliyordum. Kara lastikleri içinde soğuktan
    morarmış ayaklarının görüntüsü, yünlü giysiler içinde dahi
    üşütürdü insanı. Hem öksüz hem de yetimdi Bilal. Babaannesi
    ve dedesiyle birlikte yaşıyordu. Bu nedenledir ki hayat
    mücadelesine erken yaşta atılmıştı. O küçük bedeninden
    beklenmeyecek bir azimle sarılmıştı yaşama.

    Tüm bu takdir ve sevgi duygularımla: elimi saçlarını
    okşarcasına başında bir tarak yapıp yerine oturmasını söylemiştim
    ki; Mustafa’nın afacan sesi yükseldi birden. “Öğretmenim
    ya! Bilal’le oturmak istemiyorum ben.” Arkasından
    “benim babam dünyalı kalemtıraş almıştı bana. Bilal’i
    onu alırken yakaladım” diyerek kendi çapında böbürlenerek
    devam etti. Bilal büyük bir şaşkınlık içindeydi. “Hayır, valla
    almayacaktım öğretmenim, ben sadece bakıyordum ki!”
    diyebildi sadece. Sert ve kısık bir şekilde baktım Bilal’e. Mustafa’yı
    da yanıma çağırıp olayı tekrar sorduğumda; bu sonuca
    nasıl vardığımı hâlâ bilmiyorum ama suçladım Bilal’ i. Hem
    de ara sıra etrafımda dolanıp; “benim annemin olmadığını
    söylüyorlar ama sen benim annem değil misin öğretmenim?
    Anneler çok sevilmez mi?

    Tamam işte ben de seni çok seviyorum”
    sözlerini ve bana duyduğu ana sıcaklığını hiçe sayarak
    suçladım onu. Hem de iç dünyasını ve çocuksu gururunu
    hiç dikkate almadan. Belki de hiç kimse almamıştı ona ışık
    saçan oyuncak bir araba, şatafatlı bir kalemtıraş. Çeliği, çomağı
    ve önlüğünün cebinde taşıdığı cingi taşları onun en güzel
    oyuncaklarıydı gördüğüm kadarıyla. Yerküre şeklindeki
    bu kalemtıraş dikkatini çekemez miydi? Doğru söylüyordu,
    belki sadece bakacaktı. Doğru söylemese bile; sabırsızca üzerine
    bu şekilde gitmem mi gerekiyordu? O gün okul çıkışında
    bu sorularla alabora olmuştu beynim…

    Bu olaydan sonra birkaç gün Bilal’ i göremedim sınıfta.
    Önceleri hasta olabileceğini düşündüm. Fakat sınıftaki yokluğu
    bir haftayı geçmişti Bilal’ in. Artık iyiden iyiye meraklanmaya
    başlamıştım.

    Bir günün son dersi daha bitmişti. Karar verdim; yarın
    da okula gelmezse evine kadar gidip, kendi ellerimle getirecektim
    sınıfa onu. Yorulmak bilmeyen çocukların itişe kakışa
    terk ettikleri ve derin bir sessizliğe gömülen okuldan ben
    de bu düşüncelerle çıkmıştım. Birkaç parça bir şeyler almak
    için köy meydanına yönelmiştim ki; arkamdan aşina bir ses
    “Öğretmenim alıç alır mısın? Poşeti bir milyon.” Başımı çevirip
    sesin geldiği yöne bakınca; kış gecelerinin donuk ayazlarından
    daha donuk bir bakışla; Bilal’ in çakır gözleriyle karşılaştım.

    Evet, Bilal’ di bu! “Al öğretmenim, kalmasın” diyerek
    uzattı bana alıç poşetini. O güzelim çakır gözlerin, böylesine
    donuk ve çelikleştiğini görünce hatamı bir kez daha anladım.
    Ne yapmıştım ben? Olanca sıcaklığımla sarılıverdim Bilal’ e.
    Sıkıca bağrıma basarken; okula neden gelmediğini sordum.“
    Siz beni artık sevmiyorsunuz öğretmenim. Ben doğruyu söyledim.
    Sevseydin inanırdın bana…” cevabı karşısında ruhumun
    bir diken gibi bedenime battığını hissettim. “Hiç itiraz
    istemiyorum” dedim kulağına sessizce. “ Sevgim olduğu gibi
    senin, hepinizin” diye devam ederken daha da sıkıca çektim
    onu kendime. “Yarın okula geleceksin, gelmezsen ben gelip
    alacağım” diye tatlı bir de tehdit savurdum ona. Sıkıca boynuma
    sarıldı. Daha fazla bekleyip üşümemesi için alıçların
    hepsini aldığımda donuk bakışlarının yerini yanan ışıl ışıl
    gözlerle sıcacık bir gülümseme aldı, alt dudağının iki yanındaki
    çizgi çizgi uzantılarıyla…

    Olay bir film şeridi gibi gözümün önünden geçerken
    gecenin karanlığı şafakla becayiş yapmıştı artık. Sabah oldu
    hızlıca hazırlanıp koştum okuluma. Aceleciliğim, kardelenlerimin
    arasında Bilal’ i görüp görememe heyecanıydı. Acaba
    ona kendisini yargısız sevebileceğimi hissettirebilmiş miydim?
    Kapıyı açıp sınıfa göz gezdirdiğimde; yağmur sonrası
    kara bulutların üstüne akşamsefası gibi doğan; gökkuşağını
    anımsatan çakır gözlerle karşılaştım. Bilal sınıftaydı. Üstelikte
    geç kalmadan gelmişti bu gün. Mutluluğum tarifsiz…
    Daha bir umutla daha bir istekle başlamıştım o gün derse.
    Çocuklarıma artık anlamını çok daha iyi öğrendiğim bir konuyu
    anlatacaktım bugün, SEVGİYİ…

    Evet, benden alacakları ışığı yansıtmak için heyecanla
    bana bakan, kimisi sevgiye hiç doymamış gözlerin bana yüklediği
    ağırlık, iliklerime kadar işlemişti bu olaydan sonra. En
    güzel hedeflere ulaşmak, en güzel gelecekleri satın almak için
    elimdeki tek varlığım olan çocuklarımı, çiçeklerimi soldursaydım
    ne olurdu acaba? Belki de kaybedebilirdim Bilal’ i ve
    daha nice Bilalleri…
    Daha da önemlisi kaybedebilirdim YARINLARI…

    devam edecek.............

  3. #13
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Bahar...

    Merhaba!

    Emine AKTAŞ

    Sonbahar rüzgârları esmeye başladı yine. İçimi garip bir
    hüzün kaplar bu mevsimde. Tam olarak bilmem nedenini
    ama, yalnızlık duyguları çöker yüreğime.

    Küçüklüğümde çocuk özlemi çeken bir tanıdığımız
    vardı, Habibe Teyze. Hiç çocuğu olmamıştı. Onun için çocukları,
    özellikle de beni çok severdi. Bir gün annem onun
    ısrarlarına dayanamayıp, beraberinde beni de köylerine götürmesine
    izin verdi. Çok sevindi, gün boyu bir saniye bile
    beni yanından ayırmadı. Köylerini gezdik, dolaştık, her şey
    ne de güzeldi. Akşama doğru da bahçelerine gittik. İlk defa
    annemden ayrılıyordum. Gün batımı yine mahsun yüzünü
    gösterdi bana. Güneşin batarken oluşturduğu kızıllığı seyrediyor,
    bir yandan da hüngür hüngür ağlıyordum. Annemi
    çok özlemiştim. Bir gün dahi annemin ayrılığına dayanmak
    çok zor gelmişti.

    Yıllar geçti, her güz mevsimi, her gün batımı... Ne zaman
    güneşin batışını seyretsem ağlamak gelir içimden. Bir boşluk
    hissederim yüreğimde... Bu boşluk sürer gider, tâ ki okullar
    açılıp, sınıflar doluncaya dek... Ancak okula kaydolan yeni
    yüzleri görünce, omuzlarıma yüklenen sorumluluklar, bu
    düşüncelerimi siler, götürür. Bize emanet edilen öğrencileri
    en iyi şekilde yetiştirmeye yönelik çabalarla bir eğitim-öğretim
    yılına daha başlamış oluruz.

    1998 Eylülünde sabahları sınıfa geç gelmesiyle dikkatimi
    çekti Bahar. Örgülü uzun siyah saçları, beyaz yüzü, masum
    bakışları vardı. Yalnız sabahın ilk saatleri olmasına rağmen,
    Bahar’ın yüzünde beliren yorgunluk ve hüzün kolaylıkla farkedilebiliyordu.
    Baharın ailesini henüz tanımıyordum. Onun davranışları,
    yaşına göre olgunluğu, “annesinin ona itina gösterdiği,
    Bahar’ ı iyi yetiştirmek için nasıl da titiz davrandığı” düşüncesini
    uyandırıyordu bende. Oysa daha sonraları anlayacaktım,
    Bahar’ı yaşadığı acıların olgunlaştırdığını...

    Sınıf öğretmeniydim aynı zamanda Bahar’ın. Onu yakından
    tanımak için sık sık sohbet ederdim. Bir gün:
    - “Mutlaka geçerli bir nedenin olmalı Bahar. Okula geç
    gelişinin sebebi nedir?” diye sordum.
    Biraz mahcup ve yaşlı gözlerle anlatmaya başladı:
    - Annem yok öğretmenim. Babam da erkenden işe gidiyor.
    Sabahları küçük kardeşlerimin kahvaltılarını hazırlıyor,
    kız kardeşimin saçlarını tarıyor, onları okula gönderdikten
    sonra evden çıkmak zorunda kalıyorum.

    Anladım ki Bahar, hem evde bir annenin yapması gereken
    tüm işleri yapabiliyor, kardeşlerine annelik ediyor, hem
    de derslerinde başarılı olabiliyordu.
    Rehberlik derslerinde öğrencilerimizin yeteneklerini
    keşfetmek ve derse renk katmak gayesiyle şiirler okutur, türküler
    söyletirdim. Ne güzel söylerdi öğrencilerim türkülerimizi.
    Ama bir başka söylerdi Hasan... Tüm sınıf istekte bulunur,
    tekrar tekrar dinlemek isterdi Hasan’ın yanık sesinden
    şu türküyü :

    “Ağlarsa anam ağlar,
    Gerisi yalan ağlar,
    Sen ağlama anacığım,
    Yüreğimin başı yanar.”

    Her söyleyişinde duygulanır, gözlerimiz dolardı. Ama
    Bahar’ı bir başka yaralardı bu türkü. Adeta içinden parçalar
    koparırdı.

    Şimdi anlıyorum Bahar’ın neden bu derece etkilendiğini...
    Günümüzde teknolojik imkânlar nedeniyle mektupla
    iletişim kısmen önemini yitirmiş olsa da, o yıllarda öğrencilerimize
    gelen mektupları kontrol eder, sonra da mektubun
    sahibi olan öğrencimizi çağırır, teslim ederdik.
    Bir gün yine öğretmenler odasında öğrencilerimize gelen
    mektup zarflarından birinin üzerindeki yazının farklılığı
    dikkatimi çekti. Zarfı açtım, çok az miktarda harçlık ve buruşuk
    bir kağıt, üzerinde yer yer mürekkebi dağılmış yazılar...
    Muhtemelen göz yaşlarıydı o lekeler.

    Başlangıç satırlarına kaydı gözüm, ilgimi çekti yazılanlar.
    Derken kendimi kaptırdım ve mektubu sonuna kadar okudum.
    Öyle etkilenmiştim ki, kendime geldiğimde hayatımda
    o güne değin hiç bu kadar ağlamadığımı farkettim. Göz yaşlarım
    kontrolsüz bir şekilde akmaya devam etti bir süre...
    Mektubun başlangıç bölümündeki ilk satırları anlayabilmek
    için birkaç kez dikkatle okudum. Neredeyse mektubun
    tamamında bir gariplik vardı. Anlaşılması zor ifadeler ve kopuk
    cümleler...

    Mektup şöyle başlıyordu:
    “Canım yavrum,
    Ben hâla Tansu ÇİLLER’İN danışmanlığını yapıyorum.
    Öğle sonu toplantım var. Dün akşam diziyi izledin mi ? Beni
    gördün değil mi televizyonda ?”
    Daha ilk satırlardan yazan kişide “fikir uçuşması”rahatsızlığı
    olduğu anlaşılıyordu. Ancak her ne kadar cümleler
    birbiriyle bağlantılı olmasa da, gayet mantıklı yazılmış, bir
    ana yüreğinden kopan sevgi parçacıklarına rastlamak da
    mümkündü:

    “Baharım, sizi benden kopardılar. Doya doya koklayamadım
    ipek saçlarını, okşayamadım, tarayıp öremedim. İçimde
    bir yara var sanki hiç ağrısı dinmiyor, gece gündüz sızlıyor.
    Rüyalarımda üçünüz el ele tutuşmuş ağlıyorsunuz hep. Merak
    ediyorum kardeşlerine bakabiliyor musun ? Dışişleri Bakanlığında
    işler çok yoğun bu sıralar, onun için gelemiyorum
    yanınıza. Küçük kardeşin Sedef geçenlerde hastaydı, ateşler
    içinde yatıyordu değil mi ? Anne yüreği bilir yavrum, görmese
    de hisseder. Çünkü içimdeki yara o gün daha da sızlamıştı.
    Gözümün önünden hiç gitmiyorsunuz ki zaten. Ajda PEKKAN
    yeşil blûzumun aynısından almış kendisine. Yavrum
    çok çalış, oku, okulunu bırakma sakın.”

    Mektubun tamamını hatırlayamıyorum. Yavrusuna olan
    özlemini, sevgisini öyle belirtmiş ki, içten, sıcacık... Şimdi
    daha iyi anlıyorum mektuptaki göz yaşı lekelerini. Kolay mı
    evlatlarından ayrı yaşamak, acımasız hayatın yükünü çekebilmek.
    Kimbilir ne hıçkırıklarla yazdı bu mektubu ?Kendisi
    gerçekte nerede, hayatını nasıl devam ettiriyordu bilemiyordum
    ama kızına o şartlarda bile harçlık göndermesi beni çok
    duygulandırmıştı.

    Düşündüm ki; psikolojik rahatsızlık bir annenin aklını
    başından alabiliyor ama yüreğindeki anne sevgisini asla...
    Yüce Rabbim anneleri öyle yaratmış ki, dünyadaki hiçbir güç
    ana yüreğindeki sevgiyi söküp atamıyor.
    Bahar’ı çağırdım, elimdeki zarfı görür görmez mektubun
    annesinden olduğunu anladı. Gözlerimin hâlâ kızarık olması
    birkaç dakika öncesi neler yaşadığımın kanıtıydı. Bahar
    hiçbir şey söylemeden bana sarıldı. Güçlü olmalıydım, ona
    destek olmalıydım, fakat göz yaşlarıma hükmedemiyordum.
    Birlikte bir süre sessiz sessiz ağladık.

    O günden sonra “Bahar için neler yapabilirim?” sorusu
    aklımı meşgul etti uzun süre. Onun küçük bedeninin bu kadar
    ağır sorumluluklara ne kadar tahammül edebileceğini
    kestiremiyordum. Çatlak ellerinden çamaşır, bulaşık ve diğer
    ev işleriyle ne kadar uğraştığı anlaşılıyordu. Özellikle küçük
    kardeşinin bakımı yoruyordu Bahar’ı. Sık sık kardeşinin bakımı
    ve sağlığı ile ilgili sorular sorardı bana. O, anneliği öğrenmeye
    çalışıyordu kardeşlerine bakabilmek için.

    Oysa kendisi de anneye ihtiyacı olan bir çocuktu. Zaman
    zaman bu yükün ağırlığı altında ezildi. Annesizlik, sadece
    psikolojisini değil, bünyesini de yıpratmıştı Bahar’ın.
    Okulu bırakmak istedi bir çok kez. Her defasında saatlerce
    konuşarak sabırlı olmayı öğretmeye çalışırdım. Güzel günlere
    ulaşmak için, bazı sıkıntıların olabileceğini anlatırdım.
    Allahû Teâla’ nın insanlara taşıyamayacağı, katlanamayacağı
    yükü vermeyeceğini, zaten bu dünyada hepimizin birtakım
    imtihanlara tabi tutulduğumuzu, sabredersek mükâfatını
    mutlaka göreceğimizi anlatırdım ona. İyi bir gelecek için
    bu tür zorluklara dayanmasını, azimli olmasını öğütlerdim.
    İkna olur “ ilerde annemi yanıma alacağım, ona bakacağım,
    beraber yaşayacağım” diye içini çeker ve güzel hayallerle ayrılırdı
    yanımdan.

    Bahar’la aramızda öyle bir diyalog gelişti ki; ışıltılı bakışlarından
    bana olan sevgisini hissediyor, benimle konuşurken
    gözlerinin içinin güldüğünü farkedebiliyordum.
    Daha sonraları okulumuzda yapılan bir ankette, Bahar’ın
    “Anne sevgisinin ne demek olduğunu bilmiyorum, ama benim
    Emine öğretmenime duyduğum sevgi olsa gerek” ifadesi...
    Bu ifadeden sonra hükmümü vermiştim;
    “Deli eder insanı bu dünya! ”
    O anki duygularımı, yüreğimdeki sıcaklığı, coşkuyu başka
    nasıl ifade edebilirdim ki?
    Bahar’ı gördüm geçenlerde. Çalışıyor, mutlu bir evliliği
    var. Artık Bahar da bir anne...

    Bahar’ı seviyorum, tüm öğrencilerimi ve mesleğimi de.
    Sınıfa girdiğimde sıralar dolusu seven yürekler, sevgi dolu
    bakışlar...

    Artık sonbaharı da seviyorum.

    devam edecek.............

  4. #14
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Havaya kalkan parmak

    Merhaba!

    Hüseyin KARA

    1970’li yılların hareketli dönemleriydi. Öğrencileri düşünmemden
    kaynaklanan sıkıntılı bir gecenin sabahında erkenden
    uyandım. Her sabah yeni bir hayatın başlangıç olması
    hesabıyla üzerimdeki mahmurluk ve moralsizliği atmak istedim.
    İstedim istemesine, ama aniden sınıfın tahtasına nasıl
    ve kim tarafından yazıldığı belli olmayan, ancak aşırı uçlarda
    aldatılmış bir öğrenci tarafından yazıldığı rahatlıkla tahmin
    edilen söz hatırıma geldi: “Bu gün birim, ama yarın bütün
    sınıf devrimci olacak.’ Doğrusu yetmiş kişilik sınıfın içinde
    birdi. Moralini bu düzeyde ve canlı nasıl tutabiliyordu ?

    Silkindim. Bu ülke, ecdadımın benim ve benim gibilere
    olan emaneti idi. Hem ben yalnız değildim. Arkamda koca
    tarih vardı. Milyonlarca insan benim fikrimi paylaşıyordu.
    Alkışlanan bendim. Potansiyel güç de bendeydi. Sadece bu
    gücü harekete geçirmek yeterliydi. Ülkelerini yabancılara
    peşkeş çekmekten zevk alan bu aldatılmış birkaç çapulcu parçasının,
    meşum emellerine ülkenin sahne olmasına asla göz
    yummamalıydım; onların karşısına yıkılmış bir psikolojiyle
    çıkmamalıydım.

    Bu yolda yaptığım kendi kendime telkin,kendime gelmeye yetmişti.
    Moralle doldum. Gülümsedim.
    İnsanlığı kurtarmaya gidiyormuş gibi, heyecan ve enerji
    dolu bir şekilde erken saatte okulun yolunu tuttum. Okula
    varınca, hemen arkamdan okulun müstahdemi geldi. Okulun
    koridorunu, hakim bir eda içinde bir baştan bir başa gidip geldim.
    Zilin çalmasına doğru okulun bahçesi ve koridoru
    öğrenci doldu. Öğrencileri görünce, moral gücüm daha
    da artmaya başladı.

    İlk dersim lise sınıflarına olacaktı o gün. İlk saat bile olsa,
    dersime geç kalan pek olmazdı. Sınıfa girdim. Sınıf tamamdı.
    Kalabalık bir sınıftı. Öğrenci sayısı yetmişin üstündeydi.
    Dersin konusu Allah’ a imandı.

    Ön sırada oturanın elindeki kalemi aldım. “Bu bir kalemdir”
    dedim. Kendiliğinden olması düşünülemezdi. Bir
    ustanın elinden çıktığı kesindi. Öğrenci sıraları, oturulan
    sandalye, öğretmen kürsüsü, siyah tahta, tahtanın üzerindeki
    karalanan yazılar, cepteki para, eldeki kitaplar, evet her biri
    bir eserdi. bir başkası tarafından meydana getirildikleri ise
    şüphe götürmezdi.

    “Şöyle bir çevremize bakalım” dedim.
    “Öyle ya, çepeçevre kuşatıldığımız sanat harikalarının
    tam ortasındayız. Bizden başkası insanlar, okulun bahçesi,
    pencereden görülen bütün bahçeler ve içindeki renk renk,
    desen desen çiçekler, şarıl şarıl akan sular ve nehirler, karşınızda
    koca deniz ve okyanuslar, dağlar, ovalar, çöller, tepemizde
    bizi ısıtan koca güneş, mehtapta bulutlar arasından
    göz kırpan ay, bütün evren, kendi kendine olamadığı gibi
    başı boş da değildi.

    Bizde ve bütün evrende çok hassas bir el çalışıyor.
    Saksıdaki çiçek, bağdaki üzüm asması çamur yiyor;
    ama çiçek bize en güzel kokuları ve renk cümbüşünü
    sunuyor; üzüm tanesi ise en güzel şerbeti. güneş kocamanlığı
    ile dünyamızın hizmetinde, bizi ısıtıyor; bulunduğu yörüngeden
    bir santim yaklaşsa dünyayı yakar, tam tersi uzaklaşsa
    dünyamızı dondurur. Her şeyde mühendislik hesapları görmememiz
    mümkün değil. Çevremizde olup bitenlerin hepsi,
    bizim gücümüzün çok üstünde.

    Onlara müdahale etmede kendimizi tam aciz görmüyor muyuz ?
    Güneşe “şimdilik yeter!” diyebiliyor muyuz ?
    Aya, “Bu gece görün de bir mehtap sefası yapalım!” diye,
    bir emir ya da bir ricada bulunabiliyor muyuz ?
    Kendi becerimizle rüzgarı, yağmuru durdurabiliyor
    muyuz ? Kendimizle ilgili bir saniye sonrasına garanti verebiliyor
    muyuz ? Öteye beriye emirler yağdırsak ? Ne kadar
    saçma olurdu ! O halde onları yaratan biri var; olmalıdır,
    kendiliklerinden olmayacaklarına göre.

    O da, sineği yarattığı gibi güneşi de yaratandır; evreni de içindekini de.
    Pirenin midesinin ihtiyacından haberdar olduğu gibi, bütün evrenin
    ve insanların dilinden anlayıp haberi olandır. İşte o da Allah’tan
    başkası olamaz.”

    Öğrencilerde sessizlik ve dikkat hakim. Bu sessizliği parmak
    kaldırarak bir öğrenci bozdu.
    “Buyurun” dedim.
    “Hocam, görülmeyen ve ispatı yapılmayan şeylere pek
    inanmıyorum” dedi aniden.

    Sınıfta bir homurdanma başladı. arka sıralardan “Bu
    aramızda ne arıyor ?” gibisinden ve bu gibi küstahlara ders
    verilmesi için izin ister gibi bir pozisyonda ayağa kalkanlar
    oldu. Azınlıkta bile olsalar, bu öğrenciyi destekler görünenler
    de vardı. Tereddüt etmeden onları durdurdum.
    “Arkadaşımız bu soruyu sormada haklı” dedim.

    Galeyana gelen öğrenciler şaşkın, çaresiz yerine oturdular.
    Güçlü ve haklı, aceleci olmamalıydı ve olamazdı. Anlık
    davranışlar yada tepkisel davranışlar, olsa olsa zayıfların ve
    fikre doymamış olanların işi olabilirdi. Hem sorulara neden
    kapalı ve tahammülsüz olalım. Sorular özgür ortamların haklı
    istek ve arzularıdır. Soruların bastırıldığı yerde özgürlükten,
    açık olmaktan ve kendini ifade etmekten asla söz edilemezdi.

    Özellikle içinde bulunduğumuz çağın karakteristik özelliklerinden
    biri, herkesin içine bir şüphe tohumunun ekilmiş olması değil miydi ?
    Çağımız da özgürlükler çağıydı. Cevaplanması
    gereken soruları içine gömen nice masum insanlar
    var toplumumuzda. Çevremizde dolaşan insanımızın bu tür
    soruları, iç ve dış duyguları perişan eden hastalıkları, her şeyin
    rahatlıkla söylenmesi ve her sorunun cevabının verilmesi
    gerektiği özgür ortamlarda gündeme getiremediğimiz sürece,
    önceliklerimizle ilgili çözümler üretemeyiz.

    Bu öğrenci,ama haklı ama haksız susturulamazdı. Sorusu da ciddiye
    alınması gerekirdi. Onun gibi düşünenler kim bilir kaç kişiydi
    ? Art niyetli söylenmiş de olsa, bir hakikatin açıklığa
    kavuşturulması için, öğrencilerin konuya motive oldukları
    bir zamanda önemli bir fırsattı. Nasıl düşünürsek düşünelim,
    özgür ortamların oluşmasından hiç kimse rahatsız olamazdı.
    Ah bu gerçeği bizim insanımız bir bilebilse !

    İnsanımızın özellikle inanç kesiminde şüphelerle yaralandığı
    bir çağdayız. Fen ve felsefeden kaynaklanan inançsızlık,
    yada gerçeklere karşı olan lakaytsızlık, ancak mantık
    süzgecinden geçirilmiş bilgi ile telafi edilebilirdi. Şüphelerin
    lebalep doldurduğu kafaların inançları sağlam olmayacağı
    gibi, sağlıklı düşünmeleri de mümkün olamazdı. İnançla
    ilgili her sorunun altında şüphe var demektir. Şüphe ise
    inancın hastalığıdır. Hastalığı tedavi etmeden, gençlerimizin
    dünyasında olumlu düşüncelere nasıl kapı açabilirdik?

    “Gençler!” dedim. “Her türlü soruya açığım ben. Belki de
    herkesin sormaktan çekindiği böyle bir soruyu çekinmeden
    sormasından dolayı arkadaşınıza teşekkür ediyorum. Bu sorunun
    cevabı verilirse, sadece bu arkadaşımız değil, hepimiz
    yararlanacağız. Hiç kimsenin kaybedeceği bir şey yok. Hem
    sorular sorulmazsa, doğruların gündeme gelip aydınlanıp
    bilgilenmemiz nasıl mümkün olurdu ?“

    “Görülmeyen şeyler içimizde ve çevremizde o kadar çok
    var ki! Görülmeyen, yani elle tutulmayan şeylere inanılmaz
    mantığıyla hareket edildiği takdirde, ilgili olduğumuz şeylerin
    çoğunun inkarı gerekir. Bir an bile bizden ayrılmayan,
    ayrıldığında et yığını haline geldiğimiz canlılığımızı göremediğimiz
    gibi, mahiyeti hakkında da bilgimiz yok.
    Akıl ve sayısız duygular insan kimliğimizi ortaya koyan değerlerimizdir.
    Bütün bunlar, görülmeyen ve elle tutulmayan şeylerdir.
    Bu soruyu soran arkadaşımız, aslında görülmeyenlerle değerlendirme
    yaparak sorma imkanını bulmuştur. Aklından
    ve düşünme yeteneğinden istifa etseydi, bu güzel derse bu
    canlılığı kazandırabilir miydi ? O halde, “Görülmeyen şeylere
    inanılmaz” mantığının basit bir akıl yürütme ile olmadığını
    ve böyle düşünmenin sadece kendini ilgilendireceğini
    hepimiz anlamış olmuyor muyuz ?”

    “Bir şeyin kanıtı, yalnız göz ve el yordamıyla olmaz. Birçok
    şeyleri akıl ve duygular aracılığıyla bilebiliriz. Nice göremediğimiz,
    ama varlıklarından asla şüphe etmediğimiz
    şeyler var. Havadaki ses, ışık, ısı ve görüntüleri kilometrelerce
    mesafelere ileten ve nakleden zerrelerin, havayı her gün
    teneffüs ettiğimiz halde farkında bile değiliz. Asrın radyo ve
    televizyon gibi harika cihazlarının, havanın bu görülmeyen
    zerreler sayesinde insanlığın hizmetine sunulduğunu biliyoruz.
    “Görülmeyene inanmıyorum” demek, çok basit bir
    mantıktır. Gerçeklerle yüzleşmekten kaçmaktır. Bilimsellikten
    uzak bir anlayışın bahanesidir.”

    “Kainatta ispatı yapılamayan bir şey varsa, o da Allah’ın
    yokluğudur. Olmayanın ispatı olmaz. Dünyada Hindistan
    cevizi var diyen, zahmetler karşısında bile olsa temin ettiği
    bir örneğini, “İşte budur!” diye göstererek, gerçekten dünyanın
    herhangi bir yerinde olduğun ispat edebilir. Ama “Böyle
    bir ceviz varlık aleminde yoktur” diyen, yokluğunu ispat edebilmesi
    için, herhalde dünya ile birlikte bütün evreni iğne ile
    kazmak misali aramak zorundadır. Buna ne insanın ve ne de
    insanlığın ömrü yeter. Yokluğun ispatı nasıl olur ? Ateistin
    mantığında ispat olmaz. O “yok” der, kafasını deve kuşu gibi
    kuma sokar. O “yok” dediği anda bile, kabul etmek istemediği
    güçlü Varlık’ın eline her şeyini farkında olmadan teslim
    etmiş olur.”

    “Ya ‘Allah var’ diyen; o bir ateist gibi hiç zorlanmaz. Önce
    kendi acizliğinden işe başlar. Acizliği, kendinden çok daha
    güçlü bir varlıktan haber verir. O’nu evrenin her varlığında
    görmüş gibi olur; bir çiçekte, bir arıda, güneşte, ayda, yıldızlarda,
    galaksilerde, bütün evrende… O’nun sanatını görür.
    İnsan ve kâinat, birbirini tamamlayan harika sanat eserleri
    ile dolu. Her sanat eserinin bir ustası olmaz mı ?”

    Bir ders saati Allah”ın ispatına yetmezdi elbette. Aynı
    konuya iki ders daha ayırdım. Daha geniş, daha ayrıntılı bir
    şekilde insan, kâinat ve Allah kavramları üzerinde karşılıklı
    diyalog içinde geçen ders akışı, herkesi memnun edecek
    bir şekilde devam etti. Ben günler öncesi olan olayı nerde
    ise unuttum. Soru soran öğrenciyi de muhatap alarak bilgilendirmek,
    yani düşüncesinden vazgeçirtmeyi denemeye çalışmak,
    benim stilim değildi. Soruyu onun şahsında bütün
    sınıfın sorusu olarak kabul ettim. Kimi şeylerin zamana bırakılması
    daha iyiydi.

    Konuyu bitireceğim bir başka derste, belki de dersin en
    can alıcı yerinde aynı öğrencinin parmağı havaya kalktı.
    Yine “Buyurun” dedim.
    “Hocam, Allah’a inanıyorum artık!” dedi.
    “Şimdi seni bu itirafa iten sebep nedir ?” dedim.
    “Doğrusunu isterseniz, çok düşündüm; Allah’ın yokluğunun
    ispatı imkansız. Bizi ve evreni yaratan güçlü bir varlık
    olmalı” dedi.

    Çocuklarda bir sessizlik var. Bilmem, bu soru olayının
    böylesi olumlu bir şekilde sonuçlanmasını hiç düşünmüşler
    miydi diğer öğrenciler ? Demokratik bir eğitimin somut bir
    örneğiydi bu gelişme. Her soruya açık olmak ne kadar güzel!
    Bu öğrencinin ağzı bu sorusu üzerine kapatılsaydı yada parmağı
    hakaretle indirilseydi, önce kalbi kırılacaktı, kendisinde
    bir direnç oluşacaktı, sonra sorun öylesine sürüp giderdi ve
    böylesi olumlu ortam oluşmazdı. Doğrusu özgür bir ortam
    da her şey birer sağaltımdır; konuların özgürce tartışılması
    bir rahatlamadır.

    Sorulara açık olmak güzel değil mi ? Soruları bastırmak
    ise düpedüz yetersizliktir, acizliktir. Kaba kuvvet hiçbir meseleyi
    halletmez. Kocaman soruları kafalardan çıkartmadıktan
    sonra, insanlara verebileceğimiz fazla bir şeyimiz olamaz.
    Özgürlükten söz edemeyiz.

    devam edecek................

  5. #15
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Işte… bizim şahin

    Merhaba!

    Aysel ÖNDER

    Sonbaharın son ayı idi. Kasım soğuğu okul binasının kuzeyinde
    kalan sınıfıma iyice işlemişti. Ilık iki kalorifer peteği
    sınıfı ısıtmaktan acizdi. Dar dersliğimizde kırk dört mevcutla,
    balık istifi…birinci dersi işlemiş teneffüse çıkmıştık.
    Teneffüs bitip sınıfa döndüğümde sınıf başkanı hemen
    yanıma koşmuş, kolunu tutan Salih’i gösteriyordu telaşla. Salih
    ağlıyordu; Şahin Salih’in koluna tüm gücüyle yumruklar
    atmış ve canını çok yakmıştı.

    Zihnim o günkü derslerle meşgulken, sınıftaki gergin,
    huzursuz hava yüzünden bütün düşüncelerim birden dağıldı.
    Salih acıdan sessizce ağlıyor, diğer çocuklar korkmuş ve
    sinmiş bir şekilde bakıyorlardı. Şahin daha önce de arkadaşlarına
    vurmuştu. Ama ilk defa bu kadar ileri gitmişti. Ona
    seslendim:
    -Şahin, gel bakayım buraya!

    Şahin yerinden umursamaz bir şekilde en arkadan kalktı.
    Bir kabadayı edasıyla sağa sola salınmaya çalışıyordu. Ancak
    sol kolu kırıldığı için sargıya alınmış olması yürüyüş ritmini
    bozuyordu. Ona ne söylemeliydim? Nasıl uyarmalı, hangi
    cezayı vermeliydim ki bir daha bu kadar ileri gitmesin.
    Ben bunları düşünürken o yanımda bitiverdi. İri kara
    gözleriyle duygusuzca bana bakıyordu.
    -Hadi bakalım, ne diyeceksen de! der gibiydi.

    Şahin diğer öğrencilerimden iki yaş daha büyüktü. Bir
    yıl okula geç başlamış, bir yılda sınıfta kalmıştı. Boy ve kilo
    olarak diğer öğrencilerimden çok daha gelişkindi. Bana ikinci
    sınıfta gelmişti. Geldiğinde okuma-yazmayı daha öğrenememişti.
    Hele o geldiği ilk günü asla unutamam. Üstü başı
    yırtık, kirli, saçları uzamış o halini…Daha ilk gün sınıfta terör
    estirmiş, öğrencilerim birçok küfrü ilk defa o gün ondan
    duymuşlardı.

    Onunla çok uğraştım. Hiçbir kurala uymayan, saygısız,
    kimseyi sevmeyen, kimseye acımayan, herkese düşman olan
    hiperaktif görünüşlü bir çocuktu. Onu ve ailesini araştırdım.
    Kendisine ve çevresine yararlı –en azından zararsız- olması
    için çözümler bulmaya çalıştım. Bazı geceler uykularım kaçmış,
    onun için neler yapılması gerektiğini düşünerek sabahlamıştım.
    Çok fakir bir ailesi vardı. Biraz olsun rahat etmeleri için
    elimden gelen yardımı yapmaya çalıştım. Amacım onu kazanmaktı.
    Çocukların kalbine girebildiğimi düşünen ben, onun
    kalbine de girmek ve o buz gibi kalbi sevgi ile ısıtmak, o kalbe
    merhamet tohumları ekmek istiyordum.

    Hiç sevilmemişbir insan sevmeyi bilebilir mi?
    İşte bu nedenle bazen onu bir bahaneyle
    sınıftan bir yere yollar, diğer öğrencilerime Onu,
    yaşadıklarını anlatır, ne yaparsa yapsın Ona yine de sevgi
    göstermelerini isterdim. Çocuklarda onun için bir şeyler
    yapmak istemiş, kimi boya, kimi defter, kimi ayakkabı, kimi
    de ip ve dokuma tezgahı getirmişti. Şahin bir dakika bile yerinde
    duramaz, herkesin dikkatini dağıtırdı. Bu boya ve kağıtlarla
    bazen resim yapar, bazen bize katılır ve ders dinler
    gibi görünür, bazen de elindeki dokuma tezgahını kıracak
    kadar sertleşir ve hırçınlaşırdı. Ancak dinlendiği kısa anlarda
    gerçekten anlar, öğrenirdi. Dikkat dağınıklığı, aşırı hareketlilik
    nedeniyle notları çok kötüydü. Onun artık sınıfta kalmasını
    istemediğim için RAM’a gönderilmesini istemiştim.

    Artık ikinci sınıftan itibaren o bir kaynaştırma öğrencisiydi.
    Onun için yepyeni, benim için ise sıkıntılı bir dönem başlamış
    oldu.

    Aradan dört yıl geçmişti. İşte bugün: “Bu çocuğa neler verebildim?”
    diye düşündüm. Altıncı sınıfa hangi kazanımlarla
    gönderebilecektim Şahin’i. Şahin sanki ona olan inancımı
    boşa çıkarmıştı. Arkadaşına acımasızca davranmıştı. Böyle
    bir çocuk ileride çok daha tehlikeli biri haline gelebilirdi.

    Tüm bu karamsarlıkla, kırgın bir sesle sordum:
    -Oğlum niye çocuğun kolunu acıttın?
    -O da bana yan yan baktı!
    O an Salih atıldı:
    -Hayır öğretmenim. Yemin ederim ki onun sadece yanından
    geçiyordum. Birden bire bana vurmaya başladı.

    Şahin’in gözlerine baktım. Zerre kadar acıma, korku yoktu.
    Bu beni çok endişelendirdi. Annesinin söyledikleri geldi
    aklıma. Şahin’in babasının beyninde kötü huylu bir tümör
    vardı. Adamcağız bu nedenle dayanılmaz acılar çekiyordu
    yıllardır. Ağrıların şiddetinden bazen krize giriyordu. Şahin,
    babasının gece yarıları yada gündüz ağrı krizleri nedeniyle
    bileklerini kestiğini, kafasını duvarlara vurduğunu, yatakta
    çırpındığını görmüş; önceleri dehşete kapılmıştı. Daha sonraları
    bu acılara, krizlere tepkisiz kalmış gibiydi. Ama ne zaman
    babasının krize girdiğini görse o gün hırçınlaşıyor, gözü
    hiçbir şey görmüyor, hırsını başkalarından çıkarıyordu.

    Çok hareketli bir çocuk olduğu için, en ufak bir gürültüye
    dahi tahammülü olmayan babası rahat etsin diye sokağa
    yollanan Şahin, bütün kötü davranışları, kavga ve küfürlerin
    hepsini sokakta öğrenmişti. Acımasızlığı, kabalığı ve daha
    benim düşünemediklerimi.

    Büyüdükçe akşam dokuzlara kadar eve uğramaz olmuştu.
    Evi eski bir gecekondu. Dört çocuklu bir aile, baba çalışmadığı
    için yakınlarının yardımlarıyla yaşamaya çalışıyordu.

    Şahin ise ailesinin sert tutumu, ilgisizliği, sokağın başıboşluğu
    ile yüreğinde acıma duygusu olmadan büyüyordu.
    Onun bu hareketinin gerçek nedenini anlamaya çalıştım.
    Bir an yine bugünkü hırçınlığının altında babasının geçirdiği
    yeni bir krizin neden olabileceğini düşündüm. Çocuklar sınıftaki
    sessiz hava içinde donmuş gibi gözlerini bana dikmişler
    ve merakla olacakları bekliyorlardı.

    -Şahin, Salih gerçekten sana yan baktı mı? Yoksa kavga
    çıkarmak mı istedin?
    -Baktı! Hem teneffüste topunuda vermedi. Salih atıldı:
    -Kolu kırık öğretmenim, nasıl oynayacak? Hem topu
    alınca bir daha da vermiyor. Şahin’e döndüm:
    -Topu vermedi diye dövmen mi gerekiyor? Hem bu kolla
    nasıl oynayacaksın oğlum?
    -……….
    Birden sertleştim:

    -Çabuk arkadaşından özür dile. Teneffüse çıkmayacak
    ve yüz kere “Bir daha kimseyi incitmeyeceğim.” yazacaksın.
    Eğer bir daha yaparsan incitirsen bu durumu idareye bildireceğim.
    Okuldan atılmayı herhalde istemezsin!

    Şahin hayretle bana baktı. Ağzımdan ilk defa bu kadar
    kararlı “okuldan atılma” sözü çıkmıştı.
    Şahin yarım ağız “özür dilerim” dedi. Dönüp sırasına giderken
    gözlerim onun sargılı koluna takıldı. Kolundaki sargı
    kömür gibi simsiyah olmuştu. Parmakları şişmiş ve morarmıştı.
    -Oğlum o elinin hali ne? Sargın kirlenmiş, parmakların
    şiş.
    Yasemin atıldı:
    Öğretmenim Şahin çöplükten kağıt topluyor. Ondan pistir
    eli…

    Beynimden vurulmuş gibiydim. Şahin! Çöplükleri gezen
    ve kağıt toplayan çocuk. Bir an sarsıldım. Gözlerim buğulandı.
    Burun kanatlarım şişti. Ağladım ağlayacağım. Dişlerimi
    sıktım. Derin bir nefes aldım. Şahin’e döndüm:

    -Bu doğru mu?
    -Evet öğretmenim günlük iki milyon kazanıyorum.
    -Peki senden kim istedi kağıt toplamanı?
    -Kimse! Ben topluyorum.
    -Neden?
    -Alacaklarım vardı. Para lazım oldu.

    Kızmalı mıyım? Yoksa sevinmeli mi? Şaşırdım kaldım.
    Bizim Şahin ilk defa kendisi karar vermiş, harçlık kazanmak
    istemişti. Karşımda kararlı bakışlarla yaptığı işi savunuyordu.

    -“Alacaklarım vardı. Para lazım oldu.”
    -Oğlum parmakların hep şişmiş, morarmış. Sargın mikrop
    yuvası. Bu şekilde o kırık kol nasıl tutacak? Senin derhal
    hastaneye gitmen gerek!
    -Evet öğretmenim, zaten doktor da bana: “Elini oynatma,
    yukarıda tut!” demişti.
    -Oğlum hadi kimseye acımıyorsun, kendine de mi acımıyorsun?
    Sen nasıl bir çocuksun? Omzunu silkti.
    -……….
    -Hemen şimdi komşunuzu arayacağım. Annene haber
    versin. Gelsin seni hastaneye götürsün!

    Sınıftan hızla çıkarak memur odasına doğru yöneldim.
    Bir an evvel ailesi gelmeliydi. Parmakların bu kadar şişmesi
    ve morarması tehlikeliydi. Ama içim bir kuş gibi hafiflemişti.
    Şahin’den tam umudumu kestiğim bir sırada yeniden heyecanlanmıştım.
    Şahin para bulmak için sokak kurallarını seçmemişti.

    Çalmak istememişti. Eli acısa da, kolu sargılı olsa
    da kendi emeğiyle para kazanmayı seçmişti. İçinde bulunduğu
    yokluk çıkmazından kurtulmak için, kendince bir çözüm
    aramış ve bulmuştu. Bizim Şahin artık büyümüştü.
    O gün annesi onu hastaneye götürmüş, sargıyı değiştirmişler.
    Kolunu yukarıda tutmasını özellikle tembihleyerek
    19 gün de rapor vermişler. Bir süre sonra arkadaşlarından
    öğrendim. Şahin yine kağıt toplamaya başlamış. Sargılı kolu
    kirlenmesin diye artık poşet geçiriyormuş.

    Aradan tam iki yıl geçti. Bahçe nöbetimde karşılaştım
    Şahin’le. İki yaz hep kuaförde çalıştı, biliyordum.
    -“Ceketimi, gömleğimi harçlığımla aldım öğretmenim”
    diyordu övünerek.

    Omzuna elimi koydum. “Ara sıra sınıfıma ziyaretime gel!
    Oldu mu? dedim. “Tamam!” dedi ve koşarak sınıfına çıktı.
    Bana asla karamsar ve umutsuz olmamayı öğreten çocuğumun
    arkasından tebessümle baktım. Öğrendim ki sevgi ve
    sabır her şeyin ilacıydı.

    Çocuksa umuttu. Şahinler umuttu. İşte…. Bizim Şahin.

    devam edecek.................

Benzer Konular

  1. Iki oyku
    mopsy Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 24-06-2010, 09:59 PM
  2. 2010 Ogretmen nakil
    mopsy Tarafından Öğretmenler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-01-2010, 09:09 AM
Yukarı Çık