Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 Toplam: 9

Dengbej

Eğlence ve Mizah Kategorisinde ve Öykü ve Hikayeler Forumunda Bulunan Dengbej Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> I) “Ola ki cümleyi kuran da sesi gölge eylersem hikâyeme girin ve siz ses olun. Ola ki hikâyeyi anlatan da ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye sis_labirenti - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Mesaj
    168
    Rep Gücü
    2393

    Dengbej



    I)

    “Ola ki cümleyi kuran da sesi gölge eylersem hikâyeme girin ve siz ses olun. Ola ki hikâyeyi anlatan da cümleleri unutursam alfabeme girin ve hikâye olun. Ola ki hikâye yerine sırf ses olursam cümlesiz, tenime girin ve ben olun. Ama olacağınız “Ben”, benden eksik, sizden de fazla olmasın. Yoksa hak geçer. Şuan ki doksan dokuz isminin kendine dua ettiği yaratanın tenlerimize ruhu üflediği andır. Öyleyse harflerin içine kelimeleri üfleme vaktidir. Ama unutmayın, her kim ki bu hikâyeyi kulağına kıble eyler o kişi kıblenin, hikâyenin kendisi olur.”

    2)

    Zeyn köyüne akşam gelmezden evvel, gün bir fısıltıya dönüşürdü. Yelkovan ile akrep gecikince renklerin rakamlarına, süresiz suretler cümlelere kırılırdı misal. Çoğu zaman aynaların kadranına bir sessizlik dolusu gölgeler düşer de hangi kalemin kıpırtısından yansıdığı seçilemezdi. Sonrasındaysa sofralarda çatal, kaşık sesleriydi; kopartılan ekmekteki buğday hışırtısıydı; bölünen soğandaki kilden gözyaşına dönüşürdü… Devamındaysa uyku denen masalın, insan denen harflerle rüyalara anlatılmasıydı.

    Kimseler uyanmasın diye saat sessizce dokuza geldiğinde başka bir lisandan bir adam yolları kendine tercüme ederek köyün meydanında belirirdi. Gayrı yolda tozan zerreler ay ışığından kâğıtlara yazılan bir şiire, köyün ortasında akan dereyse bu adamın sesine dönüşürdü. Köyün meydanına koyduğu taburesine oturduğundaysa tüm köylü etrafında insandan bir türkü gibi uğuldamaya başlardı. Ve gayrı gece onun sesidir:

    “Dün gece kaldığımız yer tam bu andır. Anlatmadığımız tek cümle de yine bu andır. Peki, dile gelsin de biri dün ne zaman bugün oldu izah etsin”

    Bu soruyla birlikte tüm köylü kocaman bir cevaba dönüşüp uğuldamaya başladı. Aralarından sıyrılan bir kişi – o da muhtar- hemen dikkatinin de üstüne basarak izah etmeye koyuldu:

    “Dün daha bugün olmadı efendim.”

    Heybesine eğilen Dengbej çıkardığı matarasından suyunu içtikten sonra aldı sözü muhtarın dudaklarından. Öyle bir konuştu ki o an herkes muhtar konuşuyor sandı. Muhtar konuşmaya meylettiyse de sesi çoktan gurbet olmuştu. Sonra Dengbej soyundu muhtarın sesinden ve kendi sesine giydirdi hikâyesini:

    “ Doğru, dün daha bugün olmadı. Çünkü cümlemiz bitmedi. Öyleyse tamamlayalım cümlemizi de tez zamanda yeni bir sabaha uyanalım.

    Yolları kendine kitap eyleyen bu adam yani Dengbej köy köy gezip hikâyesini bıkıp usanmadan anlatırmış. Ama her köyde hikâyesini yarım bırakırmış. Yarım bırakırmış ki yeniden o köye geldiğinde kendisine sorulacak bir soru olsun. Ama Dengbej hiçbir köyü asla iki kez ziyaret etmemiş. Gayrı tüm köyler eksik birer hikâyeye dönüşmüşler. Ve hepsinin tek gayesi Dengbejin yeniden gelip hikâyeyi tamamlamasıymış. Dedimdi ya, bu adam gittiği hiçbir köye bir daha asla yeniden gitmezmiş. Varsın da bu onun kusurcuğu olsun. Tek kusursuz Allah’tır. Onun kusurlu yarattığı insansa kusursuz bir kusur örneğidir.

    Bir gün hikâyenin yarım bırakıldığı köylerin birinde bir adam Dengbejin öyküsünü tamamlamaya karar vermiş. Köydekiler yapma, etme deseler de adama söz geçirememişler. Ve adam köyün meydanında Dengbejin oturduğu yere oturmuş. Başlamış hikâyeyi – aklında kaldığı kadarıyla- anlatmaya. Ve hikâyenin tam bittiği yere gelince devam etmeye çalışsa da edememiş…”

    O tüm köylü kocaman bir soruyu dönüştü; Neden? Matarasından bir yudum su alan adamsa devam etmiş:

    “Çünkü hikâyenin devamında o adam yokmuş!”

    O anda köyün meydanındaki oturan adam son söylediği cümlenin boz atına binip uzaklaştı. Köylü cümlenin sonuna gelene dek adam çoktan geceyi aşıp gündüze varmış da köy meydanına boz atını bağlayıp sabahın ilk ışıklarını gür bir kişnemeye terk etmişti.

    Bu esrarengiz adama dair anlatılanlar evliyaların menkıbeleri gibi efsanelere analık ederdi. Hani bazen düşünmüyor da değilim, Zeyn köyünün tüm ahalisi aslında birer ağız ve dil de bu esrarengiz adam onların ağızlarından mı konuşuyordu. Çünkü anlatılanlar büyüleyici bir hikâye gibiydi. Ama hepsi yarımdı… Aynı o esrarengiz adamın bahsettiği hikâye gibi…

    Muhtara göre her akşam köye gelen bu adam, köyün girişindeki türbede yatan ermiş kişiye okunan duaların cisimleşmiş haliydi. Gün boyu okunan dualar, akşamüstü ete kemiğe bürünüp o hayır dualarının cisimleşmiş mealine dönüşüyordu. Rüstem ağaya göreyse her akşam devamı anlatılan hikâyenin ozanıydı… Hikmetinden sual olunmayan, doksan dokuz ismin sahibi, bu hikâyeyi öyle sevmiş ki bitirene dek o ozana ölümsüz bahşetmiş.

    Ne yapsındı garip, ölüp unutulmaktansa biz fanilere bu hikâyeyi anlatıp ölümsüzlük suyunu her cümleden kana kana içiyordu. Veysel emmiyse bu garip yolcunun aslında konuşmadığı, yanındaki heybenin dile geldiğini söylerdi. Dini bütünlüğüyle bilinen muhtarsa “Haşa” diye söze girip “O ulu kişinin bez parçasıyla ne işi olur” diye bir sorudan çıkıyordu.

    Anlayacağınız her akşam Zeyn köyüne gelen bu adam bir hikâye olmuştu da tüm köylü birer dengbeje dönüşüp bu hikâyede yer almaktaydı.

    3)

    Sözün bittiği yerde başladı gün. Ağaçların dallarında yapraklara, suyun üzerinde damlacıklara, hayvanların ağızlarında tuhaf seslere ve geceden örtülen camların açılışına dönüştü. Sanki kuşlar güneş denen yuvalarını akşamları gagalarına alıp başka bir ağaca taşıyorlardı da sabahın gelmesi demek onların gagalarında yeniden güneş denen yuvalarını getirmesiydi.

    Yemekleriyle abdestlerini alan köyüler ibadetlerini gerçekleştirmek üzere tarlaların ve ağaçlıkların yolunu tuttular. Kimi buğday tarlaların arasında orağıyla duasını okurken, kimi de çıktığı ağacın tepesinde “Hı” sesiyle salladığı ağacın meyvasıyla ettiği dualara cevabını alıyordu. Meyvalarla dolan tenteler iyi bir kader yazısı kadar mutluluk vericiydi.

    Öğlen olduğunda, güneş en tepeye gelip tarlaları yakmaya başladığında tarladaki köylüler bir ağacın gölgesine sinip yemeklerini yedikten sonra buz gibi soğuk ayranı da içince artık bu zevki tamamlamanın tek bir yolu kalıyordu; sarma cigara… Gümüş işlemeli tabakalar iç ceplerden çıkartılıp içlerindeki kâğıtların içine tütün yerleştirip itinayla tükürüklendikten sonra bir güzel sarılır ve içime hazır hale getirilirdi. Sonra da yere uzanıp ağacın kokusu aynı bir tren gibi içlerine yayılınca da duman bıyıklı, bıyıksız ağızlardan üflenirdi. Gençlerse gizlice içtikleri sigaranın cefasını o anda iç çekişlere terk edip büyüklerinin içtikleri sigaranın dumanını gizliden içlerine çekerlerdi. Öğleden sonrasıyla yine çalışmaya ayrılırdı. Akşam olup da köye döndüklerinde artık bedenler yorgun olurdu.

    Fakat o akşam köyün hemen girişinde oturan muhtarın evinin damındaki küçük oğlu Hüseyin babasına bir yabancının geldiğini bağırarak haber eyledi. Pijamalarıyla dama çıkan muhtar daha önce görmediği bu yabancıya damdan seslenerek kim olduğunu sorunca o cevabı aldı:

    — Dengbejim ben…

    Muhtar elleriyle “bekle” işareti yaptıktan sonra pijamanın üstüne pantolonunu çekip doğrudan dışarı fırladı. Dengbejle yan yana yürümeye koyuldular. Omzundaki heybesinin hayli ağır olduğu belliydi. Birkaç kere o heybede ne olduğunu sormaya yeltendiyse muhtar, dengbejin sessizliği onu bu sualden alıkoydu. Bu kadar sessiz biri nasıl olurdu da “Sese hayat veren” olabilirdi.

    Köyün meydanına geldiklerinde Dengbej bir sandalye çekip tam meydana oturdu. Muhtarsa karşısında öylece bu esrarengiz adama bakıyordu. Sonra muhtar:

    — İsterseniz çağırayım köylüyü… Dedi…

    Dengbej muhtarın yüzüne bile bakmadan:

    — Haber saldım ben. Gelirler…

    O an kafası karışmıştı muhtarın. Etrafına bakındığında köylünün yavaş yavaş gelmeye başladığını gördü. Şaşkınlıkla, hemen yanına gelen Veysel emmiye nasıl haberleri olduğunu sorunca;

    — Muhtar sen iyice bunadın. Dün gece ev ev dolaşıp “Yarın dengbej gelecek, hazır olun meydanda” demedin mi?

    — Ben mi dedim?

    — He ya muhtar sen dedin. Güneşin altında fazla kaldın sanırım. Yoksa âşık mısın muhtar?

    — Ama dün demem imkânsız. Dün zaten bir dengbej gelmişti köye.

    — Yok, yok muhtar sahi sen iyi değilsin.

    Herkesin geldiğinden emin olan dengbej heybesinden suyunu içtikten sonra aldı sözü:

    ““Ola ki cümleyi kuran da sesi gölge eylersem hikâyeme girin ve siz ses olun. Ola ki hikâyeyi anlatan da cümleleri unutursam alfabeme girin ve hikâye olun. Ola ki hikâye yerine sırf ses olursam cümlesiz, tenime girin ve ben olun.”

    Muhtar o an hayalet görmüşçesine çivilendi yerine. Bu sözler dün gelen Dengbejin cümleleriydi. Ve Dengbej her cümlede muhtarın gözlerinin içine bakarken artık muhtar gören değil görülen oluyordu. Cümleleri izlemekten dengbeji göremez olmuştu. Bu akşam birden ortaya çıkan bu adam hikâyesini anlattıkça köylü hayretlerle onu dinliyor, her sözü muhabbetle öpüyordu. Kaç aydır düzenli olarak köye gelen öbür esrarengiz adam kimdi o halde? Muhtar o an delirdiğini düşündü. Sonra da herhalde o gelen esrarengiz adamın bir düş olduğunu düşündü. Tüm köylü aynı anda aynı düşü göremezdi ya! Demek ki gelen bu adam sahiciydi…

    4)

    Veysel emmi o anda aldı sözü:

    — Peki, bu dengbejlerden hangisi gerçekti? Yoksa muhtar bir düş mü görüyordu?

    Suyundan bir nefes alan Dengbej yeniden hayat bulmuşçasına aldı sözü:

    “İkisi de gerçekti. Ve ikisi de gerçek değildi. Muhtar bir düş mü görüyordu bilinmez. Ama bildiğim şudur ki o dengbejin gittiği köyleri bir daha kimse göremedi.”

    Muhtar heyecanla:

    — Peki, ne olmuş o köylere?

    Muhtarın tam gözlerinin içine bakan adam:

    “Hepsi birer rivayet olmuşlar. Anlayacağınız hepsi o bilinmezi anlamaya çalışırken bir bilinmez içinde anlaşılmaz olan olmuşlar. Ve o dengbeji bulma aşkına hepsi hayatlarını yarım bırakıp ölüm kitabında harf olmuşlar. Sonra köylere dönen Dengbej bu yarım bıraktığı hikâyelerden öyle pişman olmuş ki artık onu mezarlıklarda dolaşırken bulmuşlar.”

    Bu söz kulaklarda yankılandığı anda adamın gözlerinden iki damla yaş süzülüp birer fatihâ’ya dönüştü.

    5)

    Mezarlığın ortasında oturan adam, yavaşça ayaklandı. Ve günün ilk ışıkları mezar taşlarını aydınlatırken usulca gömdü gölgesini yollara. Bir ara durdu adam. Sonra başını mezarlara çevirip;

    “Affedin beni…” dedi…

    Ve sonra adımlarıyla eşelemeye başladı mesafeleri. Her adımda daha uzaklara gömüldü. Güneşin ışıklarını gagasında taşıyan bir serçe kuşuysa mezarlığın üzerinde bir dua gibi uçarken yan yana iki mezardaki isim görünür kılındı:

    Ahmet Muhtar. Doğumu 20 Ocak 1945 – Ölümü: 24 Eylül 1985

    Rüstem Ağaoğlu. Doğumu: 14 Mart 1947 – Ölümü: 24 Eylül 1985


    24 Eylül 2009
    Güngören-İstanbul
    Yunus B.



    Konu sis_labirenti tarafından (24-09-2009 Saat 09:26 PM ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Zamani zamansizlikta anlatmak oldukca ustaca.
    Ama gunumuz Yunusu tercih ederim.
    O usta degil BASKA!

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye sis_labirenti - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Mesaj
    168
    Rep Gücü
    2393
    Sayın Mopsy, Gözünüzden bir şey kaçmamasını çok seviyor, takdir ediyorum. Evet, bir zamansızlık söz konusu. Ve aynı zamanda mekansızlık. Bu öykünün gelişimi bende ayrı olduğundan arada böylesi denemeler yapmayı seviyorum.

    Teşekkür ederim değerli yorumunuz için.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555
    Bu hikaye bana Ulak filmini anımsattı. Emeğinize sağlık.

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye sis_labirenti - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Mesaj
    168
    Rep Gücü
    2393
    Sayın Mor teşekkür ederim. Ulak filmindeki adamın bir dengbej olduğu düşünülürse - ki ben öyle düşünmüştüm- doğru bir tahmin olur. Ama burada ele alınan zaman ve mkan kavramları tamamen farklı bir amaç eksenindedir. Dengbejlerle ilgili olarak bir öykü daha var aklıma. Umarım en kısa zamanda yazabilirim.

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555
    Alıntı sis_labirenti´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Sayın Mor teşekkür ederim. Ulak filmindeki adamın bir dengbej olduğu düşünülürse - ki ben öyle düşünmüştüm- doğru bir tahmin olur. Ama burada ele alınan zaman ve mkan kavramları tamamen farklı bir amaç eksenindedir. Dengbejlerle ilgili olarak bir öykü daha var aklıma. Umarım en kısa zamanda yazabilirim.

    Bu hikayeyi yeni mi yazdınız?

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye sis_labirenti - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Mesaj
    168
    Rep Gücü
    2393
    Evet Sayın Mor. Bugün yazdım. Ki alttaki tarihten de bu belli. Bitiş tarihlerini genelde - bazen unutsam da- karalamalarımın sonuna eklemeye çalışıyorum.

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye İnci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Sanane :)
    Cinsiyet
    Kadın
    Mesaj
    3.036
    Rep Gücü
    68555
    Alıntı sis_labirenti´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Evet Sayın Mor. Bugün yazdım. Ki alttaki tarihten de bu belli. Bitiş tarihlerini genelde - bazen unutsam da- karalamalarımın sonuna eklemeye çalışıyorum.

    24 Eylül 1985
    Güngören-İstanbul
    Yunus B.
    1985 yazıyordu hikayenin altında o yüzden sordum.Sanırım düzeltme yapmalısınız.:)

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye sis_labirenti - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2009
    Mesaj
    168
    Rep Gücü
    2393
    Sayın Eflamor çok teşekkür ederim :) Ki o tarihte ben daha yedi yaşımdaydım. 24 eylül 2009 tabii tarih :)

Yukarı Çık