Çatlak sesinden yankılanan paslı cümlelerin izinden koca bir alfabe yitirilmişti. Saçlara asılmış kahverengi tonunun soluksuz kalması değildi konu. Veya gözde renklere küstürülmüş bir bebeğin feryadı değildi bahse konu. Asıl olan yüzüne saplanmış olan bu suretin çıkartılmasıydı. Öyle bir suret ki aynalarda leş gibi kokuyordu. Veya gölgeye denk geldiği anlarda haylaz bir çocuk gibi siyahlığı alıp kaçarak ardında saydam bir boşluk bırakıyordu.

O boşluğun sessizliğinde beliren soluk mavi tınısındaki fısıltıysa hâlâ bir muamma. Ki bazı geceler belli belirsiz bir tükürük olup şarkıların içine serpildiği de oluyordu. Veya kapkara denizin beşiğinde uyumaya çalışan mavinin zihninde bir rüya oluyordu o tükürük. Uyandığındaysa gözlerini hızla ileri doğru fırlatıp - aynı tükürme eylemi gibi- gözünün değdiği yeri masmavi bir cümleye çeviriyordu.

Yüzüne saplanmış olan bu suretin hangi vakitte geldiği her daim merak unsuru olmuştur. Masallara göre o suret zaten vardı. Öykülere göre aslında suret saplanmamıştı da yüz orayı gasp etmişti. Şiire göreyse ikisi de zaten birbirinde ölmüştü. Kaldı ki yüze saplanmış olan bu suretin verdiği acının ağırlığı insan olmaktan da ağırdı. Sureti hafif aralık kalmış bir kapı misali yan dönmüştü.
Karşıdaki birine bakmanın tek yoluysa yan dönmekti. o aralık kalan suretin boşluğundaysa kocaman bir hiç vardı. Kimbilir bir zamanlar hangi güzel sima süslemişti orayı?

Vakti zamanında bir duadan feyz alan bir hak âşığı bir cemde erkân bulmuşken, cemali sazının tellerinden döktüğü rivayet edilir. Oradaki o boşluksa bahsedilen bu hak âşığının yanması beklenen çerağının bir emaresiydi. Bir serçeden öğrendiğime göreyse suretin yanındaki bu boşluk sûr borusundan ibaretti. Ve yüzün kendisi aslında sûr borusunun perdeleriydi. Makamıysa kocaman bir soruydu. Ahrete devredilen bu nağmenin akıbetiyse kimince kutsal bir hikmetti.

Onca zamandır dile gelen onca kerâmetin ışığında denilecek odur ki yüz bu sureti kabul etmemiştir. Maksadı insan olmak olan bir Âdemoğlu'nun bunca zaman kendini aynalarda görmeye çalışması suretin zoruna gitmiş ve kendini hiçliğini tükürmüştür. Ve bu gerçek olası tüm hayallere de ibret olmuştur. Bundandır ki eli kalem tutan her sanat ehli bir hayale dalmadan evvel bu yüzü kıble bilip, cümlelerini bu uzun yola hacca çıkarcasına yollarlarmış. Ki bu uzun engebeli yolu aşan cümleler bu suretle yüzleşip çoğalıp artarlarmış. Öyle ki sayfalar dolusu vecd hali sözkonusuymuş.


19.09.2009
Güngören-İstanbul
Yunus B.