Saatin tik-takları karanlığın avlusunda zamanı yitirip kör bir cümle olarak odamın duvarlarına çarptığında sokak lambasının ışığında aydınlanan kitabın harflerinin kırılıp rengârenk bir karanlığa dönüşmesi bana masalsı bir havayı soluduğum hissini verirdi. Sayfaların arasında kuruttuğum sessizliklerim o an kırılan harflerden savrulan renklere tutunup boşluğun tuvalinde ölü bir şairin sesine kefenlenirdi. Ve tabii yağmur! Sanki ölümün ardından gelen çığlık çocuklarını korkuturcasına su tanelerinden sopasıyla belirirdi köşeden. Avucu buğudan nasırlarla çeşitli görüntülere kanayana dek vururdu çığlık çocuklarının gözyaşlarına. Toprak kokusuna katlanmış mısraların sundurmasına saklanan birkaç feryat yasın bitimine dek beklemek zorunda kalırdı. Çok zaman sonra yerlerinden çıkınca ölmüş olan kişi yaşanamamış bu ızdırabın mezarından dirilip yeniden ölmeye cezalandırılırdı.

O ölü ki kemikleşmiş bir duaya sarmalanmıştır. Kırk gün süren bir ömrün topraktan cümlelerine gömülmenin verdiği devriklik okunur alnından. Dudakları ölü seslerin mezarlığı… Islığı diri diri gömülen şarkıların mabedi.

Derken sokağın köşesinden belirir. Kaybolmuş ışıkların izbesinde sürüklenir kaldırım taşlarının üzerinden. O kaldırım taşları ki tekmili birden günahkâr adımlara işlenmiş küfür gibidir. Kefeninin içinden dökülen ahret sualleri serpilir dört bir yana. Gayrı her saat mahşer yeridir. Ve uykularda bir kıyamettir kopar. Kimi mavi, kim yeşil, kimi kahve ve kimi siyah göz renkleri bir anda yerle bir olur. Sayıklamaların dağları bir anda yığılır cümlelerin üzerine. O an tüm tabiat suretlerin içinde parçalanır.


Bedenlerden çığlık çığlığa kaçışan rüyaların arasından sıyrılıp sokağın tam ortasında durdu ölü. Adam mı kadın mı olduğu belli değildi. Belki cinsiyeti ölmüştü de insanlığını da onunla birlikte gömmüşlerdi. Yavaşça yaklaştı bir kapıya. Benim sayfayı çevirmemle ürperdi içi. Elini kapıya götürüp iki kere sertçe vurdu. Sonra içerden çıplak bir ses alelacele giyindiği harflerle sorunun avlusuna çıktı:

— Kim o?

Yer yer kemikleşen çenesi usulca kıpırdandı bir cevaba. Mezarında yatan sesi bir anda etrafını saran böceklerden sıyrılıp iki suskunluk mesafesini hızla aştı:

— Kim değilse o!

Zaman geçtikçe yorulan sokak lambasının ışığında kaybolma korkusuna kapılan cümleleri el yordamıyla teselli edip diğer sayfaya geçerken duvardaki saatin sayfasını çevirmeyi unuttuğumu anımsadım: kim bilir kaç saat kârdaydım?

Kapı açıldığında karşısındaki ölüyü gören kişi şaşkınlıkla:

— Aklını mı kaçırdın? Ne işin var burada? Diye etrafına korkuyla bakarak sordu.

Ölüyse kalan tek gözüyle adama bakıp:

— Odasındaki oğluna söyle vazgeçsin artık şu kitabı okumaktan…

O an uzandığım yatağımdan kalkıp dış kapıya baktığımda ölünün, kefeniyle birlikte aşağıda durduğunu gördüm. Başını yavaşça yukarı kaldırıp bana baktığında hemen kendimi içeri çektim.

Peki ya kitabın sonu? Hemen sayfayı çevirip kitabın sonuna baktım. Son cümlede aynen şu yazıyordu:

“Kendimi doğmamış bir evladın bedeninde yaşanmamış anılara gömüyorum. Unutarak örtün üstümü.”

29 Temmuz 2009
Güngören – İstanbul
Siyah