Arnavut kaldırımla döşeli yokuşun ortalarına tekabül eden kaldırımlardan birine oturdu. "Camı açık unutmuşum" dedi. Sonra yan elini cebine attı. Tarot kartları büyüklüğünde bir deste çıkarttı ve onları itinayla incelemeye başladı. Yanından geçen insanların meraklı bakışlarına aldırmıyordu. Derken kartların içinde pencere tasviri olan kartı buldu. Sahiden de açık unutmuştu. Kaldırımda oturduğu için çok mutlu oldu an. Eğer arkasında açık bir alan olsaydı cereyan yapabilir ve pencere hızla kapanıp cam kırılabilirdi. Tam bu düşünceler içinde camı kapatırken oturduğu kaldırımda sırtını dönük olduğu kapı açıldı. Kapının açılmasıyla bir anda kartın içinden çok güçlü bir rüzgâr esmeye başladı. Bu rüzgârın şiddetiyle pencerenin az ilerisinde duran sehpadaki vazo sallandı ve hızla yere düştü.

Annesinden yadigâr olan bu vazonun kırılmasıyla ayağa kalktı ve kapıyı açan kişiye bağırmaya başladı. Kapının önünde çocuğunun elinden tutan bayan şaşkın şaşkın bakıp "Hadi be ordan deli" deyip geçti gitti yanından. Adam bu sinirle yerinden öyle bir kalkmış olacaktı ki kırılan vazonun parçaları karttan dışarıya, kaldırımın üzerine döküldü. Düşen parçaların bir kısmı da yere değince yine parçalandı. Çocuğunun elinden tutup yokuş aşağı inen kadının peşinden sövmeye devam ediyordu. Çocuksa annesinin elinden tutmuş adama bakarak -tamamen koruma içgüdüsüyle- elindeki oyuncak savaşçısına ateş etmesi yönünde talimatlar veriyordu.

Yere düşen parçaları toplayıp ceketinin diğer cebine koydu. Kadının bu vurdumduymazlığı onu üzmüştü de bir parça. Pencerenin olduğu karta yeniden baktı; vazonun olduğu sehpa bomboştu. Yine üzüldü. Ama cam sağlamdı. Kırılmamıştı. Elini uzattı ve camı kapattı. Perdeyi de iyice çekti. Çünkü karşı binada oturan yaşlı bir bayan sürekli onu takip ediyordu. Ve o bu durumdan hayli rahatsızdı. Bir kaç kez şikayet ettiyse de bir sonuç alamamıştı.

Kartları sırasına koyup yeniden ceketinin yan cebine yerleştirdi. Arnavut kaldırımlı yolda ağır adımlarla sağına soluna bakar aşağı doğru yürümeye başladı. Tam üçüncü adımını atacaktı ki bir telefon sesiyle irkildi. Etrafına bakındı. Evet, bu kendi telefonuydu. Hızla kartları çıkarttı cebinden. Yine hızlı hızlı aramaya başladı telefonun olduğu kartı. Muhtemelen hol kartında olacaktı telefon. Eski model ve kırmızı bir telefondu. Çevirmeli telefonlar hep çok hoşuna gitmişti zaten. O sesinde bir müzik olduğuna inanıyordu. Derken holün bulunduğu kartta telefonu gördü. Hafızasının bu denli güçlü olmasından hep gurur duyardı. Sonra elini kartın içine uzattı ve telefonu hızla açtı. Kulağına götürüp "Alo" dedikten sonra yolun kenarına geçip rahatsız edilmeden konuşmak için kendine gerekli ortamı yarattı.

Telefondaki arkadaşıydı. Akşamüstü müsaitse görüşüp tavla oynayıp oynayamayacaklarını soruyordu. Telefonda görüşürken oluşan sahneye şaşıran insanlar hayretle ona bakıyorlardı. Çünkü elindeki bir tarot kartından uzamış bir telefon kordonu insanların pek alışık olmadı bir sahneydi. Üstüne üstlük bu kordonun ucunda bir de ahize vardı. Ve bu ahize adamın kulağına dayalı bir halde görüşmesine olanak sağlıyordu. Yoldan geçenler bu meraklı insanların bir kaçı kafalarını uzatıp veya bir bahaneyle durup kartın içini kontrol etmeye çalışsalar da adam buna izin vermiyordu. Derken "Tamam o zaman. İki saat sonra seninle Taksim'de buluşuruz" dedi. "Görüşmek üzere" diye ekledikten sonra kulağındaki ahizeyi kartın içine sokup "klik" sesiyle yerine yerleştirdi. Kordonun bir kısmı dışarıda kalmıştı. Telefonu kapattığı eliyle kordonu toparlayıp kartları yeniden eski sırasına göre dizdi. Meraklı iki üç insanın bakışları arasında kartları cebine dizip Arnavut kaldırımda aşağı doğru yürümeye başladı.